بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Siyaset Ahlâkı / İSLAM AHLAKI ve ÖZELLİKLERİ / İslam Öncesi Dünyada Ahlak
İSLAM AHLAKI ve ÖZELLİKLERİ

İslam Öncesi Dünyada Ahlak

İSLÂM ÖNCESİ DÜNYADA AHLÂK

İslâm öncesi Arapları’nın ahlâk anlayışı hakkındaki en önemli kaynaklar

câhiliye şiiri, atasözleri (emsâl) ve hitâbet örnekleriyle Kur’ân, hadisler ve

ilk döneme ait diğer İslâmî belgeler; Roma, Bizans, İran gibi yabancı milletlere

ait kaynaklardır. Özellikle câhiliye şiiri, atasözleri ve

hitâbet örneklerinden edinilen bilgilere göre câhiliye edebiyatında ahlâk ve bu

kelimenin tekili olan hulk çok az kullanılmıştır. Kabileci Arap toplum

yapısında hayatta kalma mücadelesi aşiret insanının herhalde en temel

uğraşıydı; bu da büyük ölçüde kabilenin insan ve mal gücü yanında mânevî gücüne

ve saygınlığına bağlı bulunduğu için özellikle şeref, cesaret ve cömertlik

câhiliye ahlâkında bütün erdemlerin en üstünde yer alıyordu; be erdemler de

genellikle mürûe (mürüvvet) kavramıyla ifade ediliyordu.

Mürüvvet, geniş anlamıyla yiğitlik ve mertliğin en ileri düzeyi olarak

algılanıyordu. Kısaca ‘övülmeye değer her şey’ demek olan bu kavramın Roma’daki

‘summum bonum’(en yüksek hayır) deyiminin dengi olduğu düşünülebilir. Kuşkusuz

câhiliye Arapları, İbrâhimî geleneğe büyük saygı duyuyor ve hayatın diğer

alanlarında olduğu gibi ahlâk açısından da bu gelenekten bazı uygulamalar

taşıyordu. Bu durum dikkate alındığında onların anlayışındaki ‘mürüvvetin’,

başta hilm olmak üzere sabır, bağışlama, misafirperverlik, yoksullara yardım,

iyi komşuluk, zayıfları koruma gibi erdemleri kapsamasını; bu tür erdemleri

taşıyan kimsenin de kavminin en saygın kişisi olarak kabul edilmesini

yadırgamamak gerekir. Hatta İbn Manzûr’un kaydettiğine göre câhiliye Arapları

mürüvveti, ‘açıktan yapıldığında utanç duyulan bir işi gizli olarak da

yapmamak’ diye anlarlardı. Ancak diğer birçok kavramda olduğu gibi mürüvvette

de hayret verici bir anlam kayması veya sapması olmuş; bu kavram, ‘delilik diye

anlatılabilecek bir şeref hastalığı’ halini almıştı. Böylece mürüvvetin

içeriği, gerçek anlamda ahlâka büsbütün aykırı bir mâna kaymasına uğramakla

birlikte, yine de arap edebiyatında mürüvvetin kapsamına giren faziletlerle ilgili

pek çok hakîmâne sözler söylenmiştir. Meselâ dönemin ünlü hakîmlerinden Eksem

İbn Sayf, ‘Hilmin acısına sabretmek pişmanlık meyvesini toplamaktan daha

tatlıdır’ demiştir. Başka bir arap atasözüne göre ‘Hilmin şeref, sabır

zaferdir. Arabın ileri gelenlerinden birine, “İnsanların en erdemlisi

(ahlemü’n-nâs) kimdir?’ diye sorulduğunda ‘Cezalandırmaya gücü yettiği halde

bağışlayan, yardımını gördüğü kişiye daha güzeliyle karşılık veren, zafer

sarhoşluğuyla azgınlaşmayan insandır.’ demiştir.

Daha sonraki yüzyıllarda

da mürüvvet ve onun kapsamına giren

birçok fazilet, arap-islâm kültüründe geniş ölçüde muhteva değişikliği

geçirmekle birlikte ahlâkî değerini korumaya devam etti.

Câhiliye dönemi ahlâk zihniyetini içeren literatürde, mürüvvet gibi hayır, mâ’rûf,

hak, şecaat, kerem, sehâ, cûd, vefâ.vb. ahlâkî muhteva taşıyan kavramlar

yanında bunların zıtlarının kullanımı da oldukça yaygındı. Ancak bütün bu

kavramlar ve terimler, yüksek ve evrensel bir ahlâk anlayışını ifade etmekten

geniş ölçüde uzak olup dünyevî ve kabileci bir karakter taşımaktaydı.

Kişi ve kabile şerefi, dönemin ahlâk zihniyetini belirleyen etkenlerden

biriydi. Bir kısmında yukarıda işaret ettiğimiz erdemlerin temel amacı da kişi

ve kabile şerefini arttırmak, insanların hayranlık ve saygısını kazanmaktı.

Doğrusu bu dönemde iyilik için iyilik değil, onur kazanmak için iyilik anlayışı

hâkimdi. Bu yüzden, çoğunlukla fahr ve tefâhur kelimeleriyle ifade edilen

kibir, gurur, soyluluk ve üstünlük yarışı, Kur’ân-ı Kerîm’de de eleştirici bir

sûrede (Tekâsür sûresi) bildirildiği gibi onlara zaman zaman kabilelere gidip

mezar taşlarıyla övünmek gibi saçmalıklar bile yaptırırdı. Edebiyatın başlıca

temalarından birinin “medih” ve “zem” olması da o dönem ahlâkının egoist

karakterini yansıtması bakımından büyük önem taşır. Câhiliye ahlâkının, en

geniş sınırı kabileyi aşmayan bu egoist karakterini göstermesi bakımından çok

önemli olan diğer bir kavram da asabiyettir.

Asabiyet, kısaca kabile üyeleri arasında kayıtsız şartsız dayanışma

yasasını ifade etmekte, ve araplar’ın hayatına yön veren, ahlâkî zihniyet ve

değerlerine hâkim olan câhiliye ruhunu yansıtmaktaydı. Asabiyet, esas

itibariyle soy (neseb) birliğinden kaynaklandığı için, aynı soydan olanlar

arasında organik yakınlık arttıkça asabiyet de güçlenirdi. Bu yüzden câhiliye

asabiyeti, modern sosyolojinin temel kavramlarından olan ırk birliğini aşarak

vatan, tarih, gelenek vb ortak maddî ve mânevî değerlere dayanan kültür

birliğini ifade etmediği gibi, yalnız ırk birliğine dayanan “kavmiyet”i bile kapsamaktan

uzak olup sadece kabile ruhu ve dayanışmasını içermekteydi. Düzenli bir hukukî

birliğin ve siyasi yapının bulunmadığı bu dönemde, kişiyi ve kabileyi

saldırılara karşı korumaya, saldırılardan doğan zararların karşılanmasını

sağlamaya sevk eden en önemli ve etkili güç ‘asabiyet kanunu’ idi. Asabiyetin,

siyasî ve hukukî alandaki boşluğu doldurmak, mal, can ve ırz güvenliğini

sağlamak gibi konularda olumlu katkıları da bulunmakla birlikte, hiç kuşkusuz

ki, başka aile, aşiret ve kabilelerin hak ve menfaatlerine saldırmak gibi

olumsuz sonuçları baskın çıkmaktaydı.

Dine fazla bir ilgi duymayan o dönemin hayat anlayışı, inanç ve düşüncesi

hakkında en temel kaynak olan şiirde dine ve dinî konulara meselâ kadın, aşk ve

şarap hafif mevzularla medih (övgü), zem (eleştirme) ve tefâhur (övünme) gibi

egoist ve duygusal konulardan daha az yer ver veren câhiliye Araplarında yine

de bir Allah (c.c.) inancı vardı. Bununla birlikte koyu putperestlik onların

Allah’a göstermeleri beklenen saygı ve ilgilerini öldürmüş olup bu durum, dinin

insanlarda bıraktığı derunî ve ahlâkî tesirden câhiliye Araplarını önemli

ölçüde yoksun bırakmıştı.

Özellikle yaygın bir ahiret inancının bulunmayışı da onları dinî

sorumluluktan ve ahiret kuruluşu için çaba gösterme düşüncesinden uzaklaştırmıştı.

Nitekim ünlü câhiliye şairi Tarafe Muallakasın’da, ebedîlikten söz

edilemeyeceğine göre insan için yapılacak en iyi şeyin, bütün varlığıyla

hayatın zevklerini yaşamak olduğunu belirtirken, döneminin bu hedonist ahlâknı

dile getiriyordu. Kuşkusuz bu dönemde az çok helal-haram anlayışı vardı, fakat

bu anlayışı sadece örfler belirlemekteydi. Örfler ise kabilelere göre

değiştiğinden toplayıcı ve kuşatıcı olmaktan uzaktı. Hak ve adalet kuvvete göre

değişiyordu. Bu anlayışın bir sonucu olarak kuvvetten yoksun olan çocuklar,

kadınlar, akıl hastaları ve savaşma gücü olmayanlar mirastan pay alamazlardı.

(1)

Câhiliye arabı güçlü bir hürriyet duygusu taşımaktaydı. Bazı

araştırmacılar, câhiliye döneminde kabileyi aşan siyasi birlikler

kurulamayışını onlardaki bu hürriyet ruhuna bağlamışlardır. Cevâd Ali’nin

tespitine göre Heredot ve daha başka Yunan ve Romalı yazarlar, Asya’da hiçbir

zaman İran hâkimiyetine girmemiş tek komşu milletin Araplar olmasını, onların

hürriyetlerine düşkünlükleriyle açıklamışlardır. Ancak onlardaki bu hürriyet

bencil ve ilkel bir hürriyet idi. İlkel hürriyetin en temel niteliği ise

otorite tanımamaktır. Nitekim câhiliye Arapları böyle bir otorite düzenini her

zaman reddetmişlerdir.

Sonuç olarak câhiliye döneminin bütün ahlâki erdemlerinin arkasında kişinin

veya kabilenin gururu (fahr), şeref (mecd) ve öfke (gazab), hamiyyet

duygularını tatmin etme; asalet, cömertlik ve yiğitlik şöhret kazanma, saygı

görme, başka kabileler karşısında hem korku hem de hayranlık duygusu uyandırma

arzusu yatmaktaydı. Esasen bu dönemin, fert ve kabile gururu, kibir ve

serkeşlik nitelikleri dolayısıyla “câhiliye” diye anıldığı, başka bir çok delil

yanında, Amr. B.Külsûm’un Muallaka’sından da açık anlaşılmaktadır.

-------------------------------------------------------------

(1) İslâm Düşüncesinde Ahlâk, Mustafa

Çağrıcı.