الدعاء على الغير
‘Beddua’,
sözlükte ‘kötü dua’ demektir.
İslâm ahlâkında, kötü duayı hak etmeyen insanlara beddua (kötü dua)
edilmesi caiz görülmemiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.)
sadece müminlere karşı değil kendisine inanmayanlara karşı da hassas
davranırdı. O, kendisine eziyet edenlere, kendisini öldürmeye kastedenlere bile
beddua etmemiştir. Resûlüllah (s.a.v.), Taif dönüşü, Taif halkının ona yaptıkları
hakaretler karşısında Cebrail gelerek, “Dilediğini emretmen için Allah beni
gönderdi. İstersen şu iki dağı kapayıvereyim” demiş, ancak bu teklifi kabul
etmemiş, bu toplumun Allah (c.c.)’a ibadet edecek bir toplum olması için dua
etmiştir. Uhud Savaşı’nda dişlerinden biri kırılan ve yüzü yaralanan Resûlüllah
(s.a.v.)’a ashabı; müşrikler için beddua etmelerini istemiş, ancak Resûlullah: “Ben lanetleyici olarak değil, davetçi ve rahmet peygamberi olarak
gönderildim” buyurmuştur. [1]
Hz. Peygamber (s.a.v.) Muaz b. Cebel’i (r.a.) Yemen’e
vali olarak gönderirken şöyle demiştir: “Mazlumun bedduasından
sakın! Zira mazlumun bedduası ile Allah arasında herhangi bir perde (mâni)
yoktur (o doğrudan Allah'a yükselir" diye bitirmiştir. [2]
Yukarıda hadis-i şerifler müminleri birbirlerine
kardeş kılmış, birbirine karşı beddua etmemelerini tavsiye buyurmuştur. Ayette "Müminler birbirlerinin kardeşleridir" [3] buyrulmuştur. Dili, rengi, maddî durumu ne olursa olsun birbirlerinin
kardeşi olan müminler bir bedenin azaları gibidirler ve dayanışma içinde
olmaları gerekir. Birbirlerine dua edecekler, rahmet okuyacaklar ve "Ey Rabbimiz, beni, annemi, babamı ve müminleri hesap günü mağfiret
buyur" [4] diyeceklerdir. Şu halde
birbirine karşı ahlâkı bu olması gereken mümin, mümin kardeşine nasıl bedduacı
olur, lanetçi olur? Mümin kardeşe lanet, kişinin imanıyla, ahlâkıyla ters
düşmesi, tezat içinde kalması, Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelmesi demektir.
Hele âlemlere rahmet olarak gelen peygamberin lanetçi olması hiç düşünülemez.
Bu sebeple Resûlullah (s.a.v.), beddua etmesi talebini reddederek, "Ben rahmet peygamberi olarak gönderildim, lanetçi olarak değil" demiştir. Bu hususta da örneğimiz olan Efendimiz (s.a.v.)’in yolunda
giderek, bilhassa müminlere karşı merhametli, sabırlı, bağışlayıcı, hayır
isteyen, hayır dualar edici olmamız gerekir. Bu hususta Resûlullah
(s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: "Nefislerinizin aleyhine dua
etmeyin, çocuklarınızın aleyhine de dua etmeyin, hizmetçilerinizin aleyhine de
dua etmeyin. Mallarınızın aleyhine de dua etmeyin. Ola ki, Allah'ın duaları
kabul ettiği saate rast gelir de, istediğiniz kabul ediliverir." [5]
Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kendinize, çocuklarınıza, kötü dua etmeyiniz.
Allah’ın (c.c.) kaderine razı olunuz. Nimetlerini artırması için O’na dua
ediniz.” “Ananın, babanın çocuğuna ve mazlûmun, zalime olan bedduaları, ret
olunmaz.” buyurdu. Müslümanlar ana-babasının
her zaman hayır duasını almaya çalışmalıdır. Onların beddualarından korkmalıdır.
Onlar hayatta iken ne yapıp yapıp dualarını almaya, onları memnun etmeğe
çalışmalıdır. Vefatlarından sonraki pişmanlık fayda vermez.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Ben rahmet peygamberi olarak gönderildim, lanetçi olarak değil” hadisinin yanında İslâm'ın
tebliğinin önlenmesi, İslam’ı tebliğ ve irşad göreviyle donanmış âlimlerin
canına kastedilmesi, yetişmiş insanların, âlimlerin katledilmesi gibi
sebeplerle birçok yerde beddua ettiğini görmekteyiz. Hz. İbnu Mes'ud (r.a)
anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v.) Kâbe’nin yanında namaz kılarken, Ebu Cehil
ve arkadaşları da orada oturuyordu. Bir gün öncesi bir deve kesilmişti. Ebu
Cehil arkadaşlarına: "Falan ailenin kestiği devenin işkembesini kim
getirip, secdeye gidince Muhammed'in omuzları arasına bırakacak?" dedi.
Oradakilerin en talihsizi fırlayıp, işkembeyi kaptığı gibi, Resûlullah (s.a.v.)
secdeye kapanınca iki omuzu arasına bıraktı. Buna hepsi güldüler, keyiflerinden
birbirlerinin üzerine eğilmeye başladılar. Ben (biraz uzaklarında) ayakta
durmuş onlara bakıyordum. Eğer bir destekçim olsaydı onu sırtından atardım.
Resûlullah (s.a.v.) secdede idi, başını kaldırmıyordu. Derken biri kalkıp Hz.
Fatma (r.a)'ya haber verdi. O, henüz küçük bir kızcağızdı, geldi, işkembeyi
sırtından yere attı. Sonra onlara yönelip, hakaretler savurdu. Resûlullah
(s.a.v.) namazını tamamlayınca, sesini yükseltti ve hepsine bedduada bulundu.
Resûlullah (s.a.v.) dua etti mi üç kere tekrar ederdi, bir şey isteyince de üç
kere isterdi. Namazı bitince: "Allah'ım,
Kureyş(in helakini) sana havale ediyorum!" dedi ve üç kere tekrar etti. Resûlullah'ın sesi kulaklarına gelince
onlardan gülme gitti. Duasından korkuya düştüler. Beddua edince bu onlara çok
ağır geldi. Zira onlar bu beldede yapılan duaların kabul edildiğini
biliyorlardı. Sonra Resûlullah (s.a.v.) : "Ey Allah'ım, Ebu
Cehl İbnu Hişam'ın, Utbe İbnu Rebia'nın, Şeybe İbnu Rebia'nın, Velid İbnu
Utbe'nin, Ümeyye İbnu Halef'in, Utbe İbnu Ebi Muayt'ın helaklerini sana havale
ediyorum" dedi. Bir yedinciyi de zikretmişti, onu
aklımda tutamadım.
Muhammed'i hak ile gönderen Zat-ı Zülcelal'e yemin
olsun, Resûlullah (s.a.v.)'ın ismen zikrettiği bu adamları, Bedir günü hep
yerlere serilmiş gördüm. Bunlar, sonra da kuyuya, Bedir kuyusuna sürüklenip
atıldılar." [6] Bazı rivayetlerde İbn
Mesud: ‘O güne kadar Resulullah'ın beddua ettiğini görmedim’ demiştir. Bu
hadisede bedduayı hak etmeleri, ibadet halinde iken o hakareti yapmaları
sebebiyledir. Duanın üç kere tekrarı müstehabtır. Hadis-i şeriften anladığımız
üzere zalime beddua caizdir. Ancak bazıları: ‘Kâfir ise caizdir, Müslüman ise
onun için istiğfar etmek, affı için dua etmek müstehabtır!’ demiştir. Muayyen
şahsa, günahı, hatası sebebiyle, beddua edilebileceği kanaatinde olan Nevevî,
buna cevaz veren hadisler ışığında, Resûlullah 'ın ‘Sağ elinle ye!’ emrine:
‘Muktedir olamıyorum’ diye muhalefet edene: "Muktedir olma!" diye
bedduasını misal verir. [7]
‘Bunda, İslâm’ın hükmüne muhalefet edene beddua etmenin caiz olacağına
delil vardır’ der. [8]
İbn Abbas (r.a.)’ın rivayet ettiği hadiste Hz.
Peygamber (s.a.v.) Kisra'ya mektubunu göndermişti. Kisra, mektubu okuyunca
yırttı. Hz. Peygamber (s.a.v.) de "paramparça
olmaları için” beddua etti. [9]
Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek kendilerine İslâm’ı öğretmek için öğretmen
isteyen Mudar kabilesine gönderilen 70 âlimin Bi’r-i Maune’de hunharca şehit
edilmesi sonrasında beddua etmesi vakidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) hüznünü,
haberin kendisine ulaştığı sabah namazının ikinci rekatından itibaren bir ay
süreyle, beş vakit namazda yaptığı beddua
ile ortaya koymuştur. O (s.a.v.) şöyle dilekte bulunuyordu: "Allah'ım,
Mudar kabilelerini şiddetle tepele. Onların yıllarını Yusuf (a.s.)’un kıtlık
yılları gibi zorlaştır, (dünyalarını) başlarına dar getir.. Lihyan oğullarını Zi'b,
Ri'l, Zekvan ve Usayya kabilelerini sana havale ediyorum. Çünkü onlar, Allah'a
ve Resûlü'ne asî oldular" [10]
Enes b. Malik (r.a.) ‘Resûlullah (s.a.v.)’ın Bi'r-i Maûne’de şehit edilen
ashaba yanıp yakıldığı, üzüldüğü kadar hiç bir kimseye ve hiç bir şeye
üzüldüğünü görmedim’ demiştir. Şunu da kaydedelim ki kaynaklar, bu kabileler
için o yılın tam bir kuraklık ve kıtlık yılı olduğunu, Ri'l, Zekvan ve Usayya
kabilelerinden 700 kişinin humma hastalığından öldüğünü haber vermektedirler. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bu hüzün ve bedduası, hiç kuşkusuz çok anlamlıydı.
İslâm irşad ve ilim heyetine
pusu kurulmak suretiyle, İslâm'ın
tebliğinin önlenmesi ve bu âlimlerin canına kastedilmesi, yetişmiş insanların,
âlimlerin katledilmesi Nebiyyi Muhterem Efendimiz'i İslâm adına fevkalade
üzmüştü. Rahmet Peygamberi olarak gönderilmiş olan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in
bir ay süreyle helak edilmeleri için beddua
etmiş olması, işlenen cinayetin bütün dünyaya en çarpıcı biçimde duyurulması ve
bütün zamanlarda, İslâm ulemasına ve İslâm tebliğine karşı çıkacak, çeşitli
önlemler alacak, fizikî ya da yasal pusular kuracaklara yönelikti. Bugün de dünyanın
neresinde olursa olsun, İslam'a karşı bu türlü menfi hisler besleyen ve tedbir
alanlar öyle sanıyoruz ki bu peygamberimizin beddua ettiği muhataplarıdır. Sonları da öncülerinin sonları gibi
olacaktır.
Bir
müslümanın kâfir olması için dua edenin kendisi kâfir olur. Bir zalimin kâfir
olarak, ölüp azap çekmesini istemek, küfür olmaz. Musa (a.s.)’ın böyle dua
ettiği, Kur’an-ı Kerim’de bildirilmiştir. İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye göre,
başkasının kâfir olmasını istemek, küfür olur. Zalim kimseden başkası için
beddua etmek haramdır. Zalime zulmü kadar beddua etmek caiz olur. Caiz olan bir
şeyin miktarı özrün miktarı kadar olur. Zalime de beddua etmemek, sabretmek ve
hatta affetmek daha iyi ve faziletlidir. [11]
Kâfire
inanarak ve saygı ile selâm veren, kâfir olur. Kâfire saygı bildiren bir söz
söylemek, örneğin üstadım demek, küfr olur.
[1] Müslim, Birr, 87.
[2] Buhâri, Zekat, 63; Müslim, İman 29; Muvatta, Da'vetu'l-mazlum, l.
[3] Hucurat sûresi, 49/10.
[4] İbrahim sûresi, 14/41.
[5] Ebû Dâvud, Salât 362,
[6] Buharî, Vudu, 69, Salat, 109, Cihad, 98, Menakıbu'l-Ensar, 29; Müslim, Cihad, 107.
[7] Müslim, Eşribe 107
[8] Riyazu’s-Salihi, İmam Nevevi.
[9] Buharî, İlm, 7.
[10] Buhârî, Vitr: 7, Cenâiz: 41; Müslim, Mesâcid, 297–308; Ebû Dâvud, Salât, 345.
[11] İslâm Ahlâkı, M. Hadimi.