بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Cihad ve Savaş Ahlâkı / İslâm Hukukunda Ülke Kavramı / Darul Harbin Darul İslama Dönüşmesi
İslâm Hukukunda Ülke Kavramı

Darul Harbin Darul İslama Dönüşmesi

DARU’L-HARBİN DARU’L-İSLÂM’A DÖNÜŞMESİ

Daru’l-harp, halkının Müslüman olması veya ülkenin Müslümanlar tarafından fethinden sonra orada İslâm hükümle­rinin uygulanmasıyla daru’l-İslâm haline gelir. Bu konuda İslâm hukukçuları görüş birliği içindedir. Ancak bir ülke sadece fethedilmekle değil o ülkenin yurt edinilmesine karar verilip hukuk düzeninin uygulanmasıyla daru’l-İslâm’a dönüşür. Daru’l-İslâm’ın daru’l-harbe dönüşme­si konusunda ise İslâm hukukçuları fark­lı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunun gibi İslâm devletinin kendisiyle savaş halinde bulunduğu ülke an­lamında daru’l-harb’in tanımı da İslâm hu­kukçularının cihadın meşruiyeti konu­sundaki görüşlerine bağlı olarak farklılık arz eder. Hâkim düşünceye göre ciha­dın meşruiyet sebebi Müslüman olma­yanların Müslümanlara savaş açmaları olduğundan daru’l-harp de ‘Müslümanlara karşı düşmanlık ve tecavüzü sebebiyle daru’l-İslâm’la barış hali bozulan ülke’ şeklinde tarif edilebilir.

Fıkıh âlimlerimiz, ülke ayrılığının hüküm­lere tesiri ve buna bağlı olarak dâru’l-harpte bazı hükümlerin değişip değişmeyeceği konusunda farklı görüşler ile­ri sürmüşlerdir. Hanefilere göre Müslümanların daru’l-harpte işledikleri suçlara ceza hukuku hükümleri uygulanmaz. Di­ğer üç mezhebe göre ise bu konuda daru’l-İslâm’la daru’l-harp arasında fark yok­tur. Ancak Hanefî mezhebine göre cezanın uygulan­maması, suç teşkil eden fiilin mubah olduğu anlamına gelmez. Adam öldürme, hırsızlık, zina ve içki içmek gibi fiiller her yerde haram olmakla birlikte devletin hâkimiyet sınırları dışında işlendiğinde toplum düzenini sağlamak amacıyla konulmuş olan dünyevî ceza uygulanmaz. Bu durumda cezayı uygulama imkânı fiilen bulunmadığından işlenen suça ceza takdir etmenin anlam ve faydası da yoktur. Ebu Hanîfe (r.a.) ve talebesi İmam Muhammed’e göre, daru’l-İslâm’da yapıldığında faiz sayılan muamelelerle dinen alım satımı yasaklanan maddelerin konu edildiği alış-verişler daru’l-harpte Müslüman’la bu ülkenin vatandaşı gayr-i Müslim (harbî) arasında yapıldığında caizdir. An­cak faiz sayılan fazlalığı Müslüman’ın al­ması ve söz konusu maddeyi Müslüma­n’ın satmış olması şarttır. İslâm devleti­nin vatandaşı olan gayr-i Müslim (zimmî) ve daru’l-harpte Müslüman olmuş kimse de harbî ile bu muameleleri yapabilir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde görülen bazı uygulamaların delil olarak ileri sü­rülmesi yanında harbînin malının temel­de mubah sayılması ve akid yoluyla rızası sağlanarak mubah bir malın mülkiyete geçirilmesi asıl gerekçe olarak kabul edil­miştir. Harbînin malının mubah olmasına karşılık Müslüman veya zimmînin ma­lının masum (hukukî koruma altında) ol­ması sebebiyle söz konusu muameleler, fazlalığı ancak bunların alması halinde caiz görülmüştür. Nitekim harbî de daru’l-İslâm’a emanla girdiğinde malı huku­ken masum olacağından kendisiyle böy­le bir muamelede bulunmak meşru de­ğildir. Diğer üç mezhep âlimleriyle Ha­nefî mezhebinden Ebu Yusuf’a göre ise anılan bütün muameleler daru’l-İslâm’da olduğu gibi daru’l-harpte de haramdır. Bu görüşü savunanlar, faiz yasağı ile ilgili âyet ve hadislerin mutlak ifadelerini esas almakta, ülke ayrılığının bu konuda bir tesirinin bulunmadığını ileri sürmektedirler.

Mükellefin dinî ve hukukî hükümler konusundaki bilgisizliğinin (cehl) sorumluluk açısından özür sayılmayacağı ge­nel kural olmakla birlikte daru’l-harpte İslâmiyet’i kabul edip de henüz daru’l-İslâm’a hicret etmemiş kimse, dinî emir ve yasaklara uyma sorumluluğu açısından mazur sayılmıştır. Âlimlerin çoğunluğu, bu konudaki bilgisizliğin sorumluluğu tamamen kaldırdığını söylerken bazı âlim­ler sorumluluğun tamamen kalkmaya­cağını, böyle bir kimsenin namaz, oruç, zekât gibi vecibeleri zamanında yerine getirmeme hususunda mazur olsa bi­le hükmü öğrendiğinde bunları kaza et­mesinin gerekli olduğunu ileri sürmüş­lerdir. [7]

[7] TDV İslâm Ansiklopedisi.