Zillet
ZİLLET
‘Zillet’, sözlükte alçaklık, zül, hakirlik ve meskenet anlamındadır. [1]
İnanç zayıflığından doğan bir hakirlik olarak önemsiz, değersiz kişi vasfını taşıma anlamına gelmektedir. Yücelik, manevi açıdan ululuk, üstünlük, şeref, itibar, kuvvet, saygı, hürmet, ikram gibi manaları içinde toplayan ‘izzet’ kelimesini hayatın her safhasına intikal ettirenler, her iki cihanda da mesut ve bahtiyarlar zümresine dahil olur. İnsanların şerefi ve izzeti, boyunda, posunda, makam ve mevki sahibi oluşunda, zenginliğinde, servet ve samanında değil, kulluk vazifesini hakkıyla yerine getirmesindedir.
İzzetin zıttı zillettir. ‘Hor ve hakir olma, alçalma, küçülme, aşağı düşme, miskinlik’ gibi manalara gelen zillet, sahibini aşağıların aşağısına ve ‘esfel-i safiline’ yolcu eder. Onun için zilletten uzaklaşmak ve izzete yaklaşmak, hayatımızı onunla hemhal bir hale getirebilmek lâzımdır. Hakkıyla inanan, inancının her türlü gereğini yerine getiren, bu konuda tavizsiz bir hayat süren Müslümanlar elbette izzetli ve şerefli bir yaşantı ile içiçe ve gönül gönüle olmuş olurlar. İzzet sahibi olan insan cemiyet içinde herkesten ve her kesimden hürmet ve itibar görür. Çevremizde böyle olan, bu yapıda bulunan izzet erbabı zevatı görüyor, onların hallerine içtenlikle imreniyoruz.
Bir de cemiyet içinde zillete duçar olmuş, hor ve hakir bir yaşantıyı benimsemiş, her türlü kötülüğün, aşağılığın kucağına düşmüş, onların kulu kölesi haline gelmiş insanlar da mevcuttur. Bunlar; bayağı yaşantılarıyla, kendilerini küçük düşürücü halleriyle herkesten ve her kesimden tenkit alırlar, eleştirilere tabi olurlar.
‘Tarîk-i müstakîm’ denilen dosdoğru yolun müdavimi olanlara, Hak Teâlâ’nın çizmiş ve göstermiş olduğu yolda sapmadan, inhiraf etmeden yürüyenler, kul hakkına riayetkâr, maruf ve makul çizgi üzerinde yürüyenler, hayatını ölümüne hazırlık içinde geçirenler, izzetli bir yaşantıyı benimsemiş sayılır. Bütün bu iyilikler ve güzelliklerle birlikte hayırda yarışanlar, herhangi bir karşılık gözetmeden gerçek ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunanlar hem dünya, hem de ahiret hayatında kârlı çıkar, mesrur olur, yüksek şan ve şeref ile salih amel sahibi kimselerden olurlar.
Her türlü helal yoldan kazançlar, meşru gelirler ile yine helal yiyecekler, içecekler, giyecekler ve kullanılacak olanlar insanın şanının, şerefinin ve izzetinin artmasına sebep olur. Allah (c.c.)’ın sınırlarını çizmiş olduğu ibadetler ile ilâhî emre ve yasağa uyma fiillerini harfiyyen yerine getirmek müslümanların derecelerini yüksek kılar. Bütün bu ve emsali hakikatler insanın istikamet üzere yol almasına sebep olur.
İslam dininin yasak etmiş, haram kapsamına almış olduğu her iş, her fiil ve her yaşantı insanı zillete, meskenete, acizliğe, beceriksizliğe, hatta maddeten ve manen fakirliğe, yoksulluğa sürükler. Bütün bu gerçekleri düşünen, aklından çıkarmayan inanç ve gerçek iman sahibi insanlar kendi elleri, kendi dilleri, kendi istek ve arzularıyla kendilerini zillete, hor ve hakirlik girdabına sürüklüyorlar demektir. Alçalmak ve meskenet ile zillete duçar olmak Müslümana yaraşmaz.
Başkalarına her fırsatta iyilikleri, güzellikleri yani, kısaca maruf denilen İslâm’ın emretmiş olduğu, uygun bulduğu, aklının da hoş gördüğü şeyleri izah etmek, anlatmak izzetli yaşamanın bir gereğidir. ‘Emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker’ olarak özetlenen iyilikleri ve İslâmî açıdan maruf olan emirleri yaymak, münker denilen makbul olmayan, inkâr edilen, reddedilen, İslâmiyet açısından işlenmesi ve yapılması doğru bulunmayan, akılca da çirkin ve kötü kabul edilen şeyleri de önlemek için çalışma içinde yer almak insanı izzetli kılar, dolayısıyla zilletten uzaklaştırır.
Her doğrunun, her güzelin, her iyinin ve dinimizce maruf kabul edilen her işin, her faaliyetin ve her icraatın yanında yer almak, hakikatlerin, İslâmî emirlerin ve nehiylerin safında ve içinde bulunmak gerçeğin bizzat kendisidir. Bu hakikatlerden ve gerçeklerden uzak olan bir yaşantı; sahibini kabahatli ve çok yönlü suçlu durumuna getirir. Böylece ilahî emirlere aykırı, ilâhî yasaklara karşı duygusuz olan ve onlarla yani Rabbanî haramlarla ünsiyet içinde bir yaşantı benimseyen kimseler cemiyet içinde rezil olur, zelil olur. Böylesine bir yaşantı hor ve hakir olmayı da şeref ve üstünlük kabul eder.
İyi işler, salih ameller, her çeşit hayırlar, hak ve hakikat ölçülerine riayet etmeler, yapılan ibadetler ile Yaratana harfiyyen bağlılık insanı zillet ve meskenet girdabına düşmekten, küfür deryasına batmaktan korur. Dünyaya imtihan için getirilen insanın aslî vazifesi bunlara riayet etmektir. Yani hayrı şerden, iyiyi kötüden, hakkı batıldan, marufu münkerden, güzeli çirkinden, sevabı günahtan, izzeti zilletten, helali haramdan, ıslahı fesattan, müspeti menfiden ayırabilmek ve daima hakkın ve doğrunun yanında yer almak lâzımdır.
İslam dininde bilgi sahibi olmanın, öğrenmenin, bellemenin belli bir sınırı, yaş haddi yoktur. ‘Beşikten mezara kadar öğrenmeyi’ salık veren ve Gâr-ı Hîra’da inen, ilk ayetin, ‘İkra -oku- olması’, İslâm’ın ilme ve bu arada izzete vermiş olduğu önemi sergiler.
İzzet, sahibini yüceltir, kendisine çok yönlü şeref ve itibar kazandırır. Herkesin yanında saygı ve hürmet görür. Hem Hak (Allah) hem de halk tarafından sevilen bir zat olur. Böyle kimselerin yaşantısı, fiil ve hareketi ile her türlü icraatı beğenilir, takdir ve taltif edilir. Böylesine bir izzete, şerefe ve itibara sahip olmak her kişinin değil er kişilerin harcıdır. Ancak öyle ise er kişilerden, şerefli ve üstün meziyet sahibi kişilerden olmaya çaba sarf edilir.
Zillet ise sahibini hor ve hakir olmaya, alçalmaya, küçülmeye, miskinliğe meskenete yolcu eder. Toplum içinde sevimsiz ve taraftarsız kalır. Herkes ondan kaçınmak ve uzak kalmak için fırsat arar. Çünkü zillete duçar olan insan; müptezel, hakir, haysiyetsiz olur, elden ele ve dilden dile düşer. Bütün bu gerçekler göz önünde bulundurularak şu ‘dört günlük dünyada’ eşe-dosta, hısım-akrabaya, konu-komşuya rezil olmamak, zelil bir duruma düşmemek icap eder. Ne mutlu izzetli bir ömür süren bahtiyar zümreye. Ne kadar yazık zelil bir hayatın kulu-kölesi olan meskenet sahiplerine... [2]
Zilletin sebeplerinin başında Yüce Rabbimizin vermiş olduğu rızklara şükretmeme hep daha fazlasını ve daha ilerisini isteme hırsı gelmektedir. İsrailoğullarının ayette anlatılan durumları bunun örneğidir: “Hani, Ey Mûsa! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O halde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin demiştiniz. O da size, İyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah'ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah'ın ayetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı.” [3]
Zillete düşüren sebeplerden birisi de zulümdür. Adaletten ayrılan, haksızlık ve zulümle insanları mağdur edenlerin sonları zilletten başka bir şey olmayacaktır. Ayette bu hal şöyle ifade edilmektedir: “Ateşe sunulurken onların zilletten başlarını öne eğmiş, göz ucuyla gizli gizli baktıklarını görürsün. İnananlar da, ‘İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır’ diyecekler. İyi bilin ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler.” [4]
Zillet Hastalığından Kurtuluş Yolu
Zillet hastalığına yakalanmış olanlar, kusuru kendilerinde arayıp danışma ile yolunu bulmalı ve terk etmelidirler. Eğer bu hale düşmeleri geçmişteki gayr-i meşrû başka bir ifadeyle yüce prensiplere aykırı bir yola sürüklenmekten kaynaklanmışsa tövbe etmeli, istiğfar ile affolunmasını Cenâb-ı Hak’tan istemelidir.
Mekân değişikliğinin, tertipli ve düzenli bir hayat biçiminin bu hastalıktan kurtulmada etkili olduğu farklı vesilelerle ifade edilmektedir. Oldukça kısa olan insanın dünya hayatı ve izzet ile şanlı ve şerefli bir şekilde yahut da zillet ve meskenet içinde geçer. İzzetli ve şerefli bir hayata sahip olabilmek için Allah (c.c.)’a kulluğun, ahir zaman Nebisi’ne ümmet olmanın bütün şartlarını hakkıyla yerine getirmek gerekir. İslâmiyet’ten uzak bir yaşantı ile izzete kavuşmak mümkün değildir. Çok kısa ve geçici olan dünya hayatının debdebesine, gösterişine, şatafatına ve saltanatına aldananlar izzete asla nail olamaz. Ancak zillet ile yaşarlar.
Müslümanlar, kısa dünyada Allah (c.c.)’ın istediği bir dünya hayatı tamamlayıp ahirete yüzü ak olarak gitmek için gayret göstermeli ve şu ayet-i kerimeyi aklılarından çıkarmamalıdırlar.
“O gün işin dehşetinden baldırlar açılır; secdeye çağrılırlar, ama bunu yapamazlar. Gözleri dönmüş olarak yüzlerini zillet bürür. Oysa kendileri sapasağlam oldukları zaman da secdeye çağrılmışlardı.” [5]
Cenâb-ı Hak, Müslümanları zillet hastalığından korusun ve onların izzetli bir hayat sürmelerini nasip etsin.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] İzzet ve Zillet, Veyis Ersöz.
[3] Bakara sûresi, 2/61.
[4] Şûrâ sûresi, 42/45.
[5] Kalem sûresi, 68/42-43.