The Abode of War Turning into the Abode of Islam
DARU’L-HARBİN DARU’L-İSLÂM’A DÖNÜŞMESİ
Daru’l-harp, halkının Müslüman olması veya ülkenin Müslümanlar tarafından fethinden sonra orada İslâm hükümlerinin uygulanmasıyla daru’l-İslâm haline gelir. Bu konuda İslâm hukukçuları görüş birliği içindedir. Ancak bir ülke sadece fethedilmekle değil o ülkenin yurt edinilmesine karar verilip hukuk düzeninin uygulanmasıyla daru’l-İslâm’a dönüşür. Daru’l-İslâm’ın daru’l-harbe dönüşmesi konusunda ise İslâm hukukçuları farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunun gibi İslâm devletinin kendisiyle savaş halinde bulunduğu ülke anlamında daru’l-harb’in tanımı da İslâm hukukçularının cihadın meşruiyeti konusundaki görüşlerine bağlı olarak farklılık arz eder. Hâkim düşünceye göre cihadın meşruiyet sebebi Müslüman olmayanların Müslümanlara savaş açmaları olduğundan daru’l-harp de ‘Müslümanlara karşı düşmanlık ve tecavüzü sebebiyle daru’l-İslâm’la barış hali bozulan ülke’ şeklinde tarif edilebilir.
Fıkıh âlimlerimiz, ülke ayrılığının hükümlere tesiri ve buna bağlı olarak dâru’l-harpte bazı hükümlerin değişip değişmeyeceği konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefilere göre Müslümanların daru’l-harpte işledikleri suçlara ceza hukuku hükümleri uygulanmaz. Diğer üç mezhebe göre ise bu konuda daru’l-İslâm’la daru’l-harp arasında fark yoktur. Ancak Hanefî mezhebine göre cezanın uygulanmaması, suç teşkil eden fiilin mubah olduğu anlamına gelmez. Adam öldürme, hırsızlık, zina ve içki içmek gibi fiiller her yerde haram olmakla birlikte devletin hâkimiyet sınırları dışında işlendiğinde toplum düzenini sağlamak amacıyla konulmuş olan dünyevî ceza uygulanmaz. Bu durumda cezayı uygulama imkânı fiilen bulunmadığından işlenen suça ceza takdir etmenin anlam ve faydası da yoktur. Ebu Hanîfe (r.a.) ve talebesi İmam Muhammed’e göre, daru’l-İslâm’da yapıldığında faiz sayılan muamelelerle dinen alım satımı yasaklanan maddelerin konu edildiği alış-verişler daru’l-harpte Müslüman’la bu ülkenin vatandaşı gayr-i Müslim (harbî) arasında yapıldığında caizdir. Ancak faiz sayılan fazlalığı Müslüman’ın alması ve söz konusu maddeyi Müslüman’ın satmış olması şarttır. İslâm devletinin vatandaşı olan gayr-i Müslim (zimmî) ve daru’l-harpte Müslüman olmuş kimse de harbî ile bu muameleleri yapabilir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde görülen bazı uygulamaların delil olarak ileri sürülmesi yanında harbînin malının temelde mubah sayılması ve akid yoluyla rızası sağlanarak mubah bir malın mülkiyete geçirilmesi asıl gerekçe olarak kabul edilmiştir. Harbînin malının mubah olmasına karşılık Müslüman veya zimmînin malının masum (hukukî koruma altında) olması sebebiyle söz konusu muameleler, fazlalığı ancak bunların alması halinde caiz görülmüştür. Nitekim harbî de daru’l-İslâm’a emanla girdiğinde malı hukuken masum olacağından kendisiyle böyle bir muamelede bulunmak meşru değildir. Diğer üç mezhep âlimleriyle Hanefî mezhebinden Ebu Yusuf’a göre ise anılan bütün muameleler daru’l-İslâm’da olduğu gibi daru’l-harpte de haramdır. Bu görüşü savunanlar, faiz yasağı ile ilgili âyet ve hadislerin mutlak ifadelerini esas almakta, ülke ayrılığının bu konuda bir tesirinin bulunmadığını ileri sürmektedirler.
Mükellefin dinî ve hukukî hükümler konusundaki bilgisizliğinin (cehl) sorumluluk açısından özür sayılmayacağı genel kural olmakla birlikte daru’l-harpte İslâmiyet’i kabul edip de henüz daru’l-İslâm’a hicret etmemiş kimse, dinî emir ve yasaklara uyma sorumluluğu açısından mazur sayılmıştır. Âlimlerin çoğunluğu, bu konudaki bilgisizliğin sorumluluğu tamamen kaldırdığını söylerken bazı âlimler sorumluluğun tamamen kalkmayacağını, böyle bir kimsenin namaz, oruç, zekât gibi vecibeleri zamanında yerine getirmeme hususunda mazur olsa bile hükmü öğrendiğinde bunları kaza etmesinin gerekli olduğunu ileri sürmüşlerdir. [7]
[7] TDV İslâm Ansiklopedisi.