Cevr
‘Cevr’,
zulüm ve sitemin eş anlamlısıdır. Bir şeyi yaratılış itibariyle konulduğu şeyin
dışında kullanmaya da denir. Cevr ve zulmü alışkanlık haline getirenler güç
durumlara düştükleri zaman kimseden merhamet ve Allah Teâlâ’dan da dertlerine
deva umamazlar. Zulme uğramışların gözlerinden akan kanlı yaşlar boşa gitmez.
Şüphe yok ki, her damlası zalime bir azap denizi olur. (Bu konuda ‘zulüm’
kelimesine de bakınız)
Yunus Emre, insanın dünyada baki kalmayacağını, bir
gün mizanda hesaba çekileceğini, bu yüzden cevr-ü cefayı, zulmü bırakarak
gülmemesini, aksine günahları, hataları için ağlamasını istemektedir:
Bu fenada bir garipsin
Gülme gülme ağla gönül.
Derdin dahi çoktur senin
Gülme gülme ağla gönül.
İşin gücün
cevr-u cefa
Bu dünya kime kıldı vefa
Hani Muhammed Mustafa
Gülme gülme ağla gönül.
Bu kelime
daha çok zalim sultanların kendi
halklarına veya başka halklara uyguladığı zulmü ifade etmektedir Bu hususta
ifade edilen hadis-i şerif şu şekildedir: “Din nasihattir” buyurdu. Biz
kendisine: Kimin için nasihattir? dedik. Peygamber Efendimiz: “Allah, Kitabı, Resûlü, müminlerin
yöneticileri ve tüm Müslümanlar için nasihattir” buyurdu. [1]
Müslümanları yönetenler, onların
işlerinin başına geçenler, Müslümanlardan olmalıdır. Çünkü Müslümanların
kendilerini yönetenlere itaat etmeleri bir farîza, bir vecîbe, bir
zorunluluktur. Müslüman olmayanlara nasıl itaat edilebilir? Allah Teâlâ şöyle
emreder: “Ey iman edenler, Allah’a itaat
edin, Resûle itaat edin ve sizden olan buyruk sahibi yöneticilere itaat edin”
[2]
Bizlerin yöneticilere nasihatimiz,
onlara karşı vazifemiz, kendilerinin iyi ve dürüst olmalarını, doğru yolu
bulmalarını, adaletli davranmalarını istemektir. Onlara karşı saygımız ve sevgimiz,
şahıslarını tanımamıza veya birtakım özel işlerimizi onlar vasıtasıyla
gerçekleştirmemize bağlı olamaz. Böyle bir saygı ve sevgi dinimiz nazarında
makbul de sayılmaz.
Yöneticilerin âdil idareleri altında
bütün İslam ümmetinin birliğini ister, bunun için gayret ederiz. İslâm
ümmetinin parçalanmışlığı yüreğimizi yaralar; insanların zâlim yöneticilerin
zulmü altında inlemesi, içimizi parçalar. Bu sebeple “yeryüzünü, Allah’ın hâlis
kulları, gerçek müminler idare etmelidir” deriz ve bunun tahakkuku için var
gücümüzle çalışmamız gerektiğine inanırız.
Dinin idareciler için nasihat oluşu,
şu prensipleri de içine alır:
1. Hak üzere oldukları sürece onlara
yardımcı olmak, haktan ayrılmamaları yönünde onları uyarmak, yaptıkları
yanlışları hatırlatmak, bunları yaparken kendilerine karşı yumuşak ve nezâket
kâideleri içinde davranmak, yöneticilerine nasihatkâr olmayan, zâlime ‘sen
zâlimsin’ demeyen, nasihatçilerinin ağzı kilitlenmiş, hak söze karşı da
kulakları tıkanmış olan bir ümmette hayır olmayacağını bilmek.
2. Emir olan kişinin arkasında namaz
kılmak, ona toplamakla yükümlü olduğu zekâtı vermek, onunla birlikte cihada
gitmek, kendisine hayır dua etmek, yalancı övgülerle onu aldatmamak.
3. İşaret ettiğimiz bu noktalar,
dinin imamlar yani yöneticiler için nasihat oluşunun neler ihtiva ettiğini
ortaya koyar. Bunların izahı ve uygulama safhası ile ilgili açıklamaların yeri
burası değildir. İslâmî ilimlerin her birinde, ilgili oldukları bölümlerde
konuya gereken önem ve hassasiyet gösterilir. Ancak doğrudan doğruya devlet
yönetimiyle ilgili eserler de telif edilmiştir. Belli başlı bilgileri bu çeşit
eserlerde bir arada ve topluca bulabiliriz.
Âlimler, mürşidler ve muslihleri de
toplumun önderi ve yöneticileri olarak kabul edenler bulunduğunu söylemiştik.
Buna göre, Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünnetinin anlaşılıp hayata
geçirilmesinde âlimlerin sorumlulukları çok büyüktür. Onlar Kitap ve Sünnet’in
emir ve yasaklarını, kendi heva ve hevesleri, sapık düşünce ve anlayışları
doğrultusunda çarpıtmaya çalışanlara karşı koyma ve onların yanlışlarını,
hatalarını ilmî bir tarzda reddetme mesuliyeti taşımaktadırlar. O halde
öncelikle âlimler, mürşid ve muslihler dini çok iyi bilip, kendileri salah
bulmuş olmalıdırlar. Kendileri salah bulmayanların başkalarını ıslah etmeleri mümkün
olmaz.
Din âlimleri, toplumu yöneten
idarecilere, Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünneti yönünde nasihat etmeyi ve
kendilerini hakka davet etmeyi büyük ve şerefli bir görev saymalı, bu hususta
görevlerini yerine getirmezlerse, Allah katında en büyük sorumluluktan kaçmış
olmanın cezasını çekeceklerini bilmelidirler. Çünkü ‘En büyük cihad, zâlim idareciye
karşı hakkı haykırmaktır.’ [3]
Bunu yerine getirmediği gibi,
zâlimlerin zulümlerine ortak olan, onları tutan, azgınlıklarına göz yuman,
zalimlere övgüler yazanlar Allah (c.c.) katında nasıl makbul olabilir ve
Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda nasıl hesap verebilirler?
Gerçek âlimler, her asırda ümmete
yol ve yön göstermiş, toplumu sapmaktan korumuş, yöneticileri de gerektiği
şekilde îkaz etme görevini yerine getirmişlerdir. Bunu yapmayanların bulunuşu,
bütün ulemayı, muslihleri ve mürşidleri suçlamayı gerektirmez,
gerektirmemelidir. Çünkü âlimlere her asırda şiddetle ihtiyaç duyulmuştur.
Ümmete düşen görev, gerçek âlimlere tâbi olmaktır. [4]
İslam dini
adaleti ikame etme vazifesini insana ayeti kerime de “Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün
insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin
üzerinize şahit olsun” [5] şeklinde
yüklemektedir. Bu sebeple zulmü, cevrü cefayı uygulamayan veya ortadan kaldıran
bir durumda olmamız gerekmektedir. "İmân
edenler, bununla berâber imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte (ancak)
onlardır ki korkudan emin olmak hakkı kendilerinindir. Onlar doğru yolu bulmuş
kimselerdir" [6] âyeti indiği zaman, bu ayet Müslümanlara çok ağır geldi ve: "Hangimiz nefsine zulmetmiyor? (mahvolduk)" dediler.
Resûlullah (s.a.v): "Hayır,
burada kastedilen o değil, şirktir. Lokman'ın oğluna olan şu sözünü işitmediniz
mi? "Oğulcuğum, Allah'a şirk koşma, zira şirk büyük zulümdür." [7]
Cevr-u cefa ve zulümden müminin ateşten kaçar gibi kaçması gerektiğini
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Zulümden kaçının. Zira zulüm, kıyamet günü
karanlıklar olacaktır. Cimrilikten de kaçının, zira cimrilik, sizden öncekileri
helak etmiş, onları birbirlerinin kanlarını dökmeye, haramlarını helal
addetmeye sevketmiştir." [8]
Bir başka hadislerinde buyurdular ki: "İşleyene daha dünyada cezası çarçabuk gelmeye en layık günah
zulüm ve sıla-ı rahmin koparılmasıdır, bu cezanın dünyada gelmesi, ahiretteki
cezaya kefaret değildir." [9]
“Sizden önceki devirlerde insanları
yeryüzünde fesat çıkarmaktan vazgeçirmeye çalışacak (bu sûretle onları helaktan
kurtaracak) fazilet sâhipleri bulunmalı değil miydi? (O devirlerin insanları)
içinden (vazifelerini yaptıkları için) kurtardığımız kimseler pek azdır. Zâlim
olanlar, yalnız kendilerine verilen dünyevî refâhın ardına düştüler. Günahkâr
insanlardı onlar. Senin Rabbin, ahalisi (hem nefislerini, hem birbirlerini)
ıslâh edip dururlarken o memleketleri bir zulüm yüzünden helâk edecek
değildir" [10]
Hadis-i Şerif de: "Allahü
Teâlâ birkaç kişinin yahut bir zümrenin ameli dolayısıyla umuma azap
etmez. Münker, aralarında açıkça görünür de bunlar onu ortadan kaldırmağa
muktedir oldukları halde yapmazlarsa Allah Teâlâ onu yapanlara da mani
olmayanlara da azap eder" buyurmuştur.
Aralarında doğruluk sahibi vasfıyla emr-i bi'l- ma'ruf, nehy-i ani'l-münker
yapan bir kimse yahut bir cemaat bulunmayan bir topluluk fesat üzerinde
toplanmış ve helâk olacaklar demektir.
Nuşirevan adaleti ile Hâtem ise zulmü, cevr-ü cefası ile şöhret buldular.
Hatta adil Nuşirevan'ın lâkabı olmuştur. Bu da halkına zulmü, cevri olmadığı, adaleti açık
olduğu için olmuştur. Yoksa sadece övgüsü olduğu için değil. Hem de Nuşirevân
öldüğü vakit bütün memlekette tabutu dolaştırılmış ve: ‘Üzerimizde hakkı olan
varsa gelsin! diye nidâ ettirilmiş, fakat kimse çıkıp da, benim onda bir dirhem
hakkım vardı’ dememiştir. [11]
Zulmün, cevr-u cefanın
karşısında sabreden müminleri Peygamber Efendimiz şöyle müjdelemektedir: "Üç şey vardır, (bunların doğruluğu
hususunda size) yemin ederim. Ayrıca bir de hadis söyleyeceğim, bunları iyi
belleyin: Kişinin malı sadaka sebebiyle eksilmez. Bir kula haksız zulüm yapılır
o da sabrederse, Allah onun izzetini (dünya ve ahirette) mutlaka artırır. Bir
kul dilenme kapısını açtı mı, onunla birlikte Allah da o zavallıya fakirlik
kapısını açar." [12]
Bir diğer hadislerinde şöyle buyurmaktadır: "Üç
kişi vardır duaları reddedilmez (mutlaka kabul edilir): Adil imam (devlet
başkanı), İftarını yaptığı zaman oruçlu, Zulme uğrayanın duası. Allah,
(mazlumun) duasını bulutların fevkine çıkarır ve onlara sema kapıları açılır ve
Allah Teala:
"İzzetime yemin olsun! Vakti uzasa da, duanı
mutlaka kabul edeceğim!" buyurur." [13]
Cevr
Hastalığından Kurtuluş yolu: Adaleti ikame etmek
" Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutun ve
kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, yalnız Allah için
şahitlik eden kimseler olunuz. Zira zengin de olsa, fakir de olsa, Allah
ikisine de (sizden) daha yakındır. Nefsinizin arzusuna uyarak adaletten
uzaklaşmayın. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğer, bükerseniz veya
çekinirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır." [14]
buyrulmuştur.
Hz. Allah (c.c.) bu ayet-i celîlede bütün kullarına adâlete şiddette uymak
lazım geldiğini, zulm ve cevr
etmekten sakınmalarını beyan buyurmuştur. Binaenaleyh adaleti gerçekleştirdiği
zaman bu durum kendi nefsi aleyhine veya ebeveyni ve sair akrabası aleyhine
dahi olsa da doğru şehadet etmek vâciptir.
“Ey müminler! Siz Allah Teâlâ'nın
emrine itaat edin ve ibâdete kaim olun ve adâletle şehadet edin ve bir kavme
buğzunuz/kininiz sizi adâlet etmemenize sevk etmesin. Her şeyde ve herkes
hakkında adâlet edin. Zirâ takvâya en yakın olan adâlettir. Allah'tan korkun.
Zirâ Allah Teâlâ sizin amelinizi bilir.” [15]
Hadîs-i
şerifte “Bir saat icray-ı adâlet etmek altmış senelik ibadetten hayırlıdır”
buyruluyor. Yine Hadis-i şerifte buyrulmuştur ki: “Yedi sınıf vardır ki Arş-ı âlânın gölgesinden başka gölge olmadığı bir
günde Cenab-ı Hak onları arş-ı âlâ gölgesinde gölgelendirecektir. İşte
bunlardan birincisi de imam-ı adildir. Yani her işini adâlet dairesinde yapan
ümerâ ve ulü'l-emirdir.” [16]
En büyük adalet örneği olan Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) de ilk
hutbesinde şöyle buyurdu: ‘ İçinizde haklı olan zayıf başkasından hakkını
alıncaya kadar benim nazarımda kuvvetlidir. Ve içinizde kuvvetli olan haksız da
başkasının hakkı kendisinden alınıncaya kadar benim nazarımda zayıftır. Ben
Cenab-ı Allah'a ve Peygamber'e (s.a.v.) itaat eder isem siz de bana itaat ve
yardım ediniz. Yanılır isem bana doğru yolu gösteriniz. Eğer ben Cenab-ı
Allah'a ve Peygamber (s.a.v.)’e isyan eder isem sizin bana itaatiniz lazım
gelmez.’
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) cevr karşısında yardımlaşılmasını, zulüm
gören kardeşlere yardımın esirgenmemesini şöyle buyurmuştur: "Her
kişi -ister zalim olsun ister mazlûm olsun- müslüman kardeşine yardım
etmelidir. Din kardeşi zalim ise irtikab etmekte olduğu zulümden;
nehyetmelidir. Bu da zalim için bir nusret ve yardımdır. Mazlûm ise esasen
nusret ve yardıma muhtaç ve müstahaktır.” [17]
“Her
kim bir mümini bir münafıktan himaye eder korursa kıyâmet günü Cenab-ı Hak bu
himaye eden müminin vücudunu cehennem ateşinden sıyanet için bir melek
gönderir.” [18]
"Cenab-ı
Hak (c.c.): İzzetim ve celalim hakkı için eninde sonunda zalimden mazlûmun
intikamını alırım. Yine böyle bir mazlûmun zulme uğradığını görüp de mazlûma
yardıma gücü yettiği halde yardımını esirgeyen katı yürekli kimseden de
mazlûmun intikamını alırım.” [19] buyuruyor.
Hiç şüphe
yoktur ki, Cenab-ı Hakk' ın himayesinde olan mazlûma zalimin zulmetmesi Allah
Teâlâ’nın himayesinde olmasını tanımamak demektir ki, bu durum, pek büyük bir
günahtır. Bunun derecesi de işlediği zulmün ve mazlûmun haline göre cezasının
şiddeti artar.
[1] Müslim, Îmân 95; Buhârî, Îmân 42; Ebû Dâvûd, Edeb 59; Tirmizî, Birr 17.
[2] Nisâ sûresi, 4/59.
[3] Ebû Dâvûd, Melâhim, 17; Tirmizî, Bey’at, 37.
[4] Riyazu’s-Salihin, İmam Nevevi, ‘Nasihat’.
[5] Bakara sûresi, 2/143.
[6] En'âm sûresi, 6/82.
[7] Lokman sûresi, 31/13.
[8] Müslim, Birr, 56,
[9] Ebu Davud, Edeb, 51; Tirmizî, Kıyamet, 58.
[10]Hud sûresi; 115- 117
[11] Ruhul- Beyan, 2/132.
[12] Tirmizî, Zühd, 17.
[13] Tirmizî, Cennet, 2.
[14] Nisa sûresi, 4/135.
[15] Maide sûresi, 6/8.
[16] Buhârî, Ezân, 36, Zekât 16, Rikâk, 24, Hudûd, 19; Muvatta, 14; Tirmizî, Zühd, 53.
[17] Tecrid-i Sarih Tercemesi, 4/254.
[18] Sünenî Ebi Davud.
[19] Tirmizî, Daavât, 115.