In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Diseases of Bad Character / Bad Character / Distance (Spiritual)
Bad Character

Distance (Spiritual)

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

BUÛD

‘Bû’d’,

uzaklık ve helâk olma anlamına gelir. Daha çok tasavvufçuların kullandığı bir

teriamdir. Tasavvufçular onu, başlangıç itibariyle feyzlerin kesilmesi ve

Hakk’tan uzaklaşma, sonuç itibariyle de tabiî bir inâyet-i hâssa (özel yardım)

olmazsa yalnızlık, hüsran ve mahrûmiyet şeklinde görmüş ve anlamışlardır.

Buûd, uzaklaşma; Allah-u Teala’dan, Peygamber Efendimizin sünnetinden ve

Müslüman cemaatinden ise bu durum yasaklanmıştır. Bu durumun tersi olan Allah

(c.c.)’a, Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara yakınlığı, yaklaşmayı sağlamak

gerekmektedir. Bu durum, Müslümanların cemaatini yani Müslüman toplumu inanç ve amel olarak tercih

ve iltizam etmek, onlardan ayrılmamak, Müslümanlarla beraberliği her şeyin

üzerinde tutmaktır. Böyle bir özellik insan kalbinde ne kin bırakır ne de

ihanet duygusu... Yalnızlık arzularını ortadan kaldırır. Nitekim milli şâirimiz

Akif de bu noktayı ısrarla vurgulamaktadır:

‘Şu vahdet târumâr olsun’ deyip saldırma İslâm'a;

Uzaklaşsan

da imandan, cemaattan uzaklaşma!

İşit, bir hükm-i kat'î var ki istînafa yok meydan;

‘Cemaatten

uzaklaşmak, uzaklaşmaktır Allah'tan !’ [1]

Allah Teala ayet-i kerime’de insan ile ilgili şöyle

buyurmaktadır: "Ey insan! Nedir

seni lütuf sahibi Rabb'ine karşı aldatan?" [2]

Her şeyi yaratan ve hayatı bahşeden

Allah'tır. [3]

Hayat, bizatihi Allah'ın armağanı ve her türlü nimetin potansiyel

kaynağıdır. Varlık, Allah'ın insana en büyük lütfudur. Her varlık mevcudiyetini

Allah'tan alır; her şey Allah'ın yaratmasıyla meydana gelir ve yine Onun

rahmeti ile varlığını sürdürür. Bunun için her varlığın ve yaratığın kendine

göre Allah'a inancı, Onu bilişi ve anışı vardır. [4]

Yaratılmışların en şereflisi insandır. İnsanın kurtuluşu da Allah (c.c.)'a

inanma ve O’na teslim olmaktadır. Çünkü iman, ebedi yalnızlıktan kurtuluştur.

Ayrıca bütün engelleri aşıp Allah (c.c.)'a ulaşmak, hem hayatın en büyük ve

gerçek başarısı hem de en değerli ve kalıcı kazancıdır.

Ne var ki insan, Allah (c.c.)'a inanma ve bağlanma kararlılığını her zaman

gösteremez. Bu yüzden o, zaman zaman ifratın ve inkârın kurbanı olur. Halbuki

ifrat, bir mantık boşluğudur; inkar da insan zavallılığının ulaştığı son

sınırdır. Allah (c.c.)'ı inkâr etme gururu içinde olanların ıstırabı ise, O’nu

kaybedişlerinden kaynaklanmaktadır. Demek ki insan, yaratılışındaki ahlaki

nitelikleri dolayısıyla, Allah (c.c.)'ın emretmiş olduğu şeyleri tam olarak

yerine getirememiş [5] yani hür irade ve bilgi gücünü, pek de doğru biçimde

kullanamamıştır. Çünkü o, bilgi ve irade sahibi olmasına rağmen kendini dünyacı

değerlerin aldatıcı çekiminden kurtaramamıştır.

İnsanı aldatıp Allah (c.c.)'tan uzaklaştıran ve onun dinamik hedefini gerçekleştirmesine

engel olan pek çok neden ve kademe vardır.

Kulun Hakk'a vuslatı (ulaşması) nefisten kopmakla, Hak'tan hicran ve uzaklaşması nefse yaklaşmakla

başlar. Yani nefse yakınlık Hak'tan uzaklaşma, Hakk'a yakınlık nefisten kaçmadır. Bu sebeple kulun devamlı bir şekilde

neftsen uzaklaşmaya çalışması lazımdır ki Hakk’a yakınlaşsın. Bu yakınlaşmayı

sağlayan hususta kulun takva sahibi olması ile alakalıdır. Buûd’dan

uzaklaşmanın yani takvaya, yakınlaşmaya ulaşmanın Kur’an-ı Kerim’de üç

mertebesinin var olduğu görülür.

Birincisi: ‘Ebedi azaptan korunmak için Allah (c.c.)'a iman etmek ve

şirkten uzaklaşmak’tır. Yani önce Allah (c.c.)’a şirk (ortak) koşmamak, O’ndan

uzaklaşmamaktır. Tevhid inancına sahip olunmadan, Allah (c.c.)'ın azabından

korunmak mümkün değildir.

İkincisi : ‘Büyük günahları işlemekten ve küçük günahlarda ısrar etmekten

sakınıp, farzları yerine getirmektir.’ Takvanın bu mertebesine işaret eden ayetlerden biri de “(O) ülkelerin halkı inanıp (Allah'ın

azabından) korunsalardı, elbette üzerlerinde gökten ve yerden bolluklar

açardık; fakat yalanladılar, biz de onları kazandıklarıyla yakaladık."

[6] mealindeki âyettir.

Üçüncüsü : ‘İnsanın, kalbini Hak'tan alıkoyacak her şeyden uzaklaşması ve bütün

mevcudiyetiyle Allah (c.c.)'a yönelmesidir.’ Takvanın bu mertebesinin en veciz ifadesi "Ey inananlar, Allah’tan O'na yaraşır

biçimde korkun ve ancak müslüman olarak ölün." [7] mealindeki âyettir.

Kamil mümin,

muttaki denilince Kur'an'daki: "Sizi

boş yere mi (abes) yarattığımızı sanıyorsunuz?" [8]

"İnsanoğlu başıboş

salıverileceğini mi zannediyor?" [9] ayetlerinde

ifade edilen yaratılış sırrının cevabını: "Ben insanları ve cinleri

bana kulluk etsinler diye yarattım" [10] ayetlerde bulmaktayız.

İnsanın yaratılış gayesi kulluktur. İnsanın yabancılaşma sonucu kulluktan uzaklaşmasıyla yaratılış gayesi

rayından sapmaktadır.

Allah (c.c.) ile ilişkinin uzaklaşmamasının bir

boyutunu model şahsiyet sayılan Hz. Peygamber (s.a.v.) ile ilişkiler teşkil

etmektedir. Çünkü Allah Teala, sevgisine mazhar olmayı Peygamberine ittiba

şartına bağlamış. [11]

Peygamberin emrettiği her şeyi alıp uygulamayı;

sakındırdığı her şeyden uzaklaşmayı emretmiş, Peygamber (s.a.v.)’e itaati

kendine itaate denk saymıştır. [12] Bu itibarla

peygamberine iman ve ona gönülden bağlılık olmadan, Allah (c.c.)'a imanda kemal

gerçekleşmez. Peygambersiz bir dîn, rehbersiz bir dini hayat düşünülemez. Hz.

Peygamber (s.a.v.) sevgisinin ve ona uymanın tedrici olarak gerçekleşmesi için

tasavvuf manevî eğitimde mürşid mecburiyeti getirmiştir.

Kamil (olgun), muttaki bir müminin insanlarla

ilişkilerinde en önemli özelliği adalet ve ihsandır. Adalet, hakkı gözeterek

denge ile hareket etmek, ihsan ise ziyadesini yapmaktır. İnsanın çevresindeki

insanlara karşı iyilik yapması, her türlü hayâsızlık ve kötülükten uzaklaşması sağlıklı sosyal

hayatın gereğidir.

Tasavvufta

Kurb’un (Mevlâya yakınlığın); avâm-ı müminin, evliyâ, asfiyâ, ebrâra (iyilere)

yakınlığına göre dereceleri bulunduğu gibi, ‘bû’d’ un da kendi içinde alt alta

derece ve mertebeleri vardır; bu mertebelerin mutlak helâk noktasını da şeytan

işgâl eder.

Kurb-bûd’un

birer teveccüh veya mahrûmiyet şeklinde bulunması ayrı şey, sezilip bilinmeleri

ayrı şeydir. Bazen, en büyük ikram, ikramın hissettirilmemesi şeklinde gelir ve

‘akrabü’l- mukarrabin: En üst seviyede yakınlığa mazhar olan’ kendi yakınlığını

bilemez. Bazen mekr tam olur bûd’un zulmetleri sezilemez, bazen de seki hâli

hâkim olur, kurb- bû’d tefrik edilemez ve dolayısıyla da böylelerinde kurb

iştiyâkı ve bû’d endişesi görülmez.

[1] Safahat, M. Akif Ersoy, s. 418, "Alınlar Terlemeli".

[2] İnfitar sûresi, 82/6.

[3] En'am sûresi, 6/102; Ra'd sûresi, 13/16; Mülk sûresi, 67/2.

[4] İsra sûresi, 17/44; Nur sûresi, 24/41.

[5] Abese sûresi, 80/23.

[6] Araf sûresi,17/ 96.

[7] Araf sûresi, 17/96.

[8] Muminun sûresi, 23/115.

[9] Kıyamet sûresi, 75/36.

[10] Zariyat sûresi, 51/56.

[11] Nisa sûresi, 4/59.

[12] Nisa sûresi, 4/80.