Buud
BUÛD
‘Bû’d’,
uzaklık ve helâk olma anlamına gelir. Daha çok tasavvufçuların kullandığı bir
teriamdir. Tasavvufçular onu, başlangıç itibariyle feyzlerin kesilmesi ve
Hakk’tan uzaklaşma, sonuç itibariyle de tabiî bir inâyet-i hâssa (özel yardım)
olmazsa yalnızlık, hüsran ve mahrûmiyet şeklinde görmüş ve anlamışlardır.
Buûd, uzaklaşma; Allah-u Teala’dan, Peygamber Efendimizin sünnetinden ve
Müslüman cemaatinden ise bu durum yasaklanmıştır. Bu durumun tersi olan Allah
(c.c.)’a, Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara yakınlığı, yaklaşmayı sağlamak
gerekmektedir. Bu durum, Müslümanların cemaatini yani Müslüman toplumu inanç ve amel olarak tercih
ve iltizam etmek, onlardan ayrılmamak, Müslümanlarla beraberliği her şeyin
üzerinde tutmaktır. Böyle bir özellik insan kalbinde ne kin bırakır ne de
ihanet duygusu... Yalnızlık arzularını ortadan kaldırır. Nitekim milli şâirimiz
Akif de bu noktayı ısrarla vurgulamaktadır:
‘Şu vahdet târumâr olsun’ deyip saldırma İslâm'a;
Uzaklaşsan
da imandan, cemaattan uzaklaşma!
İşit, bir hükm-i kat'î var ki istînafa yok meydan;
‘Cemaatten
uzaklaşmak, uzaklaşmaktır Allah'tan !’ [1]
Allah Teala ayet-i kerime’de insan ile ilgili şöyle
buyurmaktadır: "Ey insan! Nedir
seni lütuf sahibi Rabb'ine karşı aldatan?" [2]
Her şeyi yaratan ve hayatı bahşeden
Allah'tır. [3]
Hayat, bizatihi Allah'ın armağanı ve her türlü nimetin potansiyel
kaynağıdır. Varlık, Allah'ın insana en büyük lütfudur. Her varlık mevcudiyetini
Allah'tan alır; her şey Allah'ın yaratmasıyla meydana gelir ve yine Onun
rahmeti ile varlığını sürdürür. Bunun için her varlığın ve yaratığın kendine
göre Allah'a inancı, Onu bilişi ve anışı vardır. [4]
Yaratılmışların en şereflisi insandır. İnsanın kurtuluşu da Allah (c.c.)'a
inanma ve O’na teslim olmaktadır. Çünkü iman, ebedi yalnızlıktan kurtuluştur.
Ayrıca bütün engelleri aşıp Allah (c.c.)'a ulaşmak, hem hayatın en büyük ve
gerçek başarısı hem de en değerli ve kalıcı kazancıdır.
Ne var ki insan, Allah (c.c.)'a inanma ve bağlanma kararlılığını her zaman
gösteremez. Bu yüzden o, zaman zaman ifratın ve inkârın kurbanı olur. Halbuki
ifrat, bir mantık boşluğudur; inkar da insan zavallılığının ulaştığı son
sınırdır. Allah (c.c.)'ı inkâr etme gururu içinde olanların ıstırabı ise, O’nu
kaybedişlerinden kaynaklanmaktadır. Demek ki insan, yaratılışındaki ahlaki
nitelikleri dolayısıyla, Allah (c.c.)'ın emretmiş olduğu şeyleri tam olarak
yerine getirememiş [5] yani hür irade ve bilgi gücünü, pek de doğru biçimde
kullanamamıştır. Çünkü o, bilgi ve irade sahibi olmasına rağmen kendini dünyacı
değerlerin aldatıcı çekiminden kurtaramamıştır.
İnsanı aldatıp Allah (c.c.)'tan uzaklaştıran ve onun dinamik hedefini gerçekleştirmesine
engel olan pek çok neden ve kademe vardır.
Kulun Hakk'a vuslatı (ulaşması) nefisten kopmakla, Hak'tan hicran ve uzaklaşması nefse yaklaşmakla
başlar. Yani nefse yakınlık Hak'tan uzaklaşma, Hakk'a yakınlık nefisten kaçmadır. Bu sebeple kulun devamlı bir şekilde
neftsen uzaklaşmaya çalışması lazımdır ki Hakk’a yakınlaşsın. Bu yakınlaşmayı
sağlayan hususta kulun takva sahibi olması ile alakalıdır. Buûd’dan
uzaklaşmanın yani takvaya, yakınlaşmaya ulaşmanın Kur’an-ı Kerim’de üç
mertebesinin var olduğu görülür.
Birincisi: ‘Ebedi azaptan korunmak için Allah (c.c.)'a iman etmek ve
şirkten uzaklaşmak’tır. Yani önce Allah (c.c.)’a şirk (ortak) koşmamak, O’ndan
uzaklaşmamaktır. Tevhid inancına sahip olunmadan, Allah (c.c.)'ın azabından
korunmak mümkün değildir.
İkincisi : ‘Büyük günahları işlemekten ve küçük günahlarda ısrar etmekten
sakınıp, farzları yerine getirmektir.’ Takvanın bu mertebesine işaret eden ayetlerden biri de “(O) ülkelerin halkı inanıp (Allah'ın
azabından) korunsalardı, elbette üzerlerinde gökten ve yerden bolluklar
açardık; fakat yalanladılar, biz de onları kazandıklarıyla yakaladık."
[6] mealindeki âyettir.
Üçüncüsü : ‘İnsanın, kalbini Hak'tan alıkoyacak her şeyden uzaklaşması ve bütün
mevcudiyetiyle Allah (c.c.)'a yönelmesidir.’ Takvanın bu mertebesinin en veciz ifadesi "Ey inananlar, Allah’tan O'na yaraşır
biçimde korkun ve ancak müslüman olarak ölün." [7] mealindeki âyettir.
Kamil mümin,
muttaki denilince Kur'an'daki: "Sizi
boş yere mi (abes) yarattığımızı sanıyorsunuz?" [8]
"İnsanoğlu başıboş
salıverileceğini mi zannediyor?" [9] ayetlerinde
ifade edilen yaratılış sırrının cevabını: "Ben insanları ve cinleri
bana kulluk etsinler diye yarattım" [10] ayetlerde bulmaktayız.
İnsanın yaratılış gayesi kulluktur. İnsanın yabancılaşma sonucu kulluktan uzaklaşmasıyla yaratılış gayesi
rayından sapmaktadır.
Allah (c.c.) ile ilişkinin uzaklaşmamasının bir
boyutunu model şahsiyet sayılan Hz. Peygamber (s.a.v.) ile ilişkiler teşkil
etmektedir. Çünkü Allah Teala, sevgisine mazhar olmayı Peygamberine ittiba
şartına bağlamış. [11]
Peygamberin emrettiği her şeyi alıp uygulamayı;
sakındırdığı her şeyden uzaklaşmayı emretmiş, Peygamber (s.a.v.)’e itaati
kendine itaate denk saymıştır. [12] Bu itibarla
peygamberine iman ve ona gönülden bağlılık olmadan, Allah (c.c.)'a imanda kemal
gerçekleşmez. Peygambersiz bir dîn, rehbersiz bir dini hayat düşünülemez. Hz.
Peygamber (s.a.v.) sevgisinin ve ona uymanın tedrici olarak gerçekleşmesi için
tasavvuf manevî eğitimde mürşid mecburiyeti getirmiştir.
Kamil (olgun), muttaki bir müminin insanlarla
ilişkilerinde en önemli özelliği adalet ve ihsandır. Adalet, hakkı gözeterek
denge ile hareket etmek, ihsan ise ziyadesini yapmaktır. İnsanın çevresindeki
insanlara karşı iyilik yapması, her türlü hayâsızlık ve kötülükten uzaklaşması sağlıklı sosyal
hayatın gereğidir.
Tasavvufta
Kurb’un (Mevlâya yakınlığın); avâm-ı müminin, evliyâ, asfiyâ, ebrâra (iyilere)
yakınlığına göre dereceleri bulunduğu gibi, ‘bû’d’ un da kendi içinde alt alta
derece ve mertebeleri vardır; bu mertebelerin mutlak helâk noktasını da şeytan
işgâl eder.
Kurb-bûd’un
birer teveccüh veya mahrûmiyet şeklinde bulunması ayrı şey, sezilip bilinmeleri
ayrı şeydir. Bazen, en büyük ikram, ikramın hissettirilmemesi şeklinde gelir ve
‘akrabü’l- mukarrabin: En üst seviyede yakınlığa mazhar olan’ kendi yakınlığını
bilemez. Bazen mekr tam olur bûd’un zulmetleri sezilemez, bazen de seki hâli
hâkim olur, kurb- bû’d tefrik edilemez ve dolayısıyla da böylelerinde kurb
iştiyâkı ve bû’d endişesi görülmez.
[1] Safahat, M. Akif Ersoy, s. 418, "Alınlar Terlemeli".
[2] İnfitar sûresi, 82/6.
[3] En'am sûresi, 6/102; Ra'd sûresi, 13/16; Mülk sûresi, 67/2.
[4] İsra sûresi, 17/44; Nur sûresi, 24/41.
[5] Abese sûresi, 80/23.
[6] Araf sûresi,17/ 96.
[7] Araf sûresi, 17/96.
[8] Muminun sûresi, 23/115.
[9] Kıyamet sûresi, 75/36.
[10] Zariyat sûresi, 51/56.
[11] Nisa sûresi, 4/59.
[12] Nisa sûresi, 4/80.