بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Siyaset Ahlâkı / SİYASETÇİYE ALTIN ÖĞÜTLER / Nizamül-Mülk'ün Tavsiyeleri
SİYASETÇİYE ALTIN ÖĞÜTLER

Nizamül-Mülk'ün Tavsiyeleri

NİZAMÜL-MÜLKÜN SİYASETÇİYE

TAVSİYELERİ

Büyük Selçuklu

İmparatorluğuna, Alparslan ve Melikşah zamanlarında 30 yıla yakın bir süre vezir

(bugünkü deyimle Başbakan) olarak hizmet eden Nizamü’l-Mülk, devlet idaresine

dair yazdığı Farsça ‘Siyasetname’ (Siyaset Kitabı) öteki adı ile ‘Siyerü’l-Mülûk’

(Hükümdarların Hayatları) isimli, doğuda ve batıda tanınmış eserinde siyasetçilere ve yöneticilere

aşağıdaki tavsiyelerde bulunmuştur.[1]

1- Bil ki, Yüce Allah

her asırda ve çağda ‘halk’ arasından birini seçer, onu padişahlara layık ve

medhe değer hünerlerle süsler, insanlar onun adaleti içinde yaşasınlar, emin

olsunlar, daima devletinin bekasını istesinler diye, dünya işlerini ve Allah’ın

kullarının huzur içinde yaşamasını ona tevdi eder, fesad, karışıklık ve fitne

kapısını ona kapattırır; onun heybet ve haşmetini Allah’ın kullarının

gönüllerinde ve gözlerinde yerleştirir.

2- Yüce Allah’ın

nimetinin kadrini bilmek, padişahın O’nun rızasını gözetmesidir. Yüce Allah’ın

rızası ise, halka yapılan ihsan, onlar arasında yapılan adalet ile elde edilir.

Halkın iyilik için yaptığı dua daim olunca, o (mülk) payidar olur ve her gün

genişler. O mülk, kendisinin devletinden ve zamanından nimetlenir; bu dünyada

iyi ad sahibi olur; öteki dünyada kurtuluş bulur; (Öteki dünyada vereceği)

hesap daha kolay olur. Zira ‘Mülk küfürle devam eder, zulümle devam etmez’;

meğer ki cehennemde’nin, manası budur. En iyisini Allah bilir.

3- Padişah için

haftada iki gün Mezalim’e oturmaktan, haklıyı haksızdan ayırmaktan, adalet

dağıtmaktan raiyyet’in (halkın) sözünü, vasıtasız, kendi kulağı ile işitmekten

başka çare yoktur. Onların daha mühim olan birkaç dilekçeyi arz etmeleri,

(hükümdar)ın da (dilekçelerin) her biri hakkında bir yazılı emir (misal)

vermesi gerekir. Zira, cihan hakiminin zulme uğrayanlar ve adalet isteyenleri

haftada iki gün huzuruna davet ettiği ve sözlerini dinlediği haberi memlekette

yayılınca, bütün zalimler korkarlar; ellerini çekerler (kısa tutarlar), (hiç)

kimse cezalandırılma korkusu ile zulüm ve yağmaya cesaret etmez.

4- Bir memuriyet

verilen amillere (memurlara), Yüce Allah’ın kullarına iyi davranmaları,

aldıkları haraç ve öşrü lütuf ve nezaketle talep etmeleri, onlara mahsul elde

edinceye kadar para istememeleri tavsiye edilmelidir. Zira, amiller vaktinden

önce isterlerse reâyâ sıkıntıya düşer; ele geçecek olan mahsulü mecburen yarı

fiatına satarlar; bu işten (dolayı), (topraklarından) olurlar; işsiz-güçsüz

kalırlar. Keza, amillere raiyyetten bir kimse, yoksul düşerse, öküz ve tohuma

muhtaç olursa, ona borç vermelerini, yükünü hafifletmelerini tavsiye etsinler.

Ta ki, o yerinde kalsın, evini terk edip gitmesin, bütün bir ömür rahat etsin.

5- Ellerinde ikta

bulunan ikta sahipleri (mukta’an) reâyâya karşı nasıl davranacaklarını,

kendilerine tefviz etmiş oldukları vergi (mal) havalesini nasıl alacaklarını

bilmelidirler. (Bu davranış ve alış) iyi yolda (iyilikle) olursa, (kabule)

şayandır.

6- Memleket

kadılarının (hâkimlerin) iş durumlarını tek tek bilmeleri, onlardan her kim âlim,

dindar ve kanaatkâr ise, gönlü hıyanete kaymaması için onlardan her birine

liyakatları ölçüsünde aylık vermeleri gerekir. Zira bu, büyük, mühim ve nazik

bir iştir. Çünkü, onlar Müslümanların kanlarına ve mallarına musallattırlar.

İster cahillik, ister kasıtlı, isterse tabiatları icabı bir hüküm verip ve bir

sicil düşünce, öteki hakimlerin o kötü hükmü imza edip, padişaha bildirilmesi,

azletmesi ve cezalandırması lazımdır.

7- Her şehre orada

kimin bulunduğuna, (O’nun) din işlerine şefkati olup olmadığına, Yüce Allah’tan

daima korkup korkmadığına ve garez sahibi olmadığına baksınlar. O’na ‘Bu şehri

ve nahiyeyi senin boynuna emanet ettik. Öyle ki Yüce Allah’ın öteki dünyada

bizden sorduğunu, biz (de) sizden sorarız’ desinler. Âmilin, Kadının, şahnenin,

muhtesibin, küçük büyük reâyânın durumunu bilmen, (işin) hakikatini bize

bildirmen, gizli ve açık (her şeyi) bize göstermen lazım ki, biz de bize vacip

olanı (üzerimize düşeni) emredelim.

Bu vasıfta olan kimseler (vazife almaktan) imtina ederler ve bu emaneti kabul

etmezlerse, onları (kabule) zorlamalıdır, isteksiz de olsa, emretmelidir.

Nihayet (gerekirse) hepsini zincire vurmalıdır.

8- Din işlerini

araştırıp sormak, farzları ve sünneti gözetmek, Yüce Allah’ın emirlerini yerine

getirmek, din alimlerine saygı göstermek, geçim ve yaşamaları için gerekeni,

Beytü’l-mal’dan ayırıp tayin etmek, zahidlere ve perhizkarlara hürmet etmek,

padişaha vacibdir. (O) vacibi, haftada bir defa veya iki defa din alimlerinin

huzuruna çıkmalarına yol vermek, Hakk Teâlâ’nın emirlerini onlardan işitmek,

yine onlardan Kur’an tefsirini ve Rasûl (s.a.v.)’ün hadislerini duymak, adil

padişahların hikayelerini ve peygamberler (a.s.)’in kıssalarını onlardan

dinlemekle yapar. Bu takdir de (o), gönlünü dünya meşguliyetlerinden fariğ

kılar; aklını ve dikkatini onlara verir. Münazara yapmalarını emrederler.

Padişah bilmediği her şeyi sorar, hadiseyi araştırır. Bildiği zaman, kalbine

yazar. Zira, bir müddet böyle yapılırsa, kendisine adet olur. Sonra zaman

geçmez ki, daha fazla şeriat ahkamı ve Kur’an tefsiri, Rasûl (s.a.v.)’ün

hadisleri ona malum olur ve ezberler. Din ve dünya işleri yolu, tedbir ve sevap

yolu ona açılır. Hiçbir kötü mezhep ve bid’at onu (doğru) yoldan saptıramaz (üstelik)

kuvvetli fikir sahibi olur. Adalet ve insafı artar. Onun memleketinden ihtiras

ve bid’at kalkar, elinden büyük işler gelir. Onun devleti zamanında şerrin,

fesadın ve fitnenin kökü kazınır. Salah elinin eli kuvvetlenir, fesatçı kalmaz,

bu dünyada iyi ad (sahibi) olur; öteki dünyada ise, kurtuluş, yüksek derece,

sayısız sevap bulur ve de insanlar onun (saltanatı) zamanında ilim öğrenmeye ve

bilgiye daha fazla rağbet ederler.

9- Kendisine tam

itimad beslenen bir kişiye işraf (vazifesi) buyursunlar. Öyle ki, dergah da

olup biteni bilip, istediklerini ve ihtiyaç duyduklarını göstersin. Bu kimse,

kendi eliyle her nahiye ve şehre, vergilerin ve gelirlerin toplanmasına nezaret

etmek üzere, doğru ve namuslu bir naib göndermelidir. Az ve çok olup biten onun

bilgisi dahilinde olmalıdır. Onların aylık (müşahere) ve ücretleri sebebiyle

raiyyete yük olmamalı ve (onlara) yeniden bir sıkıntı gelmemelidir. Onlara iş

dolayısı ile gerekli olan Beytü’l-mal’dan versinler ki, onlar için hıyanet yapmaya

ve rüşvet almaya hacet kalmasın. Onlar doğru hareket etmenin faydasını

görsünler.

10- uzak yakın ordu

ve raiyyet ahvalini arayıp sormak, az ve çok olup biteni bilmek padişahların

vazifesidir. Zira, (O) böyle yapmazsa, ayıp olur, gaflet, tembellik ve zulüme

hamlederler ve memlekette olup biten fesadı ve zulmü (ya) biliyor veya

bilmiyor. Eğer biliyorda meselenin çaresine bakmıyorsa, tıpkı onlar gibi

zalimdir ve zulme rıza göstermiştir ve eğer bilmiyorsa, gaflete düşürülmüştür;

tembel ve cahildir. Bu her iki husus da iyi değildir. Mutlaka haberci (sahib-i

haber) ye ihtiyaç vardır.

11- Dergâh’tan birçok

mektuplar yazıyorlar; her çok olana, saygı olmaz: Mühim (bir iş) olmadıkça,

saray (Meclis-i Âlî)’den bir şey yazmasınlar. Haşmeti öyle olmalıdır ki, yerine

getirmedikçe (veya yerine getirinceye kadar) kimsenin fermanı elinden bırakmaya

cüreti olmamalıdır. Bir kimsenin o fermana hakaret gözü ile bakmış olduğu,

önündeki fermanı dinlemede ve ona itaatte ihmal göstermiş olduğu malum olursa,

o kişiyi dergâh’ın yakınlarından da olsa şiddetle cezalandırsınlar.

12- Padişah ile diğer

insanlar arasındaki fark, hükümranlıktır.

13- Dergâh’tan birçok

gulâm gidiyor; çocuğu padişahın ferman ve nişan (tevkî)i olmaksızın (gidiyor).

Bundan insanlar sıkıntılara uğruyorlar; onlar (gulâmlar) pay (mal) alıyorlar.

Miktarı 200 dinar olan bir anlaşmazlık vardır; 500 dinar ilave istiyor(lar) ve

reâyâ bu işten (dolayı) fakirleşiyor ve esir durumuna düşüyorlar. Mühim bir iş

olmadıkça gulâmın gitmemesi lazımdır ve giden gulâm ancak ferman-ı âlî ile

gitmelidir.

14- Her taraf

tüccarlar, seyyahlar, sûfîler, dervişler ve ayak satıcıları (sakat-fürûşân)

kılığında casuslar gitmeli ve hâdiselerin hiçbir şekilde gizli kalmaması, eğer

bir şey vuku bulur veya zuhur eder, zamanında çaresine bakılması için,

işittikleri her şeyi haber vermelidirler. Zira, birçok zaman olmuştur ki,

valiler, İkta sahipleri (mukta’ân) ve memurlar (gumâştegân) ve emirler isyan ve

muhalefete girişmeyi düşünmüşler, padişahın aleyhine komplo hazırlamışlardır. (

Casuslar geldikleri zaman), padişaha (onların) bu teşebbüslerini haber

vermişler, padişah da derhal baskın yapmış, onları yakalamış, onların bu azmini

başa çıkarmıştır. Eğer başka bir padişah onun memleketine kastetmişse, onu def

etmiş, onun işini bitirmiştir.

15- Belli başlı

birkaç yola Ulaklar (Peykân) koymaları ve aylık (müşahere)ları ve tahsisat

(mersûm)larını tayin etmeleri lazımdır. Çünkü, böyle olunca, 50 fersahlık

yerden olan her haber gece gündüz yetişir.

16- Vilayet, İkta ve

hediyeler (sılât) işlerine dair (Sultandan) divana ve hazineye sözlü emirler

(Pervâneler) ulaşıyor. Bu fermanlardan bazıları neşe halinde (iken verilmiş)

olabilir. Bu, nâzik bir iştir; bu hususta tam bir ihtiyatlılık gerekir.

Söyleyenlerin (arasında) da farklılık olabilir veya gerektiği şekilde işitmemiş

olabilirler. Bu elçilik tek bir kişinin dili olmalıdır ve bu tek kişi vekil

vasıtası ile (be-niyâbet) değil, kendi dili ile söylemelidir. Kaide (şart)

şöyle olmalıdır: her ne kadar bu fermanı ulaştırsalar da, onnu durumu diğer bir

defa divandan (sultanın) yüksek reyine Allah onu yüceltsin arz edilmedikçe,

icra (imza ve amel) edilmelidir.

17- Vekillik

(müessesesi) bu zamanda pek yıpranmıştır. Bu iş (geçmişte) daima tanınmış ve

muhterem bir adam verilmiştir. Mutbah, şarab-hâne has şaraplari ahır (Has

Saraylar), oğullar ve maiyet mehsupları (Havâşî)nın ahvali kendisine ait olan

kimse, her ay, belki her gün yüksek huzur (meclis-i âlî)un tanışı olmak; ona

(sultana) söz söylemek zorundadır. O, her zaman huzura gelmeli, durumu arz

etmeli ve fikrini almak, olup biteni, ne alıp verdiğini haber vermelidir. (Bu)

meşguliyeti sürdürebilmesi, işinin yürümesi için onun tam bir saygı ve haşmet

(sahibi) olması lazımdır.

18-İşlerde

danışmak, kavi reylilikten olur. Herkes bir şey bilir, biri daha çok biri daha

az bilir; birinin ilmi vardır, tatbik etmemiştir; birinin hem ilmi vardır, hem

de tatbik etmiştir, tecrübe etmiştir. Mesela, biri derdin, bir hastalığın

ilacını okumuş olduğu kitaptan arar ve bütün ilaçların adını ezbere bilir.

Sonra biri bütün bu ilaçların adlarını bilmekle kalmamış, tedavi eylemiş,

defalarca tecrübe etmiştir. Bu adam asla onunla bir tutulamaz. Keza, biri

vardır ki, birçok seferler yapmış, cihanı daha fazla görmüş, zamanın soğuğunu

ve sıcağını daha fazla tatmış, işler ortasında bulunmuştur, asla bir sefer

yapmamış, vilayetler görmemiş, işlerin ortasında bulunmamış olan bir adam

hadiselerin ortasında olanla bir seviyede tutulamaz.

19-Dergâhda

müfredler dedikleri 200 kişinin bulunması lazımdır. Hem görünüş ve boyca, hem

de tam yiğitlik bakımından seçkin-sefer ve hazerde hıdmetde olan ve daima

dergâhda bulunan, 100’ü Horasanlı, diğer 100’ü Deylemli kişiler. Onlar iyi

elbiselere sahiptirler. Onlar için 200 takım silah yapsınlar, (gerektiği) zaman

onlara versinler, (gerektiği) zaman geri alsınlar. Bu silahlardan 20 (omuzdan

geçen) kılıç kuşağı ve kalkanı altından, öteki 180 tane kuşak, kalkan ve delici

mızrak ile birlikte gümüşten olmalıdır. Onların dolgun aylıkları ve kâfi

ücretleri olmalıdır. Her 50 kişinin-onların durumlarını tanıyan ve onlara nasıl

hıdmet (edeceklerini) emreden bir naîbi bulunmalıdır. Hepsinin atlı ve (tam)

teçhizatlı olmaları gerekir. Ta ki, eğer bir vakit mühim bir iş vuku bulursa,

kendilerine düşeni yapmaktan geri kalmasınlar. Adları divanda kayıtlı olan 4000

yaya daima gereklidir. Padişahın her soydan 1000 hass seçkin adamı olmalıdır.

3000 kişinin vaktinde kullanılmak üzere emirlerin ve sipah sâlârların

maiyetinde olmalıdır.

20-Daima

20 takım hepsi altın işlemeli ve mücevher kakmalı-silah imal etmeleri ve

hazineye koymaları lazımdır. Öyle ki, dünyanın muhtelif taraflarından elçilerin

gelmeleri gibi bir ihtiyaç duyulduğu her vakitte güzel yüzlü 2 gulâmı iyi

elbiselerle birlikte bu silahlar ve o aletler ile teçhiz ederler ve padişahın

tahtının etrafına dikerler. Her ne kadar bu saltanat- Allah’a hamdolsun bu gibi

külfetlerden müstağni ise de, lakin saltanat süsünü, padişahlık düzenini

muhafaza etmek lazımdır. Zira, padişahlıkta ziynet ve teçhizat, onun kudreti ve

saltanatı ölçüsünde olmalıdır. Ve bugün bütün dünyada Âlemin Efendisi

(Melikşah) Allah saltanatını daim etsin-ninkinden daha büyük padişahlık yoktur;

hiç kimsenin saltanatı onun mülkünden daha büyük değildir. Allah’â hamdolsun, burada

alet, teçhizat, mürüvvet, fikir, büyüklük, memleket ve saltanat her ne lazımsa,

Allah’a hamdolsun, hepsi vardır.

21-

Etraftan gelen elçiler evin kapısına varmadıkça, kimseye haber vermiyorlar.

Geliş ve gidişlerinde hiç kimse onlara itina göstermiyor ve haber vermiyor.

Bunu ihmalimize ve işleri hor görmemize hamlederler. Serhad memurları

(Gumâştegân)na kim (huduttan9 girerse derhal atlı göndermelerini, bu gelenin

kim olduğunu, yanında kaç atlı ve kaç yaya bulunduğunu, âlât ve teçhizatının ne

ölçüde olduğunu, ne iş için geldiğini bildirmelerini, bir şehre kadar götürmek,

divana teslim etmek üzere onlarla birlikte itimat ettiği bir adamını

göndermelerini söylemelidirler. Buradan başka bir memur aynı şekilde onlarla

birlikte, başka bir şehir ve nahiyeye ve bu tarzda dergâha kadar gelebilir.

(Elçilerin) geçtikleri her yer, mamur olsun. Onlara her konakta misafirseverlik

(nüzl) göstermelerini, iyi tutmalarını, hoşnutsuzlukla göndermelerini memurlar (Gumâştegân)a,

âmillere ve İkta sahiplerine söylemelidirler. (Elçiler), döndükleri zaman da,

gelişleri sırasında olduğu gibi, hareket etsinler. Zira, iyi ve kötü onlara

yapılan her şey, onları göndermiş olan padişaha yapılıyormuş gibi olmalıdır.

Padişahlar birbirine daima büyük saygı göstermişlerdir ve elçileri aziz ve

muhterem tutmuşlardır. Eğer bir vakit padişahlar arasında bir gerginlik veya

bir düşmanlık olmuş da, elçiler zamanına göre gidip gelmişler, elçiliği

kendilerine emretmiş oldukları şekilde yerine getirmişlerse, asla kendilerini

incitmemişler (elçileri) iyi tutma âdetini azaltmamışlardır. Zira, Allah (c.c.)

Kur’an-ı Mecîd’inde “Elçiye düşen, doğru

haberi iletmekten başka bir şey değildir” (Nur sûresi, 24/54) manasında

emrettiği gibi, (başka türlüsü) beğenilir değildir. Bu hususta da güzel sözler

geçiyor. Padişahlara faydalı olanı zikredilecektir.

22-

Padişahın yüce alayı hareket edince, ineceği her merhalede ve konaklama yerinde

ot ve erzak hazır bulunmuyor ve birçok zahmet ve gayretle elde etmek gerekiyor

veya raiyyetden salma (kısmet) ile akmak icap ediyor. Bu caiz olmaz; padişahın

geçeceği bütün yollara, konaklama yeri köye ve çevresine- eğer burası İkta ise,

hass yapılmalıdır-, bir ribata ve ve bir köy olmayan her yere, -o köyün

yakınına onun hasat mahsullerini cem etmek için el konmalıdır. Böylece eğer

ihtiyaç duyulursa (oradan geçilirse) sarfederler. Eğer oraya gitmezlerse (yol

oradan geçmezse), (toplanan mahsulleri) satsınlar ve parasını hazineye

getirsinler. Böylece, reâyâ sıkıntıya düşmesin ve ot yüzünden işde bir aksaklık

meydana gelmesin.

23-

Orduya (ödenecek) para belli edilmelidir. İkta ehli olanlar (İktaları)

ellerinde müstakil ve mukarrer tutmalıdır. Gulâm olanların ve İkta ehli

olmayanların (alacakları) para (mal)nın ne kadar olduğu tayin edilmeli; zaman

gelince kendilerine vermeleri veya yılda iki defa onları huzuruna çağırarak

kendilerine vermeleri için (karşılığı olan) para (vech) hazırlanmalıdır.

Onların kalbinde muhabbet ve aheng (ittihad)in meydana gelmesi için, padişahın

aylık (müşahere)larını onlara kendi eliyle vermesi tercihe değer. Zira, kadim

padişahların düzen (tertip)i böyle idi: (Onlar) ikta vermezlersi, herkese

maaşları (mevâcib)ını kendi rütbeleri nisbetinde yılda 4 defa hazineden nakit

olarak verirlerdi ve onlar daima hazırlıklı ve zengin olurlardı; her iş için

derhal hazır bulunurlar ve işe doğru yönelirlerdi.

24-

Bütün ordu bir soydan olduğu zaman, bundan tehlike (hatar)ler doğar; çok

çalışmazlar. (Ordunun) her soydan olacak şekilde karışık bulunması (tahlit)

gereklidir. Dergâhta ikamet eden 2000 Deylem(li) ve Horasanlı lazımdır. Mevcut

olanları muhafaza etsinler, geri kalanını (ikibine) tamamlasınlar. Eğer

bunların bazıları Gürcü ve Fars Şebankârelerinden olursa, uygun olur. Zira, bu

soy hep iyi insanlar olurlar.

25-

Arap, Kürt, Deylemli, Rum emirlerine ve itaat altına girmeleri hususunda yeni

anlaşma yapanlara, herkesin bir oğlunu veya kardeşini dergâhta ikamet

ettirmeleri söylenmelidir. Öyle ki, (bunlar), 1.000 olmazlarsa, hiçbir zaman

500 kişiden az olmasınlar. Bir yıl geçince, onların yerine (başkasını)

göndersinler ve bunlar geri gitsinler. Yerine gönderilen, oraya (dergâha)

varmadıkça, onlar (eski rehineler) geri gitmesinler ki, hiç kimse padişaha

isyan edemesin.

26-

Her ne kadar sayıları çok olan Türkmenlerden üzüntü (melâl) husule gelmişse de,

onların devlet üzerinde çok hakları olmuştur. Zira, devletin başlangıcında

hizmetler etmişlerdir ve sıkıntılar çekmişlerdir. (Sonra), akraba

cümlesindedirler. (Bu sebeple), onların oğullarından 1.000 kişiye ekmek(nân)

yazılmalı, saray gulâmları tarzında onları tutmalıdır. Çünkü, daima hizmette

meşgul olunca, silah ve hizmet terbiyesi öğrenirler ve halk (merdum) ile

(birlikte) yerleşirler; gönül bağlarlar, tıpkı gulâmlar gibi hizmet ederler ve

onların tabiatlarında (Selçuklu hanedanına karşı) hasıl olan sabit fikir

(sevda) zail olur. İhtiyaç duyulduğu her zaman hizmete tayin edilen 5.000 ve

10.000 gulâmlar gibi teçhiz ve teşkil edilerek atlanırlar. Öyle ki, (onla), bu

devletten nasipsiz kalmazlar ve melik şöhrete nail olur; onlar da memnun

kalırlar. İnşaAllahu Teâlâ.

27-

Hizmette olan bendegân, ihtiyaç duyuldukça, (mesela) ok atma sırasında

toplanırlar; (bu vazifeyi yerine getirmek için) derhal dağılınca, vaktinde

(toplu olarak) geri gelirler. Kati emir (ferman) verildiği, nasıl davranılması

gerektiğini onlara söyledikleri zaman, (buna göre)hareket ederler ve bu külfete

de lüzum kalmaz. Her gün ab-dâr, silah-dâr, şarab-dâr, came-dâr ve benzerleri

gulâmlardan, hâciblik emirliğine ve emirliğe yükselmiş olan gulâmlardan kaçının

(padişahın huzuruna) hizmete gelecekleri (önceden) malum edilmelidir ki, her

gün bir çadır (visâk)dan bu sayıda (gulâm) nevbete gelsinler. (Padişahın) has

adamları (havâss) hakkında da aynı (muamele) yapılır. Böylece, yığılma (zahmet)

olmaz.

28-

İmdi, bu düzen (tertip) Sâmâniler zamanında yürürlükte idi. Tedricen, gulâmın

hizmeti, meharet ve liyakati nisbtinde derecesi artıyordu. Öyle ki, gulâmı

satın alırlardı; onu bir yıl yaya olarak alay (rikâb) da; Zendeneci kafan ve

hafif bir çizme ile hizmet ederdi. Bu gulâmın bu bir yıl içinde gizli veya açık

ata binmesine emir yoktu. (Bindiği) öğrenilirse kendisini iyice

cezalandırırlardı. (Gulâm) bir yıl çizme ile hizmet edince, visak-başı hacibe

söylerdi; hacib de padişaha bildirirdi. O zaman, ona ham deri kaplı eyerciği,

sade deri yuları olan küçük bir Türk atı verirlerdi; bir yıl at ve kamçı ile

hizmet edince, ikinci yıl ona, beline bağladığı bir kılıç (Karaçur) verirlerdi;

üçüncü yıl ise, atlanmak vaktinde bağladığı yay kab (kırbân)ı ve okluk (kiş)

verirlerdi; dördüncü yıl, daha iyi bir eyer, yıldız (kevkeb)lı bir gem, bir

kaftan, üstüne bir halka asmış oldğu bir çomaki, beşinci yıl, bir sâkî ve

beline bir kadeh asmış olan bir ab-dâr olurdu; altıncı yıl came-dârlık yapardı;

yedinci yıl, ona tek tepeli ve 16 kazıklı bir çadırcık (verirlerdi); 3 yeni

satın alınmış gulâmcığı, onun kıta (hayl) sı yaparlardı; kendisine de

visâk-başı lakabı verirlerdi. Gümüş (iplik) çekilmiş siyah külahcık ile gence

kaftanı giydirirlerdi; mevkiini, haşmetini, (atlı) maiyet (hayl)ini, rütbesini

artırırlardı ki, nihayet haylbaşı olurlardı. Sonra, böylece liyakatleri,

hünerleri, secaatleri bütün herkese mahum olurdu; elinden büyük işler gelirdi;

insan (merdum) tutucu ve hudavendigâr sevici idi. O vakit, 30, 35, ve 40 yaşına

varmadıkça, (kendisine) emirlik ve valilik (vilayet) (rütbesi) vermezler ve hiçbir

işe tayin etmezlerdi.

29-

Padişahın, huzuruna kabul etmesi (bâr dâdem)nin bir düzen içinde olması

gerekir: Önceki akraba (Hivîşâvendân) ondan sonra maiyet (haşem)’in ileri

gelenleri (ma’rûfan), ondan sonra da öteki insan tabakaları (ecnâs-i merdumân)

(huzura); girerler. Zira, hepsi (birden) bir yere girince, basit (vazî) (bir

insan) ile asıl (şerîf) arasında bir fark kalmaz.

30-

Neşe (nişât) ve eğlence (tarab) olan bir hafta içinde 1 gün veya 2 gün de umumi

kabul (bâr-ı âmm) (resmi) vermek lazımdır ki, (buna katılmak) her kime âdet

olmuş ise, gelsin; kimseyi geri çevirmesinler; onların (huzura) geliş günü

olduğu kendilerine bildirilsin. Has içki yeri (cây-i işret-i hâss) olan

günlerde onların yeri olmadığını o kavim bilsin; kendileri gelmesinler.

Böylece, birine (içeri) yol verip, birini de geri çevirmeye (geri döndürmeye)

hacet kalmasın. Has meclise (katılmaya) layık olan bu kavmi hem mazur görmeleri

gerekir; hem de onların (bu kavmin) kim oldukları malum olsun. Onlardan her

biri geldiği zaman, birden fazla gulâm ile gelmemeleir şart koşulsun. Herkesin

kendi sürehi ve sâkisini getirmesi caiz değildir; asla âdet olmamıştır ve çok

beğenilmemiş (bir davranış)tır. Çünkü, her devirde yiyecek, meze (nukl) ve

şarabı kendi evlerinden meliklerin meclisine getirmezler; aksine meliklerin ve

padişahın sarayından jkendi evlerine götürürlerdi. Çünkü, sultan cihanın aile

reisi (kedhudâ), cihandakiler (cihâniyân) de hep kendisinin çoluk çocuğu

(iyâl)dur. Kendisinin ailesi mensubu (iyal) ve ekmek yiyicisi (nân-hvâre) olan

o kimsenin evinden kendisinin (kedhudânın) meclisine şarap getirmesi icabetmez.

Zira, onun aile reisliği (kedhudâyi) bütün büyüklerden daha fazla, daha iyi,

daha güzel, daha temiz olmasını gerektirir. Eğer hâss şarabdâr, kötü şarap

verdiği için kendi şaraplarını getiriyorlarsa, “kendisine iyi şaraplar teslim

ediyorlar, niçin kötü(şarap) veriyor”, diye cezalandırılması gerekir ki, bu

mazeret (ortadan) kalksın ve herkesin padişahın meclisine şarap getirmesi

küstahlığı olmasın.

31-

Köleler (bendegân)in ve küçüklerin duruş düzeni açıklığa kavuşturulmalıdır. Her

birinin yeri belli olmalıdır. Zira, hükümdarlar (mülûk)in huzurunda ayakta

durmak ve oturmak da birdir. Ayakta durmada

(oturmakta olduğu gibi) aynı düzen (tertib)i muhafaza etmek lazımdır.

Silahdârlar, sakiler ve benzerleri gibi (padişahın) has adamlarından ve

tanınmış kimselerinden olanlar tahtın etrafında (çepçevre) (ayakta) dururlar.

Eğer bir kimse onlar arasında durmak isterse, dergâh hâcibi onu uzaklaştırır.

Bunun gibi, her grup (gürûh)un arasında bir yabancı veya ehil olmayanı

görürlerse ona bağırırlar ve oraya bırakmazlar. V’es-selâm.

32-

Askerlerin duydukları her ihtiyaç, hayl-başı (serhayl) ve üst kumandan

(mukaddem)ların dili ile olmalıdır. Öyle ki, eğer bir iyilikbuyrulmuş olursa,

onların eliyle olur. Bu sebeple, onlara saygı hasıl olur. Kendi dileklerini

kendileri söyleyip vasıtaya ihtiyaç kalmayınca, hayl-başı’ya saygı kalmaz.

Kıt’a(hayl)dan bir kimse kendi üst kumandan (mukaddem)ına dil uzatırsa, ona

(olan) saygıyı muhafaza etmezse ve haddini aşarsa, büyük küçükten farkedilsin

diye, onun cezalandırılması lazımdır.

33-

Bol (gerân) maaşlar (câmegî-hâ)ı olan tanınmışla (Mâruf)lara, teçhizat

(tecemmül), silah ve savaş aletini iyi hazırlamaları, yakışıklı (cumâl) ve

güzel yüzlü gulâmşar satın almaları söylenmelidir. Bu taifenin haşmet (şikûh)i,

ev teçhizinde, aletinde ve süs (ziynet)ünde değil bu şeylerdendir. Her kim, bu

hususta ileri olursa, padişaha daha yakın bulunur, (O’nun tarafından) daha

beğenilmemiş olur ve bütün adamlar ve ordu mensupların (leşgeri-yân)dan daa

haşmetli ve daha süslü (ârâste) olurlar.

34-

Yükselen ve büyük olan kimseler o zamanda ( o makama gelinceye kadar) bir (çok)

sıkıntı çekmiş olmalıdır(lar). Onlar bir yanlışlık (sehvî) ve hata yaptıkları

zaman, açıktan açığa azarlanırlarsa haysiyet kırıcılık hâsıl olur. Birçok

iltifat ve iyilik (bu kırgınlığı) tekrar yerine getiremez. Bir kimse bir hata

yapınca, derhal göz yumulması, gizlice onu çağırmaları, “şöyle şöyle yaptın,

biz kendi yükselttiğimizi alçaltmamak, kendi terfi ettirdiğimizi atmamak için

seni affettik. Bundan sonra kendine dikkat et” demeleri daya uygun olur. Artık

böyle cüretkârlık ve hata yapamazsa, ne âlâ. Eğer bundan başka türlü yaparsa, vekarından

kaybeder ve gözümüzden düşer. O zaman da bizim değil, onun bileceği iş olur.

Böylece bilinmiş ola.

35-

Has dergâh gece bekçileri (pâs-bânân)ne nöbetçiler (nevbetiyân)ine ve kapıcılar

(der-bânân)ına son derece dikkat etmek lazımdır. Bu kavme bakan kimselerin, bu

kavmi (şahsen) tanımaları, durumlarını gizli ve açık araştırmaları lazımdı.

Zira, onlar ekseriya sıkıntı içindedirler ve tamahkâr olurlar; para (zer) ile

çabucak yoldan çıkarlar ve aldatılırlar. Onların arasında bir yabancı (bîgân)

gördükleri zaman, onun durumunu araştırsınlar. Nevbete ve gözetmeye geldikleri

her gece, hepsini gözden geçirsinler. Gece ve gündüz bu işten gafil olmamak

lazımdır. Zira, büyük ve nazik bir meşguliyetdir ve bütün öteki işlere tercihi

vardır. Allah bilir.

36-

Padişahlar, daima iyi sofra kurmak zahmetine katlanmışlardır; öyle ki;

sabahleyin hizmete gelen kimseler, orada iyi bir şey(ler) yerler. Hâss (adamlar)ın

derhal bunu (böyle bir yemeğe) rağbeti yoksa ve vaktinde yerlerse, (buna) bir

itiraz yoktur. Ama, sabahleyin bu sofrayı kurmaktan başka çare yoktur.

37-

Hizmetkârlardan bir kimse takdir edilen bir hizmet yaptığı zaman, (onun) adında

takdir görmesi ve onun semeresinin kendisine ulaşması lazımdır. Zaruret ve hata

olmaksızın kusur işleyen kimseye kabahati (günahı) nispetinde bir ceza vermek

lazımdır ki, kölelerin hizmete rağbetleri artsın. (Böylece) kabahatlilerin de

korkuları artar; işler yolunda gider. Padişahlığın iyiliği bunadır.

38-

Eğer bir nahiyeden bir raiyyetden haraplık ve dağılma alameti verirlerse,

(bunları) belki de garez sahiplerinin yaptıkları şüphesi uyanırsa, (padişah)

kendi has adamları (havâss)ndan birini ansızın göndermelidir. O kimse nahiyede

bir ay dolaşmalı; mamurluk ve viranlık bakımından vilayet ve şehrin durumunu

öğrenmeli, İkta sahibi (muktâ)nin raiyyetin, âmilin durumunu sormalı; memurlar

(Gumâştegân)ın ne mazeret ve bahane gösterdikleri hususunda doğru haberi getirmelidir.

Cihanın mamur kalması, raiyyetin de fakir düşmemesi ve yurdundan olmaması

(avare) için padişaha bu farz lazımdır.

39-

İşlerde acele etmemelidir. Bir şey işittikleri veya bir şeyden şüphelendikleri

zaman, hakikatini anlayıncaya, yalanı doğrudan ayırıncaya kadar bu hususta

yavaşlık buyurmak lazımdır. Çünkü, acelecilik kudretlilerin işi değil,

zayıfların işidir. İki hasım karşı karşıya geldikleri ve birbirleriyle konuştukları

zaman, padişahın temayülünün hangi tarafta olduğu onlara malum olmamalıdır. Zira,

sonra o zaman olduğu onlara malum olmamalıdır. Zira, sonra o zaman hak sahibi

korkar ve söz söyleyemez. Batıl sahibi cesaret kazanır ve yalan söyler. Aziz ve

Celil olan Allah’ın fermanı şöyledir: “Eğer

bir kimse bir şey söylerse, tahkik edinceye kadar onu işitmeyiniz. Zira, bu

işte acele edenler, ondan sonra pişman olurlar, o zaman da fayda etmez.”

40-

Hares emirliği her devirde büyük makamlardan biri olmuştur. Zira, Emîr-i Hâcib

bir tarafa (bırakılacak olursa), dergâhda Emîr-i Hares’deb daha büyük, daha

haşmetli (makam sahibi) olmamıştır. Çünkü, onun meşguliyeti siyaset ile

ilgilidir. Herkes, padişahın hışmından ve cezalandırılmasından korkar. Padişah

bir kimseye kızdığı zaman, başını vurma, sopa (vurma) işini, zindana atma

(işini) ona emreder. İnsanlar, kendi vücutları ve canları için servet (mal) ve

nimet feda etmekten kaçınılmazlar.

41-

Her vakit semavi bir hadise vuku bulur; memlekete kötü göz değer. Devlet bir hanedandan

başka bir hanedana geçer veya fitne , terör, muhtelif kılıçlar, öldürme, yakma,

yağma, zulüm yüzünden (memleket) karışıklık içine düşer. Böyle fitne ve hiyle

günlerinde asiller (şerîfân) ezilirler; aşağılar (dûnân) kudretli olurlar. Her

kimin gücünü varsa, her istediğini yapar. Doğrular (muslihân)ın işi zayıflar,

kötü duruma düşürler; fesatçılar, zengin olurlar; önemsiz (kemter) bir kimse

emirliğe erişir, daha aşağı bir kimse amidliğe kavuşur. Asiller ve fazılar

mahrum kalırlar. Her soysuz (frûmâye), kendisine padişahın ve vezirin lakabını

vermekten çekinmez. Eğer kendisine on lakab verse(ler), (daha) ileri gider

(daha fazlasını ister). Kimse ehil olup olmadığını sormaz. Türkler, siviller

(hâcegân)in lakablarını verirler. Türk ve Tacik her iki grup da âlimlerin

imanların lakablarını alırlar. Padişahın ağzından fermanlar verirler. Şeriat

ise zayıflar. Raiyyet fermanlara itaat etmez olur. Ordu mensupları (leşkeriyân)

zalim olurlar. Halk (merdum) arasında farklılık (temyiz) kalkar, artık kimse

işlerin düzeltilmesine girişmez. Eğer bir Türk 10 Tacik’in kedhüdalığına sahip

olsa, müsaade edilir. Eğer bir Tacik, 10 Türk’ün kedhüdalığını ve emirliğimi

yapsa, ayıp saymaz. Memleketin bütün işleri prensip ve düzenini kaybeder.

Padişah, akın ve ceng ile meşgul olur; böyle şeylerle uğraşmaya veya bu

hususları düşünmeye fırsat bulamaz.

42-

Padişahlar uyanık, vezirler akıllı olmalıdır. Her devirde iki meşguliyeti bir

kişiye, bir meşguliyeti de iki kişiye asla buyurmazlardı; böylece işleri hep

parlak ve düzenli idi. Çünkü, iki meşguliyeti bir adama buyurdukları zaman bu

iki meşguliyetten biri daima bozuk ve kusurlu olur. Çünkü, eğer bir adam bu

meşguliyette gereğince gayret gösterirse, bakımını ciddi olarak ele alırsa,

öteki meşguliyette bozukluk ve kusur meydana gelir. Eğer öteki meşguliyette

gereğince gayret ve ihtimam gösterirse, bu defa bu meşguliyette mutlaka kusur

ve bozukluk meydana gelir. Baktığın zaman, iki meşguliyeti olan her kimsenin

daima meşguliyeti de bozukluk içinde olurlar. O başarısızdır ve sorumlu

bulunur. Amir daima üzülür. Keza, ne zaman ki, iki kişiye bir meşguliyet

buyururlar, bu ona, o da buna atar. (Bunun neticesi olarak) o iş daima

yapılmamış olur. Bu hususta atasözü yapmışlardır:

43-

Padişahın astları üst yapmaları lazımdır. Zira, bundan büyük zararlar doğar.

Padişah güçsüz ve haşmetsiz olur. Bilhassa, peçe taşıyan ve akılları mükemmel

olmayan kadınlar. Onların gayeleri, yerinde kalacak olan asil bir nedildir. Ne

kadar daha asil olurlarsa, o kadar daha layık, ne kadar namuslu (mestûrler) ve

dindar olurlarsa, o kadar övülmeye değer. Padişahın karıları ferman verici

oldukları takdirde, (onlar) hep garaz sahiplerinin duyurduklarını emrederler;

erkeklerin dışarıdaki ahvali kendi gözleriyle görmekte oldukları gibi,

göremezler; sonra kadın hâcib veya hizmetçi (Hâdim) gibi onların

yardımcılığında bulunanların söyledikleri gereğince ferman verirler. Bunun

neticesi olarak, onların fermanları, çoğunlukla hakikat hilafına olur. Bundan

ise, fesat doğar; padişahın haşmeti ziyan görür; halkı (merdum) sıkıntı içine

atarlar; mülk ve dinde karışıklık meydana gelir; insanların veya reâyânın malları

telef olur; devlet büyükleri incinmiş olurlar. Bütün devirlerde padişahın

karısının padişaha musallat olduğu her zaman, rüsvaylık, şer, fitne ve fesattan

başka hiçbir şey hasıl olmamıştır. Birçok noktaların aydınlanması için bu

husustan da biraz söz edelim.

44-

Padişahların her zaman, daima iki hazinesi olmuştur: Biri, asıl hazine; (öteki)

de sarfiyat hazinesi. Toplanan para (mal)nın çoğunu asıl hazineye; daha azını

da sarfiyat hazinesine götürürlerdi; bir zaruret olmadıkça, asıl hazineden sarf

buyurmazlardı; eğer bir şey alırlarsa, borç yolu ile alırlardı ve tekrar yerine

koyarlardı. (Bu düşünce hakim olmadığı zaman) (devletin) her ne geliri varsa,

(hepsi) sarfedilir. Eğer ansızın para (mal)ya ihtiyaç olursa, gönül meşguliyeti

doğardı; işlerde noksanlık ve gecikme olurdu. Vilayet (gelirlerin)den, hazine

için tahsis edilmiş olan her para (mal)yı asla değiştirmezler ve (başka yere)

havale etmezlerdi; böylece sarfiyat kendiusulünce karşılanırdı; hediyeler de,

(sılât) maaşlar (mersûmât) ve hilatlar (teşrifât) de noksanlık ve gecikme hiç

olmazdı. Hazineler daima doğlu olurdu. Padişahların işlerinin düzeni böyle

olur.

45-

Daima zulme uğrayanlardan birçok halk dergâhın önünde oturuyorlar; her ne kadar

dilekçelerine cevap alıyorlarsa da, yine de gitmiyorlar. Dergâha gelen ve bu

feryat ve karışıklığı gören her yabancı ve elçi, bu dergâhada halka büyük bir

zulüm yapılmakta olduğunu sanır. Bu kapıyı onlara kapamak lazımdır; öyle ki,

Reâyânın hazır bulundukları bir şehrin ve bir nahiyenin bütün dilek (hâcet)

lerini yapsınlar, yerine yazsınlar. Beş kişi (dilekleri) dergâhımıza getirsin;

sözlerini söylesin durumlarını açıklasın; cevabı işitsin ve (gerekli) emri

alsın; derhal dönsün ki, bu beyhude karışıklık ve asılsız feryat olmasın.

46-

Vilayetlerin gelir (mal) hesaplarını yazsınlar ve (gelir) yekûn (mecmû)u ve

sarfiyat (harç) belirsin. Bunun faydası şudur: Sarfiyat yapılırken kâfi

derecede dikkatle düşünülür. Ondan düşmeleri (gerekeni) ve vermemeleri uygun

olanını kaleme almazlar (iptal ederler). (Gelir) yekûnu üzerinde söylenecek

sözü olan bulunur ve bir tasarruf (tevfiri) teklif ederse, sözünü dinlesinler.

Söyledikleri bir gerçeği ifade ettiği zaman, o parayı talep etsinler. Böylece,

(mesele) karışıklık durumuna ve para kaybına bağlı ise, ortadan kalkar ve

bundan sonra ahvalden hiçbir şey gizli kalmaz.

[1] Siyasetname,

Nizamü’l-Mülk, (Haz: M. Altay Köymen).