Nizam al-Mulk's Counsels
NİZAMÜL-MÜLKÜN SİYASETÇİYE
TAVSİYELERİ
Büyük Selçuklu
İmparatorluğuna, Alparslan ve Melikşah zamanlarında 30 yıla yakın bir süre vezir
(bugünkü deyimle Başbakan) olarak hizmet eden Nizamü’l-Mülk, devlet idaresine
dair yazdığı Farsça ‘Siyasetname’ (Siyaset Kitabı) öteki adı ile ‘Siyerü’l-Mülûk’
(Hükümdarların Hayatları) isimli, doğuda ve batıda tanınmış eserinde siyasetçilere ve yöneticilere
aşağıdaki tavsiyelerde bulunmuştur.[1]
1- Bil ki, Yüce Allah
her asırda ve çağda ‘halk’ arasından birini seçer, onu padişahlara layık ve
medhe değer hünerlerle süsler, insanlar onun adaleti içinde yaşasınlar, emin
olsunlar, daima devletinin bekasını istesinler diye, dünya işlerini ve Allah’ın
kullarının huzur içinde yaşamasını ona tevdi eder, fesad, karışıklık ve fitne
kapısını ona kapattırır; onun heybet ve haşmetini Allah’ın kullarının
gönüllerinde ve gözlerinde yerleştirir.
2- Yüce Allah’ın
nimetinin kadrini bilmek, padişahın O’nun rızasını gözetmesidir. Yüce Allah’ın
rızası ise, halka yapılan ihsan, onlar arasında yapılan adalet ile elde edilir.
Halkın iyilik için yaptığı dua daim olunca, o (mülk) payidar olur ve her gün
genişler. O mülk, kendisinin devletinden ve zamanından nimetlenir; bu dünyada
iyi ad sahibi olur; öteki dünyada kurtuluş bulur; (Öteki dünyada vereceği)
hesap daha kolay olur. Zira ‘Mülk küfürle devam eder, zulümle devam etmez’;
meğer ki cehennemde’nin, manası budur. En iyisini Allah bilir.
3- Padişah için
haftada iki gün Mezalim’e oturmaktan, haklıyı haksızdan ayırmaktan, adalet
dağıtmaktan raiyyet’in (halkın) sözünü, vasıtasız, kendi kulağı ile işitmekten
başka çare yoktur. Onların daha mühim olan birkaç dilekçeyi arz etmeleri,
(hükümdar)ın da (dilekçelerin) her biri hakkında bir yazılı emir (misal)
vermesi gerekir. Zira, cihan hakiminin zulme uğrayanlar ve adalet isteyenleri
haftada iki gün huzuruna davet ettiği ve sözlerini dinlediği haberi memlekette
yayılınca, bütün zalimler korkarlar; ellerini çekerler (kısa tutarlar), (hiç)
kimse cezalandırılma korkusu ile zulüm ve yağmaya cesaret etmez.
4- Bir memuriyet
verilen amillere (memurlara), Yüce Allah’ın kullarına iyi davranmaları,
aldıkları haraç ve öşrü lütuf ve nezaketle talep etmeleri, onlara mahsul elde
edinceye kadar para istememeleri tavsiye edilmelidir. Zira, amiller vaktinden
önce isterlerse reâyâ sıkıntıya düşer; ele geçecek olan mahsulü mecburen yarı
fiatına satarlar; bu işten (dolayı), (topraklarından) olurlar; işsiz-güçsüz
kalırlar. Keza, amillere raiyyetten bir kimse, yoksul düşerse, öküz ve tohuma
muhtaç olursa, ona borç vermelerini, yükünü hafifletmelerini tavsiye etsinler.
Ta ki, o yerinde kalsın, evini terk edip gitmesin, bütün bir ömür rahat etsin.
5- Ellerinde ikta
bulunan ikta sahipleri (mukta’an) reâyâya karşı nasıl davranacaklarını,
kendilerine tefviz etmiş oldukları vergi (mal) havalesini nasıl alacaklarını
bilmelidirler. (Bu davranış ve alış) iyi yolda (iyilikle) olursa, (kabule)
şayandır.
6- Memleket
kadılarının (hâkimlerin) iş durumlarını tek tek bilmeleri, onlardan her kim âlim,
dindar ve kanaatkâr ise, gönlü hıyanete kaymaması için onlardan her birine
liyakatları ölçüsünde aylık vermeleri gerekir. Zira bu, büyük, mühim ve nazik
bir iştir. Çünkü, onlar Müslümanların kanlarına ve mallarına musallattırlar.
İster cahillik, ister kasıtlı, isterse tabiatları icabı bir hüküm verip ve bir
sicil düşünce, öteki hakimlerin o kötü hükmü imza edip, padişaha bildirilmesi,
azletmesi ve cezalandırması lazımdır.
7- Her şehre orada
kimin bulunduğuna, (O’nun) din işlerine şefkati olup olmadığına, Yüce Allah’tan
daima korkup korkmadığına ve garez sahibi olmadığına baksınlar. O’na ‘Bu şehri
ve nahiyeyi senin boynuna emanet ettik. Öyle ki Yüce Allah’ın öteki dünyada
bizden sorduğunu, biz (de) sizden sorarız’ desinler. Âmilin, Kadının, şahnenin,
muhtesibin, küçük büyük reâyânın durumunu bilmen, (işin) hakikatini bize
bildirmen, gizli ve açık (her şeyi) bize göstermen lazım ki, biz de bize vacip
olanı (üzerimize düşeni) emredelim.
Bu vasıfta olan kimseler (vazife almaktan) imtina ederler ve bu emaneti kabul
etmezlerse, onları (kabule) zorlamalıdır, isteksiz de olsa, emretmelidir.
Nihayet (gerekirse) hepsini zincire vurmalıdır.
8- Din işlerini
araştırıp sormak, farzları ve sünneti gözetmek, Yüce Allah’ın emirlerini yerine
getirmek, din alimlerine saygı göstermek, geçim ve yaşamaları için gerekeni,
Beytü’l-mal’dan ayırıp tayin etmek, zahidlere ve perhizkarlara hürmet etmek,
padişaha vacibdir. (O) vacibi, haftada bir defa veya iki defa din alimlerinin
huzuruna çıkmalarına yol vermek, Hakk Teâlâ’nın emirlerini onlardan işitmek,
yine onlardan Kur’an tefsirini ve Rasûl (s.a.v.)’ün hadislerini duymak, adil
padişahların hikayelerini ve peygamberler (a.s.)’in kıssalarını onlardan
dinlemekle yapar. Bu takdir de (o), gönlünü dünya meşguliyetlerinden fariğ
kılar; aklını ve dikkatini onlara verir. Münazara yapmalarını emrederler.
Padişah bilmediği her şeyi sorar, hadiseyi araştırır. Bildiği zaman, kalbine
yazar. Zira, bir müddet böyle yapılırsa, kendisine adet olur. Sonra zaman
geçmez ki, daha fazla şeriat ahkamı ve Kur’an tefsiri, Rasûl (s.a.v.)’ün
hadisleri ona malum olur ve ezberler. Din ve dünya işleri yolu, tedbir ve sevap
yolu ona açılır. Hiçbir kötü mezhep ve bid’at onu (doğru) yoldan saptıramaz (üstelik)
kuvvetli fikir sahibi olur. Adalet ve insafı artar. Onun memleketinden ihtiras
ve bid’at kalkar, elinden büyük işler gelir. Onun devleti zamanında şerrin,
fesadın ve fitnenin kökü kazınır. Salah elinin eli kuvvetlenir, fesatçı kalmaz,
bu dünyada iyi ad (sahibi) olur; öteki dünyada ise, kurtuluş, yüksek derece,
sayısız sevap bulur ve de insanlar onun (saltanatı) zamanında ilim öğrenmeye ve
bilgiye daha fazla rağbet ederler.
9- Kendisine tam
itimad beslenen bir kişiye işraf (vazifesi) buyursunlar. Öyle ki, dergah da
olup biteni bilip, istediklerini ve ihtiyaç duyduklarını göstersin. Bu kimse,
kendi eliyle her nahiye ve şehre, vergilerin ve gelirlerin toplanmasına nezaret
etmek üzere, doğru ve namuslu bir naib göndermelidir. Az ve çok olup biten onun
bilgisi dahilinde olmalıdır. Onların aylık (müşahere) ve ücretleri sebebiyle
raiyyete yük olmamalı ve (onlara) yeniden bir sıkıntı gelmemelidir. Onlara iş
dolayısı ile gerekli olan Beytü’l-mal’dan versinler ki, onlar için hıyanet yapmaya
ve rüşvet almaya hacet kalmasın. Onlar doğru hareket etmenin faydasını
görsünler.
10- uzak yakın ordu
ve raiyyet ahvalini arayıp sormak, az ve çok olup biteni bilmek padişahların
vazifesidir. Zira, (O) böyle yapmazsa, ayıp olur, gaflet, tembellik ve zulüme
hamlederler ve memlekette olup biten fesadı ve zulmü (ya) biliyor veya
bilmiyor. Eğer biliyorda meselenin çaresine bakmıyorsa, tıpkı onlar gibi
zalimdir ve zulme rıza göstermiştir ve eğer bilmiyorsa, gaflete düşürülmüştür;
tembel ve cahildir. Bu her iki husus da iyi değildir. Mutlaka haberci (sahib-i
haber) ye ihtiyaç vardır.
11- Dergâh’tan birçok
mektuplar yazıyorlar; her çok olana, saygı olmaz: Mühim (bir iş) olmadıkça,
saray (Meclis-i Âlî)’den bir şey yazmasınlar. Haşmeti öyle olmalıdır ki, yerine
getirmedikçe (veya yerine getirinceye kadar) kimsenin fermanı elinden bırakmaya
cüreti olmamalıdır. Bir kimsenin o fermana hakaret gözü ile bakmış olduğu,
önündeki fermanı dinlemede ve ona itaatte ihmal göstermiş olduğu malum olursa,
o kişiyi dergâh’ın yakınlarından da olsa şiddetle cezalandırsınlar.
12- Padişah ile diğer
insanlar arasındaki fark, hükümranlıktır.
13- Dergâh’tan birçok
gulâm gidiyor; çocuğu padişahın ferman ve nişan (tevkî)i olmaksızın (gidiyor).
Bundan insanlar sıkıntılara uğruyorlar; onlar (gulâmlar) pay (mal) alıyorlar.
Miktarı 200 dinar olan bir anlaşmazlık vardır; 500 dinar ilave istiyor(lar) ve
reâyâ bu işten (dolayı) fakirleşiyor ve esir durumuna düşüyorlar. Mühim bir iş
olmadıkça gulâmın gitmemesi lazımdır ve giden gulâm ancak ferman-ı âlî ile
gitmelidir.
14- Her taraf
tüccarlar, seyyahlar, sûfîler, dervişler ve ayak satıcıları (sakat-fürûşân)
kılığında casuslar gitmeli ve hâdiselerin hiçbir şekilde gizli kalmaması, eğer
bir şey vuku bulur veya zuhur eder, zamanında çaresine bakılması için,
işittikleri her şeyi haber vermelidirler. Zira, birçok zaman olmuştur ki,
valiler, İkta sahipleri (mukta’ân) ve memurlar (gumâştegân) ve emirler isyan ve
muhalefete girişmeyi düşünmüşler, padişahın aleyhine komplo hazırlamışlardır. (
Casuslar geldikleri zaman), padişaha (onların) bu teşebbüslerini haber
vermişler, padişah da derhal baskın yapmış, onları yakalamış, onların bu azmini
başa çıkarmıştır. Eğer başka bir padişah onun memleketine kastetmişse, onu def
etmiş, onun işini bitirmiştir.
15- Belli başlı
birkaç yola Ulaklar (Peykân) koymaları ve aylık (müşahere)ları ve tahsisat
(mersûm)larını tayin etmeleri lazımdır. Çünkü, böyle olunca, 50 fersahlık
yerden olan her haber gece gündüz yetişir.
16- Vilayet, İkta ve
hediyeler (sılât) işlerine dair (Sultandan) divana ve hazineye sözlü emirler
(Pervâneler) ulaşıyor. Bu fermanlardan bazıları neşe halinde (iken verilmiş)
olabilir. Bu, nâzik bir iştir; bu hususta tam bir ihtiyatlılık gerekir.
Söyleyenlerin (arasında) da farklılık olabilir veya gerektiği şekilde işitmemiş
olabilirler. Bu elçilik tek bir kişinin dili olmalıdır ve bu tek kişi vekil
vasıtası ile (be-niyâbet) değil, kendi dili ile söylemelidir. Kaide (şart)
şöyle olmalıdır: her ne kadar bu fermanı ulaştırsalar da, onnu durumu diğer bir
defa divandan (sultanın) yüksek reyine Allah onu yüceltsin arz edilmedikçe,
icra (imza ve amel) edilmelidir.
17- Vekillik
(müessesesi) bu zamanda pek yıpranmıştır. Bu iş (geçmişte) daima tanınmış ve
muhterem bir adam verilmiştir. Mutbah, şarab-hâne has şaraplari ahır (Has
Saraylar), oğullar ve maiyet mehsupları (Havâşî)nın ahvali kendisine ait olan
kimse, her ay, belki her gün yüksek huzur (meclis-i âlî)un tanışı olmak; ona
(sultana) söz söylemek zorundadır. O, her zaman huzura gelmeli, durumu arz
etmeli ve fikrini almak, olup biteni, ne alıp verdiğini haber vermelidir. (Bu)
meşguliyeti sürdürebilmesi, işinin yürümesi için onun tam bir saygı ve haşmet
(sahibi) olması lazımdır.
18-İşlerde
danışmak, kavi reylilikten olur. Herkes bir şey bilir, biri daha çok biri daha
az bilir; birinin ilmi vardır, tatbik etmemiştir; birinin hem ilmi vardır, hem
de tatbik etmiştir, tecrübe etmiştir. Mesela, biri derdin, bir hastalığın
ilacını okumuş olduğu kitaptan arar ve bütün ilaçların adını ezbere bilir.
Sonra biri bütün bu ilaçların adlarını bilmekle kalmamış, tedavi eylemiş,
defalarca tecrübe etmiştir. Bu adam asla onunla bir tutulamaz. Keza, biri
vardır ki, birçok seferler yapmış, cihanı daha fazla görmüş, zamanın soğuğunu
ve sıcağını daha fazla tatmış, işler ortasında bulunmuştur, asla bir sefer
yapmamış, vilayetler görmemiş, işlerin ortasında bulunmamış olan bir adam
hadiselerin ortasında olanla bir seviyede tutulamaz.
19-Dergâhda
müfredler dedikleri 200 kişinin bulunması lazımdır. Hem görünüş ve boyca, hem
de tam yiğitlik bakımından seçkin-sefer ve hazerde hıdmetde olan ve daima
dergâhda bulunan, 100’ü Horasanlı, diğer 100’ü Deylemli kişiler. Onlar iyi
elbiselere sahiptirler. Onlar için 200 takım silah yapsınlar, (gerektiği) zaman
onlara versinler, (gerektiği) zaman geri alsınlar. Bu silahlardan 20 (omuzdan
geçen) kılıç kuşağı ve kalkanı altından, öteki 180 tane kuşak, kalkan ve delici
mızrak ile birlikte gümüşten olmalıdır. Onların dolgun aylıkları ve kâfi
ücretleri olmalıdır. Her 50 kişinin-onların durumlarını tanıyan ve onlara nasıl
hıdmet (edeceklerini) emreden bir naîbi bulunmalıdır. Hepsinin atlı ve (tam)
teçhizatlı olmaları gerekir. Ta ki, eğer bir vakit mühim bir iş vuku bulursa,
kendilerine düşeni yapmaktan geri kalmasınlar. Adları divanda kayıtlı olan 4000
yaya daima gereklidir. Padişahın her soydan 1000 hass seçkin adamı olmalıdır.
3000 kişinin vaktinde kullanılmak üzere emirlerin ve sipah sâlârların
maiyetinde olmalıdır.
20-Daima
20 takım hepsi altın işlemeli ve mücevher kakmalı-silah imal etmeleri ve
hazineye koymaları lazımdır. Öyle ki, dünyanın muhtelif taraflarından elçilerin
gelmeleri gibi bir ihtiyaç duyulduğu her vakitte güzel yüzlü 2 gulâmı iyi
elbiselerle birlikte bu silahlar ve o aletler ile teçhiz ederler ve padişahın
tahtının etrafına dikerler. Her ne kadar bu saltanat- Allah’a hamdolsun bu gibi
külfetlerden müstağni ise de, lakin saltanat süsünü, padişahlık düzenini
muhafaza etmek lazımdır. Zira, padişahlıkta ziynet ve teçhizat, onun kudreti ve
saltanatı ölçüsünde olmalıdır. Ve bugün bütün dünyada Âlemin Efendisi
(Melikşah) Allah saltanatını daim etsin-ninkinden daha büyük padişahlık yoktur;
hiç kimsenin saltanatı onun mülkünden daha büyük değildir. Allah’â hamdolsun, burada
alet, teçhizat, mürüvvet, fikir, büyüklük, memleket ve saltanat her ne lazımsa,
Allah’a hamdolsun, hepsi vardır.
21-
Etraftan gelen elçiler evin kapısına varmadıkça, kimseye haber vermiyorlar.
Geliş ve gidişlerinde hiç kimse onlara itina göstermiyor ve haber vermiyor.
Bunu ihmalimize ve işleri hor görmemize hamlederler. Serhad memurları
(Gumâştegân)na kim (huduttan9 girerse derhal atlı göndermelerini, bu gelenin
kim olduğunu, yanında kaç atlı ve kaç yaya bulunduğunu, âlât ve teçhizatının ne
ölçüde olduğunu, ne iş için geldiğini bildirmelerini, bir şehre kadar götürmek,
divana teslim etmek üzere onlarla birlikte itimat ettiği bir adamını
göndermelerini söylemelidirler. Buradan başka bir memur aynı şekilde onlarla
birlikte, başka bir şehir ve nahiyeye ve bu tarzda dergâha kadar gelebilir.
(Elçilerin) geçtikleri her yer, mamur olsun. Onlara her konakta misafirseverlik
(nüzl) göstermelerini, iyi tutmalarını, hoşnutsuzlukla göndermelerini memurlar (Gumâştegân)a,
âmillere ve İkta sahiplerine söylemelidirler. (Elçiler), döndükleri zaman da,
gelişleri sırasında olduğu gibi, hareket etsinler. Zira, iyi ve kötü onlara
yapılan her şey, onları göndermiş olan padişaha yapılıyormuş gibi olmalıdır.
Padişahlar birbirine daima büyük saygı göstermişlerdir ve elçileri aziz ve
muhterem tutmuşlardır. Eğer bir vakit padişahlar arasında bir gerginlik veya
bir düşmanlık olmuş da, elçiler zamanına göre gidip gelmişler, elçiliği
kendilerine emretmiş oldukları şekilde yerine getirmişlerse, asla kendilerini
incitmemişler (elçileri) iyi tutma âdetini azaltmamışlardır. Zira, Allah (c.c.)
Kur’an-ı Mecîd’inde “Elçiye düşen, doğru
haberi iletmekten başka bir şey değildir” (Nur sûresi, 24/54) manasında
emrettiği gibi, (başka türlüsü) beğenilir değildir. Bu hususta da güzel sözler
geçiyor. Padişahlara faydalı olanı zikredilecektir.
22-
Padişahın yüce alayı hareket edince, ineceği her merhalede ve konaklama yerinde
ot ve erzak hazır bulunmuyor ve birçok zahmet ve gayretle elde etmek gerekiyor
veya raiyyetden salma (kısmet) ile akmak icap ediyor. Bu caiz olmaz; padişahın
geçeceği bütün yollara, konaklama yeri köye ve çevresine- eğer burası İkta ise,
hass yapılmalıdır-, bir ribata ve ve bir köy olmayan her yere, -o köyün
yakınına onun hasat mahsullerini cem etmek için el konmalıdır. Böylece eğer
ihtiyaç duyulursa (oradan geçilirse) sarfederler. Eğer oraya gitmezlerse (yol
oradan geçmezse), (toplanan mahsulleri) satsınlar ve parasını hazineye
getirsinler. Böylece, reâyâ sıkıntıya düşmesin ve ot yüzünden işde bir aksaklık
meydana gelmesin.
23-
Orduya (ödenecek) para belli edilmelidir. İkta ehli olanlar (İktaları)
ellerinde müstakil ve mukarrer tutmalıdır. Gulâm olanların ve İkta ehli
olmayanların (alacakları) para (mal)nın ne kadar olduğu tayin edilmeli; zaman
gelince kendilerine vermeleri veya yılda iki defa onları huzuruna çağırarak
kendilerine vermeleri için (karşılığı olan) para (vech) hazırlanmalıdır.
Onların kalbinde muhabbet ve aheng (ittihad)in meydana gelmesi için, padişahın
aylık (müşahere)larını onlara kendi eliyle vermesi tercihe değer. Zira, kadim
padişahların düzen (tertip)i böyle idi: (Onlar) ikta vermezlersi, herkese
maaşları (mevâcib)ını kendi rütbeleri nisbetinde yılda 4 defa hazineden nakit
olarak verirlerdi ve onlar daima hazırlıklı ve zengin olurlardı; her iş için
derhal hazır bulunurlar ve işe doğru yönelirlerdi.
24-
Bütün ordu bir soydan olduğu zaman, bundan tehlike (hatar)ler doğar; çok
çalışmazlar. (Ordunun) her soydan olacak şekilde karışık bulunması (tahlit)
gereklidir. Dergâhta ikamet eden 2000 Deylem(li) ve Horasanlı lazımdır. Mevcut
olanları muhafaza etsinler, geri kalanını (ikibine) tamamlasınlar. Eğer
bunların bazıları Gürcü ve Fars Şebankârelerinden olursa, uygun olur. Zira, bu
soy hep iyi insanlar olurlar.
25-
Arap, Kürt, Deylemli, Rum emirlerine ve itaat altına girmeleri hususunda yeni
anlaşma yapanlara, herkesin bir oğlunu veya kardeşini dergâhta ikamet
ettirmeleri söylenmelidir. Öyle ki, (bunlar), 1.000 olmazlarsa, hiçbir zaman
500 kişiden az olmasınlar. Bir yıl geçince, onların yerine (başkasını)
göndersinler ve bunlar geri gitsinler. Yerine gönderilen, oraya (dergâha)
varmadıkça, onlar (eski rehineler) geri gitmesinler ki, hiç kimse padişaha
isyan edemesin.
26-
Her ne kadar sayıları çok olan Türkmenlerden üzüntü (melâl) husule gelmişse de,
onların devlet üzerinde çok hakları olmuştur. Zira, devletin başlangıcında
hizmetler etmişlerdir ve sıkıntılar çekmişlerdir. (Sonra), akraba
cümlesindedirler. (Bu sebeple), onların oğullarından 1.000 kişiye ekmek(nân)
yazılmalı, saray gulâmları tarzında onları tutmalıdır. Çünkü, daima hizmette
meşgul olunca, silah ve hizmet terbiyesi öğrenirler ve halk (merdum) ile
(birlikte) yerleşirler; gönül bağlarlar, tıpkı gulâmlar gibi hizmet ederler ve
onların tabiatlarında (Selçuklu hanedanına karşı) hasıl olan sabit fikir
(sevda) zail olur. İhtiyaç duyulduğu her zaman hizmete tayin edilen 5.000 ve
10.000 gulâmlar gibi teçhiz ve teşkil edilerek atlanırlar. Öyle ki, (onla), bu
devletten nasipsiz kalmazlar ve melik şöhrete nail olur; onlar da memnun
kalırlar. İnşaAllahu Teâlâ.
27-
Hizmette olan bendegân, ihtiyaç duyuldukça, (mesela) ok atma sırasında
toplanırlar; (bu vazifeyi yerine getirmek için) derhal dağılınca, vaktinde
(toplu olarak) geri gelirler. Kati emir (ferman) verildiği, nasıl davranılması
gerektiğini onlara söyledikleri zaman, (buna göre)hareket ederler ve bu külfete
de lüzum kalmaz. Her gün ab-dâr, silah-dâr, şarab-dâr, came-dâr ve benzerleri
gulâmlardan, hâciblik emirliğine ve emirliğe yükselmiş olan gulâmlardan kaçının
(padişahın huzuruna) hizmete gelecekleri (önceden) malum edilmelidir ki, her
gün bir çadır (visâk)dan bu sayıda (gulâm) nevbete gelsinler. (Padişahın) has
adamları (havâss) hakkında da aynı (muamele) yapılır. Böylece, yığılma (zahmet)
olmaz.
28-
İmdi, bu düzen (tertip) Sâmâniler zamanında yürürlükte idi. Tedricen, gulâmın
hizmeti, meharet ve liyakati nisbtinde derecesi artıyordu. Öyle ki, gulâmı
satın alırlardı; onu bir yıl yaya olarak alay (rikâb) da; Zendeneci kafan ve
hafif bir çizme ile hizmet ederdi. Bu gulâmın bu bir yıl içinde gizli veya açık
ata binmesine emir yoktu. (Bindiği) öğrenilirse kendisini iyice
cezalandırırlardı. (Gulâm) bir yıl çizme ile hizmet edince, visak-başı hacibe
söylerdi; hacib de padişaha bildirirdi. O zaman, ona ham deri kaplı eyerciği,
sade deri yuları olan küçük bir Türk atı verirlerdi; bir yıl at ve kamçı ile
hizmet edince, ikinci yıl ona, beline bağladığı bir kılıç (Karaçur) verirlerdi;
üçüncü yıl ise, atlanmak vaktinde bağladığı yay kab (kırbân)ı ve okluk (kiş)
verirlerdi; dördüncü yıl, daha iyi bir eyer, yıldız (kevkeb)lı bir gem, bir
kaftan, üstüne bir halka asmış oldğu bir çomaki, beşinci yıl, bir sâkî ve
beline bir kadeh asmış olan bir ab-dâr olurdu; altıncı yıl came-dârlık yapardı;
yedinci yıl, ona tek tepeli ve 16 kazıklı bir çadırcık (verirlerdi); 3 yeni
satın alınmış gulâmcığı, onun kıta (hayl) sı yaparlardı; kendisine de
visâk-başı lakabı verirlerdi. Gümüş (iplik) çekilmiş siyah külahcık ile gence
kaftanı giydirirlerdi; mevkiini, haşmetini, (atlı) maiyet (hayl)ini, rütbesini
artırırlardı ki, nihayet haylbaşı olurlardı. Sonra, böylece liyakatleri,
hünerleri, secaatleri bütün herkese mahum olurdu; elinden büyük işler gelirdi;
insan (merdum) tutucu ve hudavendigâr sevici idi. O vakit, 30, 35, ve 40 yaşına
varmadıkça, (kendisine) emirlik ve valilik (vilayet) (rütbesi) vermezler ve hiçbir
işe tayin etmezlerdi.
29-
Padişahın, huzuruna kabul etmesi (bâr dâdem)nin bir düzen içinde olması
gerekir: Önceki akraba (Hivîşâvendân) ondan sonra maiyet (haşem)’in ileri
gelenleri (ma’rûfan), ondan sonra da öteki insan tabakaları (ecnâs-i merdumân)
(huzura); girerler. Zira, hepsi (birden) bir yere girince, basit (vazî) (bir
insan) ile asıl (şerîf) arasında bir fark kalmaz.
30-
Neşe (nişât) ve eğlence (tarab) olan bir hafta içinde 1 gün veya 2 gün de umumi
kabul (bâr-ı âmm) (resmi) vermek lazımdır ki, (buna katılmak) her kime âdet
olmuş ise, gelsin; kimseyi geri çevirmesinler; onların (huzura) geliş günü
olduğu kendilerine bildirilsin. Has içki yeri (cây-i işret-i hâss) olan
günlerde onların yeri olmadığını o kavim bilsin; kendileri gelmesinler.
Böylece, birine (içeri) yol verip, birini de geri çevirmeye (geri döndürmeye)
hacet kalmasın. Has meclise (katılmaya) layık olan bu kavmi hem mazur görmeleri
gerekir; hem de onların (bu kavmin) kim oldukları malum olsun. Onlardan her
biri geldiği zaman, birden fazla gulâm ile gelmemeleir şart koşulsun. Herkesin
kendi sürehi ve sâkisini getirmesi caiz değildir; asla âdet olmamıştır ve çok
beğenilmemiş (bir davranış)tır. Çünkü, her devirde yiyecek, meze (nukl) ve
şarabı kendi evlerinden meliklerin meclisine getirmezler; aksine meliklerin ve
padişahın sarayından jkendi evlerine götürürlerdi. Çünkü, sultan cihanın aile
reisi (kedhudâ), cihandakiler (cihâniyân) de hep kendisinin çoluk çocuğu
(iyâl)dur. Kendisinin ailesi mensubu (iyal) ve ekmek yiyicisi (nân-hvâre) olan
o kimsenin evinden kendisinin (kedhudânın) meclisine şarap getirmesi icabetmez.
Zira, onun aile reisliği (kedhudâyi) bütün büyüklerden daha fazla, daha iyi,
daha güzel, daha temiz olmasını gerektirir. Eğer hâss şarabdâr, kötü şarap
verdiği için kendi şaraplarını getiriyorlarsa, “kendisine iyi şaraplar teslim
ediyorlar, niçin kötü(şarap) veriyor”, diye cezalandırılması gerekir ki, bu
mazeret (ortadan) kalksın ve herkesin padişahın meclisine şarap getirmesi
küstahlığı olmasın.
31-
Köleler (bendegân)in ve küçüklerin duruş düzeni açıklığa kavuşturulmalıdır. Her
birinin yeri belli olmalıdır. Zira, hükümdarlar (mülûk)in huzurunda ayakta
durmak ve oturmak da birdir. Ayakta durmada
(oturmakta olduğu gibi) aynı düzen (tertib)i muhafaza etmek lazımdır.
Silahdârlar, sakiler ve benzerleri gibi (padişahın) has adamlarından ve
tanınmış kimselerinden olanlar tahtın etrafında (çepçevre) (ayakta) dururlar.
Eğer bir kimse onlar arasında durmak isterse, dergâh hâcibi onu uzaklaştırır.
Bunun gibi, her grup (gürûh)un arasında bir yabancı veya ehil olmayanı
görürlerse ona bağırırlar ve oraya bırakmazlar. V’es-selâm.
32-
Askerlerin duydukları her ihtiyaç, hayl-başı (serhayl) ve üst kumandan
(mukaddem)ların dili ile olmalıdır. Öyle ki, eğer bir iyilikbuyrulmuş olursa,
onların eliyle olur. Bu sebeple, onlara saygı hasıl olur. Kendi dileklerini
kendileri söyleyip vasıtaya ihtiyaç kalmayınca, hayl-başı’ya saygı kalmaz.
Kıt’a(hayl)dan bir kimse kendi üst kumandan (mukaddem)ına dil uzatırsa, ona
(olan) saygıyı muhafaza etmezse ve haddini aşarsa, büyük küçükten farkedilsin
diye, onun cezalandırılması lazımdır.
33-
Bol (gerân) maaşlar (câmegî-hâ)ı olan tanınmışla (Mâruf)lara, teçhizat
(tecemmül), silah ve savaş aletini iyi hazırlamaları, yakışıklı (cumâl) ve
güzel yüzlü gulâmşar satın almaları söylenmelidir. Bu taifenin haşmet (şikûh)i,
ev teçhizinde, aletinde ve süs (ziynet)ünde değil bu şeylerdendir. Her kim, bu
hususta ileri olursa, padişaha daha yakın bulunur, (O’nun tarafından) daha
beğenilmemiş olur ve bütün adamlar ve ordu mensupların (leşgeri-yân)dan daa
haşmetli ve daha süslü (ârâste) olurlar.
34-
Yükselen ve büyük olan kimseler o zamanda ( o makama gelinceye kadar) bir (çok)
sıkıntı çekmiş olmalıdır(lar). Onlar bir yanlışlık (sehvî) ve hata yaptıkları
zaman, açıktan açığa azarlanırlarsa haysiyet kırıcılık hâsıl olur. Birçok
iltifat ve iyilik (bu kırgınlığı) tekrar yerine getiremez. Bir kimse bir hata
yapınca, derhal göz yumulması, gizlice onu çağırmaları, “şöyle şöyle yaptın,
biz kendi yükselttiğimizi alçaltmamak, kendi terfi ettirdiğimizi atmamak için
seni affettik. Bundan sonra kendine dikkat et” demeleri daya uygun olur. Artık
böyle cüretkârlık ve hata yapamazsa, ne âlâ. Eğer bundan başka türlü yaparsa, vekarından
kaybeder ve gözümüzden düşer. O zaman da bizim değil, onun bileceği iş olur.
Böylece bilinmiş ola.
35-
Has dergâh gece bekçileri (pâs-bânân)ne nöbetçiler (nevbetiyân)ine ve kapıcılar
(der-bânân)ına son derece dikkat etmek lazımdır. Bu kavme bakan kimselerin, bu
kavmi (şahsen) tanımaları, durumlarını gizli ve açık araştırmaları lazımdı.
Zira, onlar ekseriya sıkıntı içindedirler ve tamahkâr olurlar; para (zer) ile
çabucak yoldan çıkarlar ve aldatılırlar. Onların arasında bir yabancı (bîgân)
gördükleri zaman, onun durumunu araştırsınlar. Nevbete ve gözetmeye geldikleri
her gece, hepsini gözden geçirsinler. Gece ve gündüz bu işten gafil olmamak
lazımdır. Zira, büyük ve nazik bir meşguliyetdir ve bütün öteki işlere tercihi
vardır. Allah bilir.
36-
Padişahlar, daima iyi sofra kurmak zahmetine katlanmışlardır; öyle ki;
sabahleyin hizmete gelen kimseler, orada iyi bir şey(ler) yerler. Hâss (adamlar)ın
derhal bunu (böyle bir yemeğe) rağbeti yoksa ve vaktinde yerlerse, (buna) bir
itiraz yoktur. Ama, sabahleyin bu sofrayı kurmaktan başka çare yoktur.
37-
Hizmetkârlardan bir kimse takdir edilen bir hizmet yaptığı zaman, (onun) adında
takdir görmesi ve onun semeresinin kendisine ulaşması lazımdır. Zaruret ve hata
olmaksızın kusur işleyen kimseye kabahati (günahı) nispetinde bir ceza vermek
lazımdır ki, kölelerin hizmete rağbetleri artsın. (Böylece) kabahatlilerin de
korkuları artar; işler yolunda gider. Padişahlığın iyiliği bunadır.
38-
Eğer bir nahiyeden bir raiyyetden haraplık ve dağılma alameti verirlerse,
(bunları) belki de garez sahiplerinin yaptıkları şüphesi uyanırsa, (padişah)
kendi has adamları (havâss)ndan birini ansızın göndermelidir. O kimse nahiyede
bir ay dolaşmalı; mamurluk ve viranlık bakımından vilayet ve şehrin durumunu
öğrenmeli, İkta sahibi (muktâ)nin raiyyetin, âmilin durumunu sormalı; memurlar
(Gumâştegân)ın ne mazeret ve bahane gösterdikleri hususunda doğru haberi getirmelidir.
Cihanın mamur kalması, raiyyetin de fakir düşmemesi ve yurdundan olmaması
(avare) için padişaha bu farz lazımdır.
39-
İşlerde acele etmemelidir. Bir şey işittikleri veya bir şeyden şüphelendikleri
zaman, hakikatini anlayıncaya, yalanı doğrudan ayırıncaya kadar bu hususta
yavaşlık buyurmak lazımdır. Çünkü, acelecilik kudretlilerin işi değil,
zayıfların işidir. İki hasım karşı karşıya geldikleri ve birbirleriyle konuştukları
zaman, padişahın temayülünün hangi tarafta olduğu onlara malum olmamalıdır. Zira,
sonra o zaman olduğu onlara malum olmamalıdır. Zira, sonra o zaman hak sahibi
korkar ve söz söyleyemez. Batıl sahibi cesaret kazanır ve yalan söyler. Aziz ve
Celil olan Allah’ın fermanı şöyledir: “Eğer
bir kimse bir şey söylerse, tahkik edinceye kadar onu işitmeyiniz. Zira, bu
işte acele edenler, ondan sonra pişman olurlar, o zaman da fayda etmez.”
40-
Hares emirliği her devirde büyük makamlardan biri olmuştur. Zira, Emîr-i Hâcib
bir tarafa (bırakılacak olursa), dergâhda Emîr-i Hares’deb daha büyük, daha
haşmetli (makam sahibi) olmamıştır. Çünkü, onun meşguliyeti siyaset ile
ilgilidir. Herkes, padişahın hışmından ve cezalandırılmasından korkar. Padişah
bir kimseye kızdığı zaman, başını vurma, sopa (vurma) işini, zindana atma
(işini) ona emreder. İnsanlar, kendi vücutları ve canları için servet (mal) ve
nimet feda etmekten kaçınılmazlar.
41-
Her vakit semavi bir hadise vuku bulur; memlekete kötü göz değer. Devlet bir hanedandan
başka bir hanedana geçer veya fitne , terör, muhtelif kılıçlar, öldürme, yakma,
yağma, zulüm yüzünden (memleket) karışıklık içine düşer. Böyle fitne ve hiyle
günlerinde asiller (şerîfân) ezilirler; aşağılar (dûnân) kudretli olurlar. Her
kimin gücünü varsa, her istediğini yapar. Doğrular (muslihân)ın işi zayıflar,
kötü duruma düşürler; fesatçılar, zengin olurlar; önemsiz (kemter) bir kimse
emirliğe erişir, daha aşağı bir kimse amidliğe kavuşur. Asiller ve fazılar
mahrum kalırlar. Her soysuz (frûmâye), kendisine padişahın ve vezirin lakabını
vermekten çekinmez. Eğer kendisine on lakab verse(ler), (daha) ileri gider
(daha fazlasını ister). Kimse ehil olup olmadığını sormaz. Türkler, siviller
(hâcegân)in lakablarını verirler. Türk ve Tacik her iki grup da âlimlerin
imanların lakablarını alırlar. Padişahın ağzından fermanlar verirler. Şeriat
ise zayıflar. Raiyyet fermanlara itaat etmez olur. Ordu mensupları (leşkeriyân)
zalim olurlar. Halk (merdum) arasında farklılık (temyiz) kalkar, artık kimse
işlerin düzeltilmesine girişmez. Eğer bir Türk 10 Tacik’in kedhüdalığına sahip
olsa, müsaade edilir. Eğer bir Tacik, 10 Türk’ün kedhüdalığını ve emirliğimi
yapsa, ayıp saymaz. Memleketin bütün işleri prensip ve düzenini kaybeder.
Padişah, akın ve ceng ile meşgul olur; böyle şeylerle uğraşmaya veya bu
hususları düşünmeye fırsat bulamaz.
42-
Padişahlar uyanık, vezirler akıllı olmalıdır. Her devirde iki meşguliyeti bir
kişiye, bir meşguliyeti de iki kişiye asla buyurmazlardı; böylece işleri hep
parlak ve düzenli idi. Çünkü, iki meşguliyeti bir adama buyurdukları zaman bu
iki meşguliyetten biri daima bozuk ve kusurlu olur. Çünkü, eğer bir adam bu
meşguliyette gereğince gayret gösterirse, bakımını ciddi olarak ele alırsa,
öteki meşguliyette bozukluk ve kusur meydana gelir. Eğer öteki meşguliyette
gereğince gayret ve ihtimam gösterirse, bu defa bu meşguliyette mutlaka kusur
ve bozukluk meydana gelir. Baktığın zaman, iki meşguliyeti olan her kimsenin
daima meşguliyeti de bozukluk içinde olurlar. O başarısızdır ve sorumlu
bulunur. Amir daima üzülür. Keza, ne zaman ki, iki kişiye bir meşguliyet
buyururlar, bu ona, o da buna atar. (Bunun neticesi olarak) o iş daima
yapılmamış olur. Bu hususta atasözü yapmışlardır:
43-
Padişahın astları üst yapmaları lazımdır. Zira, bundan büyük zararlar doğar.
Padişah güçsüz ve haşmetsiz olur. Bilhassa, peçe taşıyan ve akılları mükemmel
olmayan kadınlar. Onların gayeleri, yerinde kalacak olan asil bir nedildir. Ne
kadar daha asil olurlarsa, o kadar daha layık, ne kadar namuslu (mestûrler) ve
dindar olurlarsa, o kadar övülmeye değer. Padişahın karıları ferman verici
oldukları takdirde, (onlar) hep garaz sahiplerinin duyurduklarını emrederler;
erkeklerin dışarıdaki ahvali kendi gözleriyle görmekte oldukları gibi,
göremezler; sonra kadın hâcib veya hizmetçi (Hâdim) gibi onların
yardımcılığında bulunanların söyledikleri gereğince ferman verirler. Bunun
neticesi olarak, onların fermanları, çoğunlukla hakikat hilafına olur. Bundan
ise, fesat doğar; padişahın haşmeti ziyan görür; halkı (merdum) sıkıntı içine
atarlar; mülk ve dinde karışıklık meydana gelir; insanların veya reâyânın malları
telef olur; devlet büyükleri incinmiş olurlar. Bütün devirlerde padişahın
karısının padişaha musallat olduğu her zaman, rüsvaylık, şer, fitne ve fesattan
başka hiçbir şey hasıl olmamıştır. Birçok noktaların aydınlanması için bu
husustan da biraz söz edelim.
44-
Padişahların her zaman, daima iki hazinesi olmuştur: Biri, asıl hazine; (öteki)
de sarfiyat hazinesi. Toplanan para (mal)nın çoğunu asıl hazineye; daha azını
da sarfiyat hazinesine götürürlerdi; bir zaruret olmadıkça, asıl hazineden sarf
buyurmazlardı; eğer bir şey alırlarsa, borç yolu ile alırlardı ve tekrar yerine
koyarlardı. (Bu düşünce hakim olmadığı zaman) (devletin) her ne geliri varsa,
(hepsi) sarfedilir. Eğer ansızın para (mal)ya ihtiyaç olursa, gönül meşguliyeti
doğardı; işlerde noksanlık ve gecikme olurdu. Vilayet (gelirlerin)den, hazine
için tahsis edilmiş olan her para (mal)yı asla değiştirmezler ve (başka yere)
havale etmezlerdi; böylece sarfiyat kendiusulünce karşılanırdı; hediyeler de,
(sılât) maaşlar (mersûmât) ve hilatlar (teşrifât) de noksanlık ve gecikme hiç
olmazdı. Hazineler daima doğlu olurdu. Padişahların işlerinin düzeni böyle
olur.
45-
Daima zulme uğrayanlardan birçok halk dergâhın önünde oturuyorlar; her ne kadar
dilekçelerine cevap alıyorlarsa da, yine de gitmiyorlar. Dergâha gelen ve bu
feryat ve karışıklığı gören her yabancı ve elçi, bu dergâhada halka büyük bir
zulüm yapılmakta olduğunu sanır. Bu kapıyı onlara kapamak lazımdır; öyle ki,
Reâyânın hazır bulundukları bir şehrin ve bir nahiyenin bütün dilek (hâcet)
lerini yapsınlar, yerine yazsınlar. Beş kişi (dilekleri) dergâhımıza getirsin;
sözlerini söylesin durumlarını açıklasın; cevabı işitsin ve (gerekli) emri
alsın; derhal dönsün ki, bu beyhude karışıklık ve asılsız feryat olmasın.
46-
Vilayetlerin gelir (mal) hesaplarını yazsınlar ve (gelir) yekûn (mecmû)u ve
sarfiyat (harç) belirsin. Bunun faydası şudur: Sarfiyat yapılırken kâfi
derecede dikkatle düşünülür. Ondan düşmeleri (gerekeni) ve vermemeleri uygun
olanını kaleme almazlar (iptal ederler). (Gelir) yekûnu üzerinde söylenecek
sözü olan bulunur ve bir tasarruf (tevfiri) teklif ederse, sözünü dinlesinler.
Söyledikleri bir gerçeği ifade ettiği zaman, o parayı talep etsinler. Böylece,
(mesele) karışıklık durumuna ve para kaybına bağlı ise, ortadan kalkar ve
bundan sonra ahvalden hiçbir şey gizli kalmaz.
[1] Siyasetname,
Nizamü’l-Mülk, (Haz: M. Altay Köymen).