الأخلاق في العالم قبل الإسلام
İSLÂM ÖNCESİ DÜNYADA AHLÂK
İslâm öncesi Arapları’nın ahlâk anlayışı hakkındaki en önemli kaynaklar
câhiliye şiiri, atasözleri (emsâl) ve hitâbet örnekleriyle Kur’ân, hadisler ve
ilk döneme ait diğer İslâmî belgeler; Roma, Bizans, İran gibi yabancı milletlere
ait kaynaklardır. Özellikle câhiliye şiiri, atasözleri ve
hitâbet örneklerinden edinilen bilgilere göre câhiliye edebiyatında ahlâk ve bu
kelimenin tekili olan hulk çok az kullanılmıştır. Kabileci Arap toplum
yapısında hayatta kalma mücadelesi aşiret insanının herhalde en temel
uğraşıydı; bu da büyük ölçüde kabilenin insan ve mal gücü yanında mânevî gücüne
ve saygınlığına bağlı bulunduğu için özellikle şeref, cesaret ve cömertlik
câhiliye ahlâkında bütün erdemlerin en üstünde yer alıyordu; be erdemler de
genellikle mürûe (mürüvvet) kavramıyla ifade ediliyordu.
Mürüvvet, geniş anlamıyla yiğitlik ve mertliğin en ileri düzeyi olarak
algılanıyordu. Kısaca ‘övülmeye değer her şey’ demek olan bu kavramın Roma’daki
‘summum bonum’(en yüksek hayır) deyiminin dengi olduğu düşünülebilir. Kuşkusuz
câhiliye Arapları, İbrâhimî geleneğe büyük saygı duyuyor ve hayatın diğer
alanlarında olduğu gibi ahlâk açısından da bu gelenekten bazı uygulamalar
taşıyordu. Bu durum dikkate alındığında onların anlayışındaki ‘mürüvvetin’,
başta hilm olmak üzere sabır, bağışlama, misafirperverlik, yoksullara yardım,
iyi komşuluk, zayıfları koruma gibi erdemleri kapsamasını; bu tür erdemleri
taşıyan kimsenin de kavminin en saygın kişisi olarak kabul edilmesini
yadırgamamak gerekir. Hatta İbn Manzûr’un kaydettiğine göre câhiliye Arapları
mürüvveti, ‘açıktan yapıldığında utanç duyulan bir işi gizli olarak da
yapmamak’ diye anlarlardı. Ancak diğer birçok kavramda olduğu gibi mürüvvette
de hayret verici bir anlam kayması veya sapması olmuş; bu kavram, ‘delilik diye
anlatılabilecek bir şeref hastalığı’ halini almıştı. Böylece mürüvvetin
içeriği, gerçek anlamda ahlâka büsbütün aykırı bir mâna kaymasına uğramakla
birlikte, yine de arap edebiyatında mürüvvetin kapsamına giren faziletlerle ilgili
pek çok hakîmâne sözler söylenmiştir. Meselâ dönemin ünlü hakîmlerinden Eksem
İbn Sayf, ‘Hilmin acısına sabretmek pişmanlık meyvesini toplamaktan daha
tatlıdır’ demiştir. Başka bir arap atasözüne göre ‘Hilmin şeref, sabır
zaferdir. Arabın ileri gelenlerinden birine, “İnsanların en erdemlisi
(ahlemü’n-nâs) kimdir?’ diye sorulduğunda ‘Cezalandırmaya gücü yettiği halde
bağışlayan, yardımını gördüğü kişiye daha güzeliyle karşılık veren, zafer
sarhoşluğuyla azgınlaşmayan insandır.’ demiştir.
Daha sonraki yüzyıllarda
da mürüvvet ve onun kapsamına giren
birçok fazilet, arap-islâm kültüründe geniş ölçüde muhteva değişikliği
geçirmekle birlikte ahlâkî değerini korumaya devam etti.
Câhiliye dönemi ahlâk zihniyetini içeren literatürde, mürüvvet gibi hayır, mâ’rûf,
hak, şecaat, kerem, sehâ, cûd, vefâ.vb. ahlâkî muhteva taşıyan kavramlar
yanında bunların zıtlarının kullanımı da oldukça yaygındı. Ancak bütün bu
kavramlar ve terimler, yüksek ve evrensel bir ahlâk anlayışını ifade etmekten
geniş ölçüde uzak olup dünyevî ve kabileci bir karakter taşımaktaydı.
Kişi ve kabile şerefi, dönemin ahlâk zihniyetini belirleyen etkenlerden
biriydi. Bir kısmında yukarıda işaret ettiğimiz erdemlerin temel amacı da kişi
ve kabile şerefini arttırmak, insanların hayranlık ve saygısını kazanmaktı.
Doğrusu bu dönemde iyilik için iyilik değil, onur kazanmak için iyilik anlayışı
hâkimdi. Bu yüzden, çoğunlukla fahr ve tefâhur kelimeleriyle ifade edilen
kibir, gurur, soyluluk ve üstünlük yarışı, Kur’ân-ı Kerîm’de de eleştirici bir
sûrede (Tekâsür sûresi) bildirildiği gibi onlara zaman zaman kabilelere gidip
mezar taşlarıyla övünmek gibi saçmalıklar bile yaptırırdı. Edebiyatın başlıca
temalarından birinin “medih” ve “zem” olması da o dönem ahlâkının egoist
karakterini yansıtması bakımından büyük önem taşır. Câhiliye ahlâkının, en
geniş sınırı kabileyi aşmayan bu egoist karakterini göstermesi bakımından çok
önemli olan diğer bir kavram da asabiyettir.
Asabiyet, kısaca kabile üyeleri arasında kayıtsız şartsız dayanışma
yasasını ifade etmekte, ve araplar’ın hayatına yön veren, ahlâkî zihniyet ve
değerlerine hâkim olan câhiliye ruhunu yansıtmaktaydı. Asabiyet, esas
itibariyle soy (neseb) birliğinden kaynaklandığı için, aynı soydan olanlar
arasında organik yakınlık arttıkça asabiyet de güçlenirdi. Bu yüzden câhiliye
asabiyeti, modern sosyolojinin temel kavramlarından olan ırk birliğini aşarak
vatan, tarih, gelenek vb ortak maddî ve mânevî değerlere dayanan kültür
birliğini ifade etmediği gibi, yalnız ırk birliğine dayanan “kavmiyet”i bile kapsamaktan
uzak olup sadece kabile ruhu ve dayanışmasını içermekteydi. Düzenli bir hukukî
birliğin ve siyasi yapının bulunmadığı bu dönemde, kişiyi ve kabileyi
saldırılara karşı korumaya, saldırılardan doğan zararların karşılanmasını
sağlamaya sevk eden en önemli ve etkili güç ‘asabiyet kanunu’ idi. Asabiyetin,
siyasî ve hukukî alandaki boşluğu doldurmak, mal, can ve ırz güvenliğini
sağlamak gibi konularda olumlu katkıları da bulunmakla birlikte, hiç kuşkusuz
ki, başka aile, aşiret ve kabilelerin hak ve menfaatlerine saldırmak gibi
olumsuz sonuçları baskın çıkmaktaydı.
Dine fazla bir ilgi duymayan o dönemin hayat anlayışı, inanç ve düşüncesi
hakkında en temel kaynak olan şiirde dine ve dinî konulara meselâ kadın, aşk ve
şarap hafif mevzularla medih (övgü), zem (eleştirme) ve tefâhur (övünme) gibi
egoist ve duygusal konulardan daha az yer ver veren câhiliye Araplarında yine
de bir Allah (c.c.) inancı vardı. Bununla birlikte koyu putperestlik onların
Allah’a göstermeleri beklenen saygı ve ilgilerini öldürmüş olup bu durum, dinin
insanlarda bıraktığı derunî ve ahlâkî tesirden câhiliye Araplarını önemli
ölçüde yoksun bırakmıştı.
Özellikle yaygın bir ahiret inancının bulunmayışı da onları dinî
sorumluluktan ve ahiret kuruluşu için çaba gösterme düşüncesinden uzaklaştırmıştı.
Nitekim ünlü câhiliye şairi Tarafe Muallakasın’da, ebedîlikten söz
edilemeyeceğine göre insan için yapılacak en iyi şeyin, bütün varlığıyla
hayatın zevklerini yaşamak olduğunu belirtirken, döneminin bu hedonist ahlâknı
dile getiriyordu. Kuşkusuz bu dönemde az çok helal-haram anlayışı vardı, fakat
bu anlayışı sadece örfler belirlemekteydi. Örfler ise kabilelere göre
değiştiğinden toplayıcı ve kuşatıcı olmaktan uzaktı. Hak ve adalet kuvvete göre
değişiyordu. Bu anlayışın bir sonucu olarak kuvvetten yoksun olan çocuklar,
kadınlar, akıl hastaları ve savaşma gücü olmayanlar mirastan pay alamazlardı.
(1)
Câhiliye arabı güçlü bir hürriyet duygusu taşımaktaydı. Bazı
araştırmacılar, câhiliye döneminde kabileyi aşan siyasi birlikler
kurulamayışını onlardaki bu hürriyet ruhuna bağlamışlardır. Cevâd Ali’nin
tespitine göre Heredot ve daha başka Yunan ve Romalı yazarlar, Asya’da hiçbir
zaman İran hâkimiyetine girmemiş tek komşu milletin Araplar olmasını, onların
hürriyetlerine düşkünlükleriyle açıklamışlardır. Ancak onlardaki bu hürriyet
bencil ve ilkel bir hürriyet idi. İlkel hürriyetin en temel niteliği ise
otorite tanımamaktır. Nitekim câhiliye Arapları böyle bir otorite düzenini her
zaman reddetmişlerdir.
Sonuç olarak câhiliye döneminin bütün ahlâki erdemlerinin arkasında kişinin
veya kabilenin gururu (fahr), şeref (mecd) ve öfke (gazab), hamiyyet
duygularını tatmin etme; asalet, cömertlik ve yiğitlik şöhret kazanma, saygı
görme, başka kabileler karşısında hem korku hem de hayranlık duygusu uyandırma
arzusu yatmaktaydı. Esasen bu dönemin, fert ve kabile gururu, kibir ve
serkeşlik nitelikleri dolayısıyla “câhiliye” diye anıldığı, başka bir çok delil
yanında, Amr. B.Külsûm’un Muallaka’sından da açık anlaşılmaktadır.
-------------------------------------------------------------
(1) İslâm Düşüncesinde Ahlâk, Mustafa
Çağrıcı.