In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Diseases of Bad Character / Bad Character / Cursing / Invoking Evil
Bad Character

Cursing / Invoking Evil

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

‘Beddua’,

sözlükte ‘kötü dua’ demektir.

İslâm ahlâkında, kötü duayı hak etmeyen insanlara beddua (kötü dua)

edilmesi caiz görülmemiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.)

sadece müminlere karşı değil kendisine inanmayanlara karşı da hassas

davranırdı. O, kendisine eziyet edenlere, kendisini öldürmeye kastedenlere bile

beddua etmemiştir. Resûlüllah (s.a.v.), Taif dönüşü, Taif halkının ona yaptıkları

hakaretler karşısında Cebrail gelerek, “Dilediğini emretmen için Allah beni

gönderdi. İstersen şu iki dağı kapayıvereyim” demiş, ancak bu teklifi kabul

etmemiş, bu toplumun Allah (c.c.)’a ibadet edecek bir toplum olması için dua

etmiştir. Uhud Savaşı’nda dişlerinden biri kırılan ve yüzü yaralanan Resûlüllah

(s.a.v.)’a ashabı; müşrikler için beddua etmelerini istemiş, ancak Resûlullah: “Ben lanetleyici olarak değil, davetçi ve rahmet peygamberi olarak

gönderildim” buyurmuştur. [1]

Hz. Peygamber (s.a.v.) Muaz b. Cebel’i (r.a.) Yemen’e

vali olarak gönderirken şöyle demiştir: “Mazlumun bedduasından

sakın! Zira mazlumun bedduası ile Allah arasında herhangi bir perde (mâni)

yoktur (o doğrudan Allah'a yükselir" diye bitirmiştir. [2]

Yukarıda hadis-i şerifler müminleri birbirlerine

kardeş kılmış, birbirine karşı beddua etmemelerini tavsiye buyurmuştur. Ayette "Müminler birbirlerinin kardeşleridir" [3] buyrulmuştur. Dili, rengi, maddî durumu ne olursa olsun birbirlerinin

kardeşi olan müminler bir bedenin azaları gibidirler ve dayanışma içinde

olmaları gerekir. Birbirlerine dua edecekler, rahmet okuyacaklar ve "Ey Rabbimiz, beni, annemi, babamı ve müminleri hesap günü mağfiret

buyur" [4] diyeceklerdir. Şu halde

birbirine karşı ahlâkı bu olması gereken mümin, mümin kardeşine nasıl bedduacı

olur, lanetçi olur? Mümin kardeşe lanet, kişinin imanıyla, ahlâkıyla ters

düşmesi, tezat içinde kalması, Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelmesi demektir.

Hele âlemlere rahmet olarak gelen peygamberin lanetçi olması hiç düşünülemez.

Bu sebeple Resûlullah (s.a.v.), beddua etmesi talebini reddederek, "Ben rahmet peygamberi olarak gönderildim, lanetçi olarak değil" demiştir. Bu hususta da örneğimiz olan Efendimiz (s.a.v.)’in yolunda

giderek, bilhassa müminlere karşı merhametli, sabırlı, bağışlayıcı, hayır

isteyen, hayır dualar edici olmamız gerekir. Bu hususta Resûlullah

(s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: "Nefislerinizin aleyhine dua

etmeyin, çocuklarınızın aleyhine de dua etmeyin, hizmetçilerinizin aleyhine de

dua etmeyin. Mallarınızın aleyhine de dua etmeyin. Ola ki, Allah'ın duaları

kabul ettiği saate rast gelir de, istediğiniz kabul ediliverir." [5]

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kendinize, çocuklarınıza, kötü dua etmeyiniz.

Allah’ın (c.c.) kaderine razı olunuz. Nimetlerini artırması için O’na dua

ediniz.” “Ananın, babanın çocuğuna ve mazlûmun, zalime olan bedduaları, ret

olunmaz.” buyurdu. Müslümanlar ana-babasının

her zaman hayır duasını almaya çalışmalıdır. Onların beddualarından korkmalıdır.

Onlar hayatta iken ne yapıp yapıp dualarını almaya, onları memnun etmeğe

çalışmalıdır. Vefatlarından sonraki pişmanlık fayda vermez.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Ben rahmet peygamberi olarak gönderildim, lanetçi olarak değil” hadisinin yanında İslâm'ın

tebliğinin önlenmesi, İslam’ı tebliğ ve irşad göreviyle donanmış âlimlerin

canına kastedilmesi, yetişmiş insanların, âlimlerin katledilmesi gibi

sebeplerle birçok yerde beddua ettiğini görmekteyiz. Hz. İbnu Mes'ud (r.a)

anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v.) Kâbe’nin yanında namaz kılarken, Ebu Cehil

ve arkadaşları da orada oturuyordu. Bir gün öncesi bir deve kesilmişti. Ebu

Cehil arkadaşlarına: "Falan ailenin kestiği devenin işkembesini kim

getirip, secdeye gidince Muhammed'in omuzları arasına bırakacak?" dedi.

Oradakilerin en talihsizi fırlayıp, işkembeyi kaptığı gibi, Resûlullah (s.a.v.)

secdeye kapanınca iki omuzu arasına bıraktı. Buna hepsi güldüler, keyiflerinden

birbirlerinin üzerine eğilmeye başladılar. Ben (biraz uzaklarında) ayakta

durmuş onlara bakıyordum. Eğer bir destekçim olsaydı onu sırtından atardım.

Resûlullah (s.a.v.) secdede idi, başını kaldırmıyordu. Derken biri kalkıp Hz.

Fatma (r.a)'ya haber verdi. O, henüz küçük bir kızcağızdı, geldi, işkembeyi

sırtından yere attı. Sonra onlara yönelip, hakaretler savurdu. Resûlullah

(s.a.v.) namazını tamamlayınca, sesini yükseltti ve hepsine bedduada bulundu.

Resûlullah (s.a.v.) dua etti mi üç kere tekrar ederdi, bir şey isteyince de üç

kere isterdi. Namazı bitince: "Allah'ım,

Kureyş(in helakini) sana havale ediyorum!" dedi ve üç kere tekrar etti. Resûlullah'ın sesi kulaklarına gelince

onlardan gülme gitti. Duasından korkuya düştüler. Beddua edince bu onlara çok

ağır geldi. Zira onlar bu beldede yapılan duaların kabul edildiğini

biliyorlardı. Sonra Resûlullah (s.a.v.) : "Ey Allah'ım, Ebu

Cehl İbnu Hişam'ın, Utbe İbnu Rebia'nın, Şeybe İbnu Rebia'nın, Velid İbnu

Utbe'nin, Ümeyye İbnu Halef'in, Utbe İbnu Ebi Muayt'ın helaklerini sana havale

ediyorum" dedi. Bir yedinciyi de zikretmişti, onu

aklımda tutamadım.

Muhammed'i hak ile gönderen Zat-ı Zülcelal'e yemin

olsun, Resûlullah (s.a.v.)'ın ismen zikrettiği bu adamları, Bedir günü hep

yerlere serilmiş gördüm. Bunlar, sonra da kuyuya, Bedir kuyusuna sürüklenip

atıldılar." [6] Bazı rivayetlerde İbn

Mesud: ‘O güne kadar Resulullah'ın beddua ettiğini görmedim’ demiştir. Bu

hadisede bedduayı hak etmeleri, ibadet halinde iken o hakareti yapmaları

sebebiyledir. Duanın üç kere tekrarı müstehabtır. Hadis-i şeriften anladığımız

üzere zalime beddua caizdir. Ancak bazıları: ‘Kâfir ise caizdir, Müslüman ise

onun için istiğfar etmek, affı için dua etmek müstehabtır!’ demiştir. Muayyen

şahsa, günahı, hatası sebebiyle, beddua edilebileceği kanaatinde olan Nevevî,

buna cevaz veren hadisler ışığında, Resûlullah 'ın ‘Sağ elinle ye!’ emrine:

‘Muktedir olamıyorum’ diye muhalefet edene: "Muktedir olma!" diye

bedduasını misal verir. [7]

‘Bunda, İslâm’ın hükmüne muhalefet edene beddua etmenin caiz olacağına

delil vardır’ der. [8]

İbn Abbas (r.a.)’ın rivayet ettiği hadiste Hz.

Peygamber (s.a.v.) Kisra'ya mektubunu göndermişti. Kisra, mektubu okuyunca

yırttı. Hz. Peygamber (s.a.v.) de "paramparça

olmaları için” beddua etti. [9]

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek kendilerine İslâm’ı öğretmek için öğretmen

isteyen Mudar kabilesine gönderilen 70 âlimin Bi’r-i Maune’de hunharca şehit

edilmesi sonrasında beddua etmesi vakidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) hüznünü,

haberin kendisine ulaştığı sabah namazının ikinci rekatından itibaren bir ay

süreyle, beş vakit namazda yaptığı beddua

ile ortaya koymuştur. O (s.a.v.) şöyle dilekte bulunuyordu: "Allah'ım,

Mudar kabilelerini şiddetle tepele. Onların yıllarını Yusuf (a.s.)’un kıtlık

yılları gibi zorlaştır, (dünyalarını) başlarına dar getir.. Lihyan oğullarını Zi'b,

Ri'l, Zekvan ve Usayya kabilelerini sana havale ediyorum. Çünkü onlar, Allah'a

ve Resûlü'ne asî oldular" [10]

Enes b. Malik (r.a.) ‘Resûlullah (s.a.v.)’ın Bi'r-i Maûne’de şehit edilen

ashaba yanıp yakıldığı, üzüldüğü kadar hiç bir kimseye ve hiç bir şeye

üzüldüğünü görmedim’ demiştir. Şunu da kaydedelim ki kaynaklar, bu kabileler

için o yılın tam bir kuraklık ve kıtlık yılı olduğunu, Ri'l, Zekvan ve Usayya

kabilelerinden 700 kişinin humma hastalığından öldüğünü haber vermektedirler. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bu hüzün ve bedduası, hiç kuşkusuz çok anlamlıydı.

İslâm irşad ve ilim heyetine

pusu kurulmak suretiyle, İslâm'ın

tebliğinin önlenmesi ve bu âlimlerin canına kastedilmesi, yetişmiş insanların,

âlimlerin katledilmesi Nebiyyi Muhterem Efendimiz'i İslâm adına fevkalade

üzmüştü. Rahmet Peygamberi olarak gönderilmiş olan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

bir ay süreyle helak edilmeleri için beddua

etmiş olması, işlenen cinayetin bütün dünyaya en çarpıcı biçimde duyurulması ve

bütün zamanlarda, İslâm ulemasına ve İslâm tebliğine karşı çıkacak, çeşitli

önlemler alacak, fizikî ya da yasal pusular kuracaklara yönelikti. Bugün de dünyanın

neresinde olursa olsun, İslam'a karşı bu türlü menfi hisler besleyen ve tedbir

alanlar öyle sanıyoruz ki bu peygamberimizin beddua ettiği muhataplarıdır. Sonları da öncülerinin sonları gibi

olacaktır.

Bir

müslümanın kâfir olması için dua edenin kendisi kâfir olur. Bir zalimin kâfir

olarak, ölüp azap çekmesini istemek, küfür olmaz. Musa (a.s.)’ın böyle dua

ettiği, Kur’an-ı Kerim’de bildirilmiştir. İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye göre,

başkasının kâfir olmasını istemek, küfür olur. Zalim kimseden başkası için

beddua etmek haramdır. Zalime zulmü kadar beddua etmek caiz olur. Caiz olan bir

şeyin miktarı özrün miktarı kadar olur. Zalime de beddua etmemek, sabretmek ve

hatta affetmek daha iyi ve faziletlidir. [11]

Kâfire

inanarak ve saygı ile selâm veren, kâfir olur. Kâfire saygı bildiren bir söz

söylemek, örneğin üstadım demek, küfr olur.

[1] Müslim, Birr, 87.

[2] Buhâri, Zekat, 63; Müslim, İman 29; Muvatta, Da'vetu'l-mazlum, l.

[3] Hucurat sûresi, 49/10.

[4] İbrahim sûresi, 14/41.

[5] Ebû Dâvud, Salât 362,

[6] Buharî, Vudu, 69, Salat, 109, Cihad, 98, Menakıbu'l-Ensar, 29; Müslim, Cihad, 107.

[7] Müslim, Eşribe 107

[8] Riyazu’s-Salihi, İmam Nevevi.

[9] Buharî, İlm, 7.

[10] Buhârî, Vitr: 7, Cenâiz: 41; Müslim, Mesâcid, 297–308; Ebû Dâvud, Salât, 345.

[11] İslâm Ahlâkı, M. Hadimi.