Zenginlerle İlişkiler
ZENGİNLERLE İLİŞKİLER
Zenginlik, ihtiyaçtan fazla mala sahip olma durumu anlamına gelmektedir. İnsanın ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için Allah Teâlâ pek çok nimet yaratmış ve bunları meşru yollarla elde etmesine (mülkiyet hakkı) izin vermiştir. Çeşitli sebeplerle bazı insanlar ihtiyaçlarından daha fazla mala sahip olurken, bazıları ihtiyaçlarını dahi karşılayamazlar. İslâm'a göre ancak; tarım, sanayi, ticaret, çalışma, hibe, miras gibi helal kazanç yollarıyla elde edilen zenginlik meşrudur. Kumar, çeşitli şans oyunları, çalma, gasp, hileli ticaret… gibi haram yollarla elde edilen zenginlik ise meşru değildir.
Zenginlik bazı dinî sorumlulukları beraberinde gerektirir; zekât, hacc, kurban, sadaka, hayır-hasenat gibi. Bu tür ibadetlere ve insanlara yardıma vesile olacağı için helal olsa da gereği yerine getirilmeyen zenginlikler ise yerilmiştir. Diğer taraftan İslâm sadece dünya malına dayanan, geçici ve yok olucu olan mal zenginliğini değil, belki bundan daha çok, gönül ve davranış zenginliğini (takva ve güzel ahlâk) tavsiye etmiştir. İmtihan için insanları farklı yapı ve kabiliyetlerde yaratan, onlara farklı nimetler veren Allah Teâlâ, servetin sadece zenginler arasında dolaşan dar bir mülkiyet haline gelmemesini, tabana yayılmasını tavsiye etmiş [1] , bunu temin için de zenginlere zekât, sadaka yardım gibi şeyleri emretmiştir. Bu tedbirler, zenginlerle fakirler arasındaki maddi ve manevi farklılıkların azalmasını, yardımlaşma ve insanların birbirine yaklaşmasını ve böylece sağlam bir toplum yapısının oluşmasını sağlar. Dinî vecibeleri yerine getirse de zenginler, kazandıklar malı lüks ve israf içinde, başkalarını kıskandıracak bir şekilde harcayamazlar. Kazanmada olduğu gibi harcamada da meşruiyet çizgisinden ayrılmamak gerekir. Her nimetin şükrü kendi cinsiyle olacağından, zenginliğin şükrü, muhtaçlara yardım etmek suretiyle yerine getirilir. Diğer taraftan iddihar, yani mal ve paraların bloke edilmesi ve üretim, ticaret, harcama vb. ile ekonomiye sokulmaması da dinen doğru değildir. Allah, çalışıp kazanan, kazancını verimli ve hayırlı yerlerde harcayan kullarını sever. Zenginlik hem yatırımlara yöneltilerek yeni iş sahaları açılmasına hem de infak edilmek suretiyle sosyal mutluluk ve refahın artmasına, böylece şükrün yerine getirilmesine vesile olmalıdır.
Zenginliğin veya servetin gerçek mâliki yüce Allah'tır. İnsan, malı üzerinde vekil ve yed-i emindir. O, serveti, yaratıcının koyduğu sınırlar içinde kazanmak, harcamak ve tasarruflar yapmakla yükümlüdür. Ayetlerde şöyle buyrulur: "Size (tasarruf için) vekâlet verdiği maldan O'nun uğrunda harcayın." [2]
"Onlara Allah'ın size verdiği maldan verin." [3]
Servetinde toplumun hiçbir hakkı bulunmadığını öne süren ve kapitalizmin sembolü sayılan Karun'u, Allahu Teâlâ (c.c.) yurdu ile birlikte helâk etmiştir: "Sonunda biz onu da, sarayını da yere geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek hiçbir cemaati de yoktu onun. Bizzat kendini savunmak için gücü de yoktu.” [4]
Rasûlullah (s.a.v.) ashab-ı kirama hitaben: “Ölülerle beraber oturmaktan sakınınız!” buyurduğunda: “Ölüler kimdir? Ya Rasûlullah (s.a.v.)” diye sordular. Buyurdular ki: “Zenginler, yani Allah’ın (c.c.) yolunda sarfetmeyen cimri zenginler. Kim ki, Allah (c.c.) kendisine mal verir de, malının zekâtını vermezse, malı kıyamet günü iki gözünün üstünde iki siyah yılan şeklinde getirilir. Bu yılan o malın sahibinin boynuna dolanır. Sonra çenesinden yakalayarak der ki: “Ben senin biriktirdiğin hazinenim, ben senin malınım”. Bundan sonra Rasûlullah (s.a.v.) Al-i İmran sûresi, 180. ayet-i celileyi okudu; şöyle ki: “Allah’ın fazlından kendilerine verdiği şeyde cimrilik edenler, hiçbir zaman onu kendilerine hayırlı sanmasınlar; aksine bu kendileri için bir şerdir. Onların cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” [5] buyrulmaktadır.
Fudayl bin İyaz (r.a.) diyor ki: “Biz öyle kimselere yetiştik ki, onlar zenginlerin yanında oturmaktan nefret ediyor; Yüce Allah’tan (c.c.) gafil olan her kişinin yanında oturmaktan da kaçıyorlardı.
Emir’ül- Mü’minin Hz. Ömer el-Hattab (r.a.) buyurur ki: “Şu dünyalık toplayan ve topladıklarını Allah (c.c.) yolunda harcamayan kimselerin yanına gitmeyiniz! Çünkü böyle bir hareket, Aziz ve Celil olan Allah’ın (c.c.) buğzetmesine sebep olur. Hem olur ki, içinizden biri onların mal ve eşyasını görünce, kendisine verilen nimeti hakir görmek ister.”
Ebu’d-Derda (r.a.) diyor ki: “Biz zenginlerle aramızda insafın olmadığını gördük. Çünkü onlardan biri bana: “Ya Ebu’d-Derda! Ben seni Allah için seviyorum.” dediği halde, kendisinden dünyalık bir şey istediğim zaman, benden uzaklaşıp kaçıyor. Şiddet ve musibet zamanlarında zenginlerin bize sığınması, fakat bizim onlara sığınmamamız şeref olarak bize yeter.”
Hatemü’l- Esam (r.a.) diyor ki: “İnsanları ateş gibi kabul edeceksin. Yani ihtiyacın olmadıkça onlara yaklaşmayacaksın. Kendilerine yaklaştığın zaman da dikkatli ve çekingen olacaksın.”
Süfyan-ı Servi (r.a.) diyor ki: “Yolculuk halinde senden zengin olanla arkadaşlık etme. Çünkü harcamada onun gibi davransan, sana ağır gelir ve zorlanırsın. Ondan az harcasan, bu da insanlar arasında seni küçük düşürür.”
Selman-ı Farisi (r.a.) diyor ki: “Bir zenginle arkadaş olduğun zaman, onun yanında mertebeni korumak istiyorsan, kendisinden bir şey isteme. Çünkü dilenmek insanoğlunun yüzünde siyah bir lekedir.”
Mal iyi yolda kullanılırsa, zenginlik elbette iyidir. Kötü yolda kullanılırsa kötü olur. İmam-ı Gazali ve İmam-ı Birgivî hazretleri, Kur’ân-ı Kerimde mal için ‘hayırlı şey’ isminin verildiğini bildirmektedir. Define (altın paralar) Rabbin rahmeti olarak bildirilmiştir.
Mal, Allah’ü Teâlânın verdiği bir nimettir. Ahireti kazanmak mal ile olur. Dünya ve ahiret, mal ile intizam bulur, rahat olur. Hac, cihad sevabı mal ile kazanılır. Bedenin sıhhat, kuvvet bulması, mal ile olur. Başkasına muhtaç olmaktan insanı koruyan maldır. Sadaka vermek, akrabayı görüp gözetmek, fakirlerin imdadına yetişmek mal ile olur. Mescidler, mektebler, hastahaneler, yollar, çeşmeler, köprüler yaparak, asker yetiştirerek insanlara hizmet de mal ile olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’de insanların en iyisinin, onlara faydası en çok dokunanıdır diye söylemiştir.
İnsanlara yardım etmek için çalışıp para kazanmak, nafile ibadet etmekten daha çok sevaptır. Cennetin yüksek derecelerine mal ile kavuşulur. İslâm âlimlerinin büyüklerinden İmam-ı Sevrî hazretleri, malın, insanın silâhı olduğunu, canını, sıhhatini, dinîni ve şerefini mal ile koruyacağını bildirmektedir.
Mal, silâh gibidir. Silâh iyidir. Ancak bu silâhı kötü işte kullanmak kötüdür. Silâhın sahibi iyi ise, iyi işlerde; kötü ise kötü işlerde kullanır. Malı iyi işte kullananlar övülmüştür. Bu yüzden Peygamberlerden ve evliyadan zenginler var idi. Meselâ Hz. İbrahim, Hz. Süleyman, Cennetle müjdelenen Abdurrahman bin Avf hazretleri çok zengin idi. Evliyanın büyüklerinden Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri de çok zengin olup, 1300’den fazla çiftliği vardı ve her birinde 3.000 amele çalışırdı. Mal kıymetli olduğu için, malı israf etmek, telef etmek haramdır. Dine uymayan israf haramdır. Mürüvvete uymayan israf ise tenzihen mekruhtur.
İslâm dini, dünya ve âhiret dengesinin kurulmasını ister, tek taraflı olarak ne sadece dünyayı, ne de sadece ahireti düşünür. Ahiret için dünyanın terk edilmesine karşı olduğu gibi, dünya için âhiretin terk edilmesine de karşıdır. Her ikisine de gereken önemi vermekte ve her iki dünya için insanın çalışmasını istemektedir. Dünya çalışma ve yorulma yeri olup, ahiret ise dünyada yapılanların karşılığının, yani mükâfat ve cezanın görüldüğü yerdir, orada çalışma yoktur. Hz. Peygamber (s.a.v.) müslümanların mânen olduğu gibi, maddeten de güçlü olmalarını ve ilerlemelerini istemektedir. İslâm dini tembelliği ve uyuşukluğu kabul etmediği gibi, aksine o, dinamizmi ve aksiyoner olmayı tavsiye etmektedir. Bugün İslâm dünyasının dünya konjönktürü içerisinde ezilmişliğinin ve geri kalmışlığının kökeninde İslâm’ın benimsemediği ve bazı müslümanlar tarafından yanlış anlaşılan fakirlik anlayışının olup olmadığı ciddi manada araştırılmalıdır.
Fakirliği ve yoksulluğu esas alan, fakirliği öven ve fakirliğin zenginliğe karşı üstün olduğunu öngören bir din veya bir ideoloji (dünya görüşü) düşünelim. Bu durumda dünya üzerinde yaşayan bu din ve ideoloji mensuplarının karşılaşacağı problemleri ve sorunları göz önüne getirelim. Öncelikle böyle bir milletin, dünya milletlerine karşı ayakta durması mümkün değildir. Böyle bir dinin mensupları sürekli başkalarına muhtaç olacak, başkalarına el açacak, sefalet içerisinde onur ve şahsiyetini koruyamaz bir halde yaşamaya mahkûm olacaktır. Böyle bir toplum siyasî, askerî, ekonomik ve kültürel bağımsızlığını koruyamayacağı gibi başka milletlerin hegemonyasına girecek ve başkalarının esiri ve kölesi olacaktır. Aynı zamanda namus ve iffetini de koruyamayacak, dinin gereklerini de yerine getiremeyecektir. Köle ve esir bir toplum oluşturmak isteyenin, fakirliği esas alan bir dünya görüşü oluşturması yeterlidir. Çünkü bir milletin fakir ve yoksul olması demek başkalarının boyunduruğu altına girmesi ve köle toplum olması demektir. Dolayısıyla özgürlüğü ve bağımsızlığı savunan evrensel ve fıtrat dini olan İslâm dininin böyle bir hayat felsefesini kabul etmesi ve mensuplarına böyle bir olumsuzluğu öngörmesi düşünülemez. Ancak İslâm dinini yanlış anlayan bazı çevreler, fakirliğin övülmesi, zenginliğin yerilmesi konusunda gerçeklerle bağdaşmayan tutarsız ve asılsız bazı görüş ve yorumlar ileri sürmüşlerdir. Onların bu tür yanlış görüş ve yorumlarını İslâm’a mal etmeye kimsenin hakkı yoktur.
Dünya malının esiri olmadan olabildiğince sade bir hayat tarzını tercih eden Peygamber’in (s.a.v.), hayattan koptuğunu söylemek de mümkün değildir. O’na göre insan, hayatın içinde olmak, çalışmak, helâlinden kazanmak, başkalarına yük olmamak zorundadır. Hatta dini amaçla bile olsa hayatla irtibatı kesmek, dünyadan el-etek çekmek doğru değildir. Çünkü O’nun ifadesiyle belirtecek olursak “İslâmda ruhbanlık yoktur.” Keza “iki günü birbirine müsavi olan ziyandadır.” uyarısını yapan Yüce Peygamberimiz manevî gelişme yanında maddî gelişmenin de ihmal edilmemesi gereğine işaretle müslümanların hem manen, hem de maddeten güçlü olmalarını ve sürekli bir biçimde ilerleme kaydetmelerini istemiştir. Onun nazarında tembel, miskin, uyuşuk ve pısırık bir kişi yaşayan ölüdür. Tasavvufî ifadesiyle O, her an en ideal olan ameli yakalayan ve yapandır. İslâm meskenet ve mezellet dini değildir.
Mal, cennetin en yüksek köşklerine yükselmenin merdiveni olabileceği gibi, cehennemin en aşağı tabakasına inmenin de merdiveni olabilir. Aslında Fakr ve zühdde reddedilen dünyanın çirkeflikleridir; menfaatperestliktir, bencilliktir, kin ve gayz dolu insanî ilişkileridir, tüketim hastalığıdır, israf ve gösteriş tutsaklığıdır. Yoksa dünyanın kendisi ilâhi güzelliklerin sergisidir. Cemâlinin tecelli yeridir. Dünya hayatında zâhitliği beğenme sadedinde vârid olan hadisler, fakirliğin medhi demek değildir. Çünkü zühd, yapılacak bir şeye mâlikiyeti, (mal, mülk...) mevcudiyetini icabettirir. Hakiki zâhid dünyaya sahip olup da elinde tutan, fakat kalbine koymayandır. Yani maddeyi putlaştırmayandır.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in zühd ve takva anlayışı; dünyayı, maddeyi aşmayı, cömertliği, her türlü lüks ve israftan uzak bir yaşayışı, çalışmayı, halisane bir şekilde ilâhî hudûda riâyet etmek suretiyle güç ve yetenekleri yaratılış gayesine uygun olarak kullanmayı ve neticede imanda yakîne ulaşmayı, ibâdet ve taatlarda ihlâsı gözetmeyi, bütünüyle davranışlarda istikametten ayrılmamayı gerekli ve zorunlu görür. O, yemede, içmede, giyinmede kısaca hayatın her safhasında sadeliği tercih ederdi.
Son olarak şunu söyleyebiliriz ki, “İslâm üstündür ondan üstün yoktur.” hadisine göre üstün olmak; manevi yönden güçlü olmakla beraber, maddi yönden de üstün olmak, güçlü, kuvvetli, zengin ve neticede hâkim olmakla mümkün olup, zillet, miskinlik ve gerilikle olamaz. Allah’ın sânî (sanat sahibi, yapan ) ve ganî (zengin) sıfatlarını düşünecek olursak bu sıfatlar da insanları güçlü, kuvvetli ve zengin olmaya zımnen çağırmaktadır. Çünkü zenginlik hâlikın sıfatı, fakirlik ise mahlûkun sıfatıdır. Dolayısıyla hâlikın sıfatıyla sıfatlanmak daha efdaldir.
Geri kalmış milletlerin kendi kültür, kimlik, ahlâk ve yaşayışlarını, manevî değerlerini güç ve kuvvet sahibi olmaksızın korumaları imkânsızdır. Çünkü bu ülkeler sürekli başka ülkelerin tehdidi, baskısı ve kültürel emperyalizmin boyunduruğu altında kalmaya mahkûmdurlar. Dolayısıyla bir milletin dünya milletleri arasında kendi bağımsızlığını, şeref ve haysiyetini koruyabilmesi, ilerlemiş ve gelişmiş olmasına bağlıdır. İlerlemenin tek ve kaçınılmaz yolu da tembelliği bırakarak çok çalışmak, güç ve kudret sahibi olmaktır. Güç ve kudret sahibi olabilmek için çağımızda en çok üzerinde durulması gereken hususlardan birisi hiç kuşkusuz ekonomidir. Bugün âdeta her şey ekonomiyle halledilir hale gelmiş ve ekonomik gücü elinde tutan süper güçler dediğimiz devletler, geri kalmış milletleri her sahada sömürmektedir. Ekonomik güce sahip olan bu ülkeler, dünyada istedikleri şekilde at koşturuyor ve her istediklerini yaptırıyor, geri kalmış yoksul ülkeleri âdeta bir piyon ve maşa gibi kullanıyorlar. Bütün bu olumsuzluklardan kurtulabilmek için ekonomik yönden güçlü olmak gerekiyor.
Bazı çevrelerde fakirliğin zenginlikten üstün olduğu anlayışının hâkim olmasının İslâm toplumunun geri kalmasına, ilerlememesine sebep olduğu açıktır. Hâlbuki İslâm dini fakirliği teşvik etmiş ve kutsamış değildir. Fakirliğin bizzat kaldırılması esastır. Zenginliğin ise, kontrol ve eğitimi esastır. Ayrıca fakirliğin kaldırılması zenginler vasıtası ile olacağına göre, zenginlere her zaman ihtiyaç vardır. Nitekim Hz. Peygamber yukarıda geçtiği üzere fakirlikten Allah’a sığınmıştır. Allah Teâlâ Kur’an’ında Hz. Peygamber’e hitaben “(Allah) Seni fakir bulup zengin etmedi mi?” [6] buyurmuşlardır. İbn Kayyım âyette geçen “âilen” lafzının fakir manasına geldiği konusunda müfessirlein ittifak etttiğini söyler. Mevdûdî bu âyeti şöyle tefsir eder: “Babası miras olarak Rasûlullah’a bir dişi deve ve bir câriye bırakmıştı, böylece Rasûlullah’ın hayatı fakirlik içinde başlamış oldu. Fakat bir zaman sonra Kureyş’in en zengin kadını Hz. Hatice önce onu kendi ticaretine ortak etti. Daha sonra onunla evlendi. Sonra da bütün ticareti Rasûlullah kontrol etmeye başladı. Böylece Rasûlullah zenginleşti, ama bu zenginlik sadece hanımının malına dayanmıyordu. Ticaretinin genişlemesi ve ilerlemesi Rasûlullah’ın yeteneği ve sarf ettiği emek ile gerçekleşti” [7] İbn Kayyım el-Cevziyye de şöyle der: Biz Rasûlullah’ın önce fakir olduğunu sonra Allah’ın onu zengin kıldığını inkâr etmiyoruz. Allah ona birçok zaferler nasib ederek mal ve mülk ihsan etmiştir. Rasûlullah bu maldan ailesinin bir senelik nafakasını ayırırdı. Rasûlullah hiçbir kimsenin veremeyeceği hediye ve bahşişi verirdi, fakirlikten korkmayan kimsenin bağışlaması gibi bağışlardı. [8]
Fakirliği ön planda tutanların en önde gelen gerekçelerinden birisi, zenginliğin insanı yoldan çıkaracağı, kötülüğe ve günaha götüreceği dolayısıyla zenginliğin riskli, fakirliğin ise bu açıdan daha emniyetli ve güvenceli olduğu iddiasıdır. Hâlbuki zenginliğin bazı riskleri olduğu gibi, fakirliğin de bazı insanları suç işlemeye ve kötülük yapmaya sevketmesi açısından bazı risklerinin olduğunu söyleyebiliriz. Zenginliğin riskleri, tehlikeleri, insanı yoldan çıkarma cazibesi vb. aleyhte olan hususlar olduğu gibi, fakirliğin de tehlikeleri, zararları ve kötülüklerinin olmadığını hiç kimse söyleyemez. Örneğin fakirlik, insanı hırsızlık yapmaya, ahlâksızlığa, dilenciliğe, haset ve kıskançlığa götürebilir. Fakir olan bir ailede maddi sıkıntılar sebebiyle huzursuzluk ve kavgalar çıkabilir, hatta bu sebepten dolayı boşanmalar da yaşanabilir. Fakir olan bir kişi evlenemeyeceği gibi, evlendiğinde çoluk çocuğunun rızkını ve geçimini de temin edemez. Bazen fakirlik sebebiyle cinayetler bile işlenmektedir. Örneğin, Kur’ân’da şöyle buyurulur: “Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, sizin de onların da rızkını Biz vereceğiz.” [9] Dolayısıyla daha pek çok zararlı yönleri olan fakirlik, ferdi, âileyi, toplumu ve devleti sefâlet ve perişanlık içerisinde yaşamaya mecbur ve mahkum eder. Bu durumda fakirliğin zenginlikten üstün olduğunu iddia etmek sefaleti ve perişanlığı istemek ve tercih etmek demektir. Fakiri bu kötü durumdan ancak maddi seviyesini yükseltmekle çıkarabiliriz. Zengindeki riskleri de eğitim yoluyla ortadan kaldırabiliriz. Zenginliğin riskleri ve tehlikeleri var diye zenginlik kötülenemeyeceği gibi, bazı kötü zenginlerden dolayı da zenginliğin reddedilmesi gibi bir yanlışa da düşülmemelidir. Varsa sadece kötü insanlar ıslah edilmeli veya cezalandırılmalıdır. Yoksa genele teşmil edilerek tüm zenginler karalanmamalı ve zenginlik zem edilmemelidir.
Aslında zenginlik bizatihi yerilen bir şey olmadığı için, zararlı ve tehlikeli gösterilen şey zenginlik değil, onun sebep olduğu ferdî ve sosyal risklerdir. Ayet ve hadislerde bu konu üzerinde o derece ağırlıklı durulmuştur ki, zararlı ve tehlikeli olanın âdeta zenginlik olduğu sanılmıştır. Bundan ötürüdür ki, zenginlikle fakirliğin mukayesesi yapılmış ve genellikle fakirliğin üstünlüğü yönünde tavır alınmıştır. Önemli olan bizatihi zenginlik ya da yoksulluk değildir, zenginliğin ya da yoksulluğun kişiden kişiye değişebilen değerler kazanabilmesidir. Zenginlik vardır, kişinin şükrüne vesile olur; yoksulluk vardır, kişinin sabrını çoğaltır. Böyle olduğu sürece zenginlikten de, yoksulluktan da kişiye zarar gelmez. Zenginlik ya da yoksulluk, bir başkalarına değerli ve değersiz sayılabilecek olgular değildir. Onu değerli ya da değersiz kılan kişilerdir. Kimilerinde yoksulluk değer kazanırken, kimilerinde zenginlik değer kazanır.
Yaratılış gayesi, “ibadet” olan insan, bu konuda sürekli imtihan halindedir. Kendisine servet verilen servetle, fakirlik verilen fakirlikle, ilim verilen ilimle, ilim verilmeyen de cehaletle, sağlık verilen sağlıkla, hastalık verilen de hastalıkla imtihan edilmektedir. Dünya âdeta bir tiyatro sahnesidir. Burada herkese değişik bir rol verilmiş ve herkesin rolünü en iyi oynaması istenmiştir. Asıl olan her duruma göre, en güzel tavrı alabilmek, “en takvalı” olabilmektir. Binaenaleyh, birer vasıf olarak zenginlikle fakirliğin mukayesesini yapmak, bu açıdan isabetli değildir. Ne fakirlik, ne de zenginlik, varılması arzu edilen bir amaç ve hedef değildir. Fakirlik; ruhbanların ve bazı sûfîlerin zannettikleri gibi, ne genellikle fakirlerin kendi hata ve başarısızlıklarından kaynaklanan bir problemdir, ne de komünizmde olduğu gibi, zenginlerin sebep olduğu ve ancak onların ortadan kaldırılmasıyla çare bulunabilecek bir derttir. Bu görüşlerin belki hepsinde bir gerçek payı vardır, ancak hiçbirisi, yegâne geçerli izah tarzı değildir. Fakirlik bir kaderdir, ancak çaresi bulunmayan bir kader değildir.
İslâm, doğal olarak rızıkta ve mal varlığındaki farklılığı kabul etmektedir. İslâm’ın bu farkı kabul etmesi zenginin daha zengin ve fakirin daha fakir olması, iki taraf arasında uçurumun genişlemesi, zenginlerin toplumda fildişi kulelerde yaşayıp servet ve zenginliği nesilden nesile aktaran bir sınıf olmasını, fakirlerin de yoksulluk ve mahrumiyet içinde kümeslerde ölmeye mahkûm edilen başka bir sınıf olmasını kesinlikle onaylamaz. Zengin ile fakir arasında aşırı bir uçurumun meydana gelmesini de onaylamaz. Kardeşçe yaşamalarını ve birbirini düşünmelerini ister.
Sûfilerin ve bazı kişilerin fakirliğe önem vermeleri, onu övmeleri ve zenginlik üzerine tercih etmelerinin sebeplerinden birisi de, zayıf ve mevzû hadislerden etkilenme olgusudur. Gerekli dikkat ve titizliğin gösterilmemesi neticesinde bu tür uydurmalar revaç bulmuştur. Özellikle tasavvuf ehlinin bu konuda gevşek davrandığı ve bu uydurmaları bolca kullandığı bilinmektedir. Toplumsal öneme haiz olan bu konuda mevzû ve zayıf hadislere hiçbir şekilde itibar edilmemeli ve delil olarak kullanılmamalıdır.
İslâm dünyasının geri kalışının ve başkalarına muhtaç oluşunun kökeninde yanlış dünya anlayışı(dünya-âhiret dengesinin korunamaması) ve İslâmın fakirlik ve zenginliğe bakış açısının doğru olarak bilinmemesi yatmaktadır. Dünya ve nimetlerine karşı insanların yaklaşımlarında farklılıklar gözlenmektedir. Kimileri dünyadaki canlı veya cansız varlıkları put haline getirerek ifrat noktasında hareket ederken, kimileri de zühd adına tefrit noktasında hareket ederek dünya hayatını önemsememekte ve âdeta inziva hayatını savunmaktadır. Her iki yaklaşım tarzı da Hz. Peygamber’in (s.a.v.) anlayış disipliniyle bağdaşmadığından İslâmî olmayıp tenkit edilmiştir. İslâmın öngörmüş olduğu mutedil görüş ve anlayış; aşırı hırs ve tamahkârlıktan uzak kalınarak dünyayı ve nimetlerini putlaştırmadan, geçici olduğunu unutmaksızın dünya nimetlerinden şükrünü eda etmek şartıyla meşrû yoldan azamî derecede faydalanmak ve faydalanılmasına yardımcı olmaktır. Mal, para ve servetin esiri olmaksızın; aksine mal, para ve servete hâkim olunduğu takdirde bu tür bir zenginliğin topluma olan faydaları sayılamayacak kadar çoktur. Ve yerilmeyen zenginlik de budur. Zenginlik âdeta iki tarafı keskin bıçak gibidir, iyilerin elinde olursa iyi olur ve övülür, kötülerin elinde olursa da kötü olur ve yerilir. İnsanoğlu dünyaya ve maddeye karşı doyumsuz, açgözlü ve aşırı bir hırs beslemektedir. Bu duygular frenlenmez ve kişi manevi bir eğitimden geçirilmezse yanlış yollara sapar, öngörülen mutedil çizgiyi aşar. Burada eğitimin önemli oranda rol oynadığını belirtmek isteriz. Azdıran, saptıran ve şımartan zenginliğin önlenmesi için zenginin, dünyasını ve âhiretini bilen, Allah’tan korkan, ilim, irfan ve ihlâs sahibi bir kişi olması gerekir. Bu da ancak manevi ve ahlâkî eğitimle sağlanabilir.
Fakirlik kutsal bir şey olmadığı gibi nimet veya insanı karamsarlığa götüren, ondan kurtulması mümkün olmayan bir musibet de değildir. Allah, “Fakirliği sevdiği kullarına verir, dolayısıyla zengin olmak için çalışmağa gerek yok” demek de çok yanlıştır. Aslında fakirlik de zenginlik de kaderdir, fakirlikten zenginliğe geçmek demek, Allah’ın bir kaderinden başka bir kaderine geçmek demektir. İnsan hasta olabilir, sıkıntı ve problem yaşayabilir, bu benim kaderim diye hastalığını tedavi etmemesi, sıkıntı ve problemini halletme yoluna gitmemesi düşünülemez. Dolayısıyla fakirlikten kurtulmak için de çaba ve gayret gösterilmesi elzemdir. Fakirliğin sayılamayacak kadar zararları ve tehlikeleri vardır. Bizatihi sıkıntı ve problem olan fakirlik, milletlerin felâketi ve sefaleti demektir. Fakirlik toplumları ve milletleri köle haline getirir ve başkalarının boyunduruğu altına sokar. İslâm’a ve insanlara hizmet fakirlikle değil, zenginlikle yapılır. Bir takım müesseselerin kurulması, okul, çeşme, yol, cami, vakıf, ülke savunması vb. hayırların ve hizmetlerin hepsi zenginlikle gerçekleşecek olan işlerdir. Dolayısıyla fakirliğin savunulması veya hadisler temel alınarak dini yönden temellendirilmeye çalışılması İslâm’a ve müslümanlara yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatı incelendiğinde hayatının tamamı zenginlik ve fakirlik açısından aynı olmadığı, aşılamayan bazı sebeplerden dolayı belli bir dönemde maddi sıkıntı çektiği bir gerçektir. Hayatının bazı dönemlerinde de maddi refah seviyesinin yüksek olduğu kaynaklardan tesbit edilmektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sürekli fakir yaşadığını, fakirliği tavsiye ettiğini veya fakirliği üstün gördüğünü iddia etmek tarihi gerçeklerle bağdaşmaz. Böyle bir iddiayı Hz. Peygamber’e (s.a.v.) izâfe etmek Hz. Peygamber’i (s.a.v.) ve hadislerini yanlış anlamak demektir. Hz. Peygamber (s.a.v.), zaman zaman hadislerinde zenginleri uyarmasının sebebi, insanın dünya ve nimetlerine karşı fıtrattan kaynaklanan bir eğilimin bulunması ve bu eğilimin, manevi değerleri unuturcasına aşırılığa gitmemesi içindir. Hâlbuki fakirliğe karşı her hangi bir fıtrî eğilim söz konusu değildir. Hadisler, insanları çalışmaya, varlıklı olmaya ve zengin olmaya yöneltmektedir. Bu yönüyle mali ibadetleri yerine getirenler övüldüğü gibi, topluma maddi açıdan katkıda bulunanlar da övülmüş ve takdir edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.), peygamberliğinin yanında dünyevi yönleri bulunan devlet başkanlığı, komutanlık, hâkimlik, muallimlik görevlerini yapmasına rağmen şaşalı ve debdebeli bir hayat sürmemiş, israf ve lüksten uzak, sade ve mütevâzi bir yaşantıyı tercih ederek ümmetine örnek olmuştur. Toplumda çalışmamaya, tembelliğe, zillete ve geriliğe götüren yanlış tanımlanan veya yanlış anlaşılan bazı kavramların günümüz anlayışında ve üslubunda, anlaşılır bir dille doğru olarak tanımlarının yapılması zaruri bir hal almıştır. Örneğin bu kavramlar arasında zühd, kader, kanaat, tevekkül kavramlarına öncelik verilmelidir. İslâma uygun olmayan anlayışların ortadan kaldırılması için bu elzemdir.
[1] Haşr sûresi, 59 / 7
[2] Hadid sûresi, 57 / 7
[3] Nur sûresi, 24 / 33
[4] Kasas sûresi, 28 / 81
[5] Al-i İmran, 3 / 180
[6] Duha sûresi, 93 / 8
[7] Mevdûdî,Tefhîmu’l-Kur’ân.VII.151, terc., heyet, İnsan Yay.,İst.,1986
[8] İbn Kayyım el-Cevziyye, Sabredenler ve Şükredenler, sh.,315
[9] En’am sûresi, 6 / 151