بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أمراض الأخلاق الذميمة / الأخلاق الذميمة / الجور
الأخلاق الذميمة

الجور

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

‘Cevr’,

zulüm ve sitemin eş anlamlısıdır. Bir şeyi yaratılış itibariyle konulduğu şeyin

dışında kullanmaya da denir. Cevr ve zulmü alışkanlık haline getirenler güç

durumlara düştükleri zaman kimseden merhamet ve Allah Teâlâ’dan da dertlerine

deva umamazlar. Zulme uğramışların gözlerinden akan kanlı yaşlar boşa gitmez.

Şüphe yok ki, her damlası zalime bir azap denizi olur. (Bu konuda ‘zulüm’

kelimesine de bakınız)

Yunus Emre, insanın dünyada baki kalmayacağını, bir

gün mizanda hesaba çekileceğini, bu yüzden cevr-ü cefayı, zulmü bırakarak

gülmemesini, aksine günahları, hataları için ağlamasını istemektedir:

Bu fenada bir garipsin

Gülme gülme ağla gönül.

Derdin dahi çoktur senin

Gülme gülme ağla gönül.

İşin gücün

cevr-u cefa

Bu dünya kime kıldı vefa

Hani Muhammed Mustafa

Gülme gülme ağla gönül.

Bu kelime

daha çok zalim sultanların kendi

halklarına veya başka halklara uyguladığı zulmü ifade etmektedir Bu hususta

ifade edilen hadis-i şerif şu şekildedir: “Din nasihattir” buyurdu. Biz

kendisine: Kimin için nasihattir? dedik. Peygamber Efendimiz: “Allah, Kitabı, Resûlü, müminlerin

yöneticileri ve tüm Müslümanlar için nasihattir” buyurdu. [1]

Müslümanları yönetenler, onların

işlerinin başına geçenler, Müslümanlardan olmalıdır. Çünkü Müslümanların

kendilerini yönetenlere itaat etmeleri bir farîza, bir vecîbe, bir

zorunluluktur. Müslüman olmayanlara nasıl itaat edilebilir? Allah Teâlâ şöyle

emreder: “Ey iman edenler, Allah’a itaat

edin, Resûle itaat edin ve sizden olan buyruk sahibi yöneticilere itaat edin”

[2]

Bizlerin yöneticilere nasihatimiz,

onlara karşı vazifemiz, kendilerinin iyi ve dürüst olmalarını, doğru yolu

bulmalarını, adaletli davranmalarını istemektir. Onlara karşı saygımız ve sevgimiz,

şahıslarını tanımamıza veya birtakım özel işlerimizi onlar vasıtasıyla

gerçekleştirmemize bağlı olamaz. Böyle bir saygı ve sevgi dinimiz nazarında

makbul de sayılmaz.

Yöneticilerin âdil idareleri altında

bütün İslam ümmetinin birliğini ister, bunun için gayret ederiz. İslâm

ümmetinin parçalanmışlığı yüreğimizi yaralar; insanların zâlim yöneticilerin

zulmü altında inlemesi, içimizi parçalar. Bu sebeple “yeryüzünü, Allah’ın hâlis

kulları, gerçek müminler idare etmelidir” deriz ve bunun tahakkuku için var

gücümüzle çalışmamız gerektiğine inanırız.

Dinin idareciler için nasihat oluşu,

şu prensipleri de içine alır:

1. Hak üzere oldukları sürece onlara

yardımcı olmak, haktan ayrılmamaları yönünde onları uyarmak, yaptıkları

yanlışları hatırlatmak, bunları yaparken kendilerine karşı yumuşak ve nezâket

kâideleri içinde davranmak, yöneticilerine nasihatkâr olmayan, zâlime ‘sen

zâlimsin’ demeyen, nasihatçilerinin ağzı kilitlenmiş, hak söze karşı da

kulakları tıkanmış olan bir ümmette hayır olmayacağını bilmek.

2. Emir olan kişinin arkasında namaz

kılmak, ona toplamakla yükümlü olduğu zekâtı vermek, onunla birlikte cihada

gitmek, kendisine hayır dua etmek, yalancı övgülerle onu aldatmamak.

3. İşaret ettiğimiz bu noktalar,

dinin imamlar yani yöneticiler için nasihat oluşunun neler ihtiva ettiğini

ortaya koyar. Bunların izahı ve uygulama safhası ile ilgili açıklamaların yeri

burası değildir. İslâmî ilimlerin her birinde, ilgili oldukları bölümlerde

konuya gereken önem ve hassasiyet gösterilir. Ancak doğrudan doğruya devlet

yönetimiyle ilgili eserler de telif edilmiştir. Belli başlı bilgileri bu çeşit

eserlerde bir arada ve topluca bulabiliriz.

Âlimler, mürşidler ve muslihleri de

toplumun önderi ve yöneticileri olarak kabul edenler bulunduğunu söylemiştik.

Buna göre, Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünnetinin anlaşılıp hayata

geçirilmesinde âlimlerin sorumlulukları çok büyüktür. Onlar Kitap ve Sünnet’in

emir ve yasaklarını, kendi heva ve hevesleri, sapık düşünce ve anlayışları

doğrultusunda çarpıtmaya çalışanlara karşı koyma ve onların yanlışlarını,

hatalarını ilmî bir tarzda reddetme mesuliyeti taşımaktadırlar. O halde

öncelikle âlimler, mürşid ve muslihler dini çok iyi bilip, kendileri salah

bulmuş olmalıdırlar. Kendileri salah bulmayanların başkalarını ıslah etmeleri mümkün

olmaz.

Din âlimleri, toplumu yöneten

idarecilere, Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünneti yönünde nasihat etmeyi ve

kendilerini hakka davet etmeyi büyük ve şerefli bir görev saymalı, bu hususta

görevlerini yerine getirmezlerse, Allah katında en büyük sorumluluktan kaçmış

olmanın cezasını çekeceklerini bilmelidirler. Çünkü ‘En büyük cihad, zâlim idareciye

karşı hakkı haykırmaktır.’ [3]

Bunu yerine getirmediği gibi,

zâlimlerin zulümlerine ortak olan, onları tutan, azgınlıklarına göz yuman,

zalimlere övgüler yazanlar Allah (c.c.) katında nasıl makbul olabilir ve

Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda nasıl hesap verebilirler?

Gerçek âlimler, her asırda ümmete

yol ve yön göstermiş, toplumu sapmaktan korumuş, yöneticileri de gerektiği

şekilde îkaz etme görevini yerine getirmişlerdir. Bunu yapmayanların bulunuşu,

bütün ulemayı, muslihleri ve mürşidleri suçlamayı gerektirmez,

gerektirmemelidir. Çünkü âlimlere her asırda şiddetle ihtiyaç duyulmuştur.

Ümmete düşen görev, gerçek âlimlere tâbi olmaktır. [4]

İslam dini

adaleti ikame etme vazifesini insana ayeti kerime de “Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün

insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin

üzerinize şahit olsun [5] şeklinde

yüklemektedir. Bu sebeple zulmü, cevrü cefayı uygulamayan veya ortadan kaldıran

bir durumda olmamız gerekmektedir. "İmân

edenler, bununla berâber imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte (ancak)

onlardır ki korkudan emin olmak hakkı kendilerinindir. Onlar doğru yolu bulmuş

kimselerdir" [6] âyeti indiği zaman, bu ayet Müslümanlara çok ağır geldi ve: "Hangimiz nefsine zulmetmiyor? (mahvolduk)" dediler.

Resûlullah (s.a.v): "Hayır,

burada kastedilen o değil, şirktir. Lokman'ın oğluna olan şu sözünü işitmediniz

mi? "Oğulcuğum, Allah'a şirk koşma, zira şirk büyük zulümdür." [7]

Cevr-u cefa ve zulümden müminin ateşten kaçar gibi kaçması gerektiğini

Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Zulümden kaçının. Zira zulüm, kıyamet günü

karanlıklar olacaktır. Cimrilikten de kaçının, zira cimrilik, sizden öncekileri

helak etmiş, onları birbirlerinin kanlarını dökmeye, haramlarını helal

addetmeye sevketmiştir." [8]

Bir başka hadislerinde buyurdular ki: "İşleyene daha dünyada cezası çarçabuk gelmeye en layık günah

zulüm ve sıla-ı rahmin koparılmasıdır, bu cezanın dünyada gelmesi, ahiretteki

cezaya kefaret değildir." [9]

“Sizden önceki devirlerde insanları

yeryüzünde fesat çıkarmaktan vazgeçirmeye çalışacak (bu sûretle onları helaktan

kurtaracak) fazilet sâhipleri bulunmalı değil miydi? (O devirlerin insanları)

içinden (vazifelerini yaptıkları için) kurtardığımız kimseler pek azdır. Zâlim

olanlar, yalnız kendilerine verilen dünyevî refâhın ardına düştüler. Günahkâr

insanlardı onlar. Senin Rabbin, ahalisi (hem nefislerini, hem birbirlerini)

ıslâh edip dururlarken o memleketleri bir zulüm yüzünden helâk edecek

değildir" [10]

Hadis-i Şerif de: "Allahü

Teâlâ birkaç kişinin yahut bir zümrenin ameli dolayısıyla umuma azap

etmez. Münker, aralarında açıkça görünür de bunlar onu ortadan kaldırmağa

muktedir oldukları halde yapmazlarsa Allah Teâlâ onu yapanlara da mani

olmayanlara da azap eder" buyurmuştur.

Aralarında doğruluk sahibi vasfıyla emr-i bi'l- ma'ruf, nehy-i ani'l-münker

yapan bir kimse yahut bir cemaat bulunmayan bir topluluk fesat üzerinde

toplanmış ve helâk olacaklar demektir.

Nuşirevan adaleti ile Hâtem ise zulmü, cevr-ü cefası ile şöhret buldular.

Hatta adil Nuşirevan'ın lâkabı olmuştur. Bu da halkına zulmü, cevri olmadığı, adaleti açık

olduğu için olmuştur. Yoksa sadece övgüsü olduğu için değil. Hem de Nuşirevân

öldüğü vakit bütün memlekette tabutu dolaştırılmış ve: ‘Üzerimizde hakkı olan

varsa gelsin! diye nidâ ettirilmiş, fakat kimse çıkıp da, benim onda bir dirhem

hakkım vardı’ dememiştir. [11]

Zulmün, cevr-u cefanın

karşısında sabreden müminleri Peygamber Efendimiz şöyle müjdelemektedir: "Üç şey vardır, (bunların doğruluğu

hususunda size) yemin ederim. Ayrıca bir de hadis söyleyeceğim, bunları iyi

belleyin: Kişinin malı sadaka sebebiyle eksilmez. Bir kula haksız zulüm yapılır

o da sabrederse, Allah onun izzetini (dünya ve ahirette) mutlaka artırır. Bir

kul dilenme kapısını açtı mı, onunla birlikte Allah da o zavallıya fakirlik

kapısını açar." [12]

Bir diğer hadislerinde şöyle buyurmaktadır: "Üç

kişi vardır duaları reddedilmez (mutlaka kabul edilir): Adil imam (devlet

başkanı), İftarını yaptığı zaman oruçlu, Zulme uğrayanın duası. Allah,

(mazlumun) duasını bulutların fevkine çıkarır ve onlara sema kapıları açılır ve

Allah Teala:

"İzzetime yemin olsun! Vakti uzasa da, duanı

mutlaka kabul edeceğim!" buyurur." [13]

Cevr

Hastalığından Kurtuluş yolu: Adaleti ikame etmek

" Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutun ve

kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, yalnız Allah için

şahitlik eden kimseler olunuz. Zira zengin de olsa, fakir de olsa, Allah

ikisine de (sizden) daha yakındır. Nefsinizin arzusuna uyarak adaletten

uzaklaşmayın. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğer, bükerseniz veya

çekinirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır." [14]

buyrulmuştur.

Hz. Allah (c.c.) bu ayet-i celîlede bütün kullarına adâlete şiddette uymak

lazım geldiğini, zulm ve cevr

etmekten sakınmalarını beyan buyurmuştur. Binaenaleyh adaleti gerçekleştirdiği

zaman bu durum kendi nefsi aleyhine veya ebeveyni ve sair akrabası aleyhine

dahi olsa da doğru şehadet etmek vâciptir.

“Ey müminler! Siz Allah Teâlâ'nın

emrine itaat edin ve ibâdete kaim olun ve adâletle şehadet edin ve bir kavme

buğzunuz/kininiz sizi adâlet etmemenize sevk etmesin. Her şeyde ve herkes

hakkında adâlet edin. Zirâ takvâya en yakın olan adâlettir. Allah'tan korkun.

Zirâ Allah Teâlâ sizin amelinizi bilir.” [15]

Hadîs-i

şerifte “Bir saat icray-ı adâlet etmek altmış senelik ibadetten hayırlıdır”

buyruluyor. Yine Hadis-i şerifte buyrulmuştur ki: “Yedi sınıf vardır ki Arş-ı âlânın gölgesinden başka gölge olmadığı bir

günde Cenab-ı Hak onları arş-ı âlâ gölgesinde gölgelendirecektir. İşte

bunlardan birincisi de imam-ı adildir. Yani her işini adâlet dairesinde yapan

ümerâ ve ulü'l-emirdir.” [16]

En büyük adalet örneği olan Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) de ilk

hutbesinde şöyle buyurdu: ‘ İçinizde haklı olan zayıf başkasından hakkını

alıncaya kadar benim nazarımda kuvvetlidir. Ve içinizde kuvvetli olan haksız da

başkasının hakkı kendisinden alınıncaya kadar benim nazarımda zayıftır. Ben

Cenab-ı Allah'a ve Peygamber'e (s.a.v.) itaat eder isem siz de bana itaat ve

yardım ediniz. Yanılır isem bana doğru yolu gösteriniz. Eğer ben Cenab-ı

Allah'a ve Peygamber (s.a.v.)’e isyan eder isem sizin bana itaatiniz lazım

gelmez.’

Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) cevr karşısında yardımlaşılmasını, zulüm

gören kardeşlere yardımın esirgenmemesini şöyle buyurmuştur: "Her

kişi -ister zalim olsun ister mazlûm olsun- müslüman kardeşine yardım

etmelidir. Din kardeşi zalim ise irtikab etmekte olduğu zulümden;

nehyetmelidir. Bu da zalim için bir nusret ve yardımdır. Mazlûm ise esasen

nusret ve yardıma muhtaç ve müstahaktır.” [17]

“Her

kim bir mümini bir münafıktan himaye eder korursa kıyâmet günü Cenab-ı Hak bu

himaye eden müminin vücudunu cehennem ateşinden sıyanet için bir melek

gönderir.” [18]

"Cenab-ı

Hak (c.c.): İzzetim ve celalim hakkı için eninde sonunda zalimden mazlûmun

intikamını alırım. Yine böyle bir mazlûmun zulme uğradığını görüp de mazlûma

yardıma gücü yettiği halde yardımını esirgeyen katı yürekli kimseden de

mazlûmun intikamını alırım.” [19] buyuruyor.

Hiç şüphe

yoktur ki, Cenab-ı Hakk' ın himayesinde olan mazlûma zalimin zulmetmesi Allah

Teâlâ’nın himayesinde olmasını tanımamak demektir ki, bu durum, pek büyük bir

günahtır. Bunun derecesi de işlediği zulmün ve mazlûmun haline göre cezasının

şiddeti artar.

[1] Müslim, Îmân 95; Buhârî, Îmân 42; Ebû Dâvûd, Edeb 59; Tirmizî, Birr 17.

[2] Nisâ sûresi, 4/59.

[3] Ebû Dâvûd, Melâhim, 17; Tirmizî, Bey’at, 37.

[4] Riyazu’s-Salihin, İmam Nevevi, ‘Nasihat’.

[5] Bakara sûresi, 2/143.

[6] En'âm sûresi, 6/82.

[7] Lokman sûresi, 31/13.

[8] Müslim, Birr, 56,

[9] Ebu Davud, Edeb, 51; Tirmizî, Kıyamet, 58.

[10]Hud sûresi; 115- 117

[11] Ruhul- Beyan, 2/132.

[12] Tirmizî, Zühd, 17.

[13] Tirmizî, Cennet, 2.

[14] Nisa sûresi, 4/135.

[15] Maide sûresi, 6/8.

[16] Buhârî, Ezân, 36, Zekât 16, Rikâk, 24, Hudûd, 19; Muvatta, 14; Tirmizî, Zühd, 53.

[17] Tecrid-i Sarih Tercemesi, 4/254.

[18] Sünenî Ebi Davud.

[19] Tirmizî, Daavât, 115.