Yeis
YEİS
‘Yeis’ sözlükte, arzu edilen
şeyden uzaklaşmak, ümit kesmek demektir.
Kavram olarak ‘yeis’, istek
ve arzuların tükenmesi, ümitsizlik, umudun kalmaması anlamındadır.[1]
‘Yeis’, reca’ (umut etme)’nin,
azmin zıddıdır.
İnsan yaratılışı gereği,
kendisine yararlı olan şeyi çok ister. Bunu elde etmek için gayret eder ve çaba
gösterir. Sıkıntı ve zorluktan hoşlanmaz. Elindeki nimet ve imkânların
gitmesini sevmez. Bir zorluğa düştüğü, elindeki nimetlerin bir kısmı sınanmak için elinden alındığı zaman, hemen
şikâyete başlar ve bunu bir şer, kendisi hakkında ‘hayır’ olmayan bir şey
olarak değerlendirir. Sonra da ümitsizlik üstüne ümitsizliğe düşer.
Yeis hali, bir ümitsizlik
veya kötümserlik halidir. İnsanın, kendisine dokunan bir zorluk, sıkıntı,
istediğini elde edememesi anında düştüğü psikolojik durumu anlatmaktadır.
Şüphesiz bu durum insana ait bencilliğin, inkârcı insanların da nankörlüğünün
görüntüsüdür. Çünkü gerçekten iman eden insanlarda böyle bir durum ve
rahatsızlık görülmez.
Yeis İnkârcıların Bir Özelliğidir
Yeis hastalığı, inkârcı
insanların bir özelliğidir. Bunların özellikle ölümden sonra gördükleri gerçek
karşısında artık hiçbir ümitleri kalmaz, dünyaya bir daha geri dönmeleri de söz
konusu değildir. Karşılaştıkları kötü sonucu başlarından kimse savamaz. Bu
durumu Kur’an-ı Kerim şöyle açıklıyor:
“Ey
iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir toplumu veli (dost ve
müttefik) edinmeyin ki onlar, kâfir olanların mezar halkından umut kesmeleri
gibi ahiretten ümit kesmişlerdir.”[2]
Onları gören hayattaki
inkârcılar da ölümden sonrası için bir umut ve kurtuluş yolu beklemezler,
rahmet ve cennet nimetlerinden yeise düşerler.
Rabbinin verdiği nimetlere
yeterince kanaat getirip şükretmeyen nankör kimseler, isterler ki ellerindeki
dünya varlıkları, bol nimetler hiç eksilmesin, artsın ve böylece sürüp gitsin.
Elindeki nimet eksilince veya biraz sıkıntı olunca hemen ümitsizliğe kapılmaya
ve Allah (c.c.) hakkında yanlış düşünmeye başlarlar.
Bu kötü düşüncelerin sahibi,
Allah (c.c.)’ı, kendisine bol bol nimet verirken ‘cömert’; nimet kesilince bu sefer de ‘cimri’ diye
nitelendirmeye cesaret eder. Kur’an-ı Kerim bu konuda dikkat çekici bir örnek
veriyor:
“Fakat
insan, ne zaman onun Rabbi kendisini bir denemeden geçirse, ona bir ikramda
bulunsa, ona bolca nimet verirse ‘Rabbim bana ikramda bulundu’ der. Ama ne
zaman onu deneyerek, rızkını azaltsa, hemen der ki, Rabbim bana ihanette
bulundu.’”[3]
İşte bu şekilde nankörlük
illetiyle hasta olanlar, ümitsizliğe düşerler. Bunun sebebi bu kimselerin Allah
(c.c.)’ın rahmetinin boyutlarını anlamamaları veya işledikleri günahların
çokluğundan ürkmeleridir. Ya da Allah (c.c.)’ın nimet ve rızık verirken Hikmet’e
uygun olarak verdiğini anlayamamalarıdır. Halbuki Allah (c.c.)’a ihlasla teslim
olmuş olan bir mümin, Allah (c.c.)’ın takdir ettiğine itiraz etmez. Kendi
payına düşene razı olur. İlâhî adaletten asla kuşkusu yoktur.
Ayrıca inanır ki, işlediği
her tür amelin kesinlikle karşılığını alacaktır. Allah (c.c.)’ın azabından da
emin değildir. Bunun sebebi de, kendi işlediği salih (iyi) amellerin tam olup
olmamasındaki kuşkusudur. Yoksa Allah (c.c.)’ın rahmetinden umut kesmez, Allah
(c.c.)’ın ihlasla işlenmiş bir ameli boşa çıkaracağını aklının ucundan bile
geçirmez.
Buna göre ümitsizlik
hastalığı, inanç zayıflığından ya da Allah (c.c.)’ın sıfat ve fiillerinden
şüpheye düşme nankörlüğünden kaynaklanmaktadır. Böyle kimseler, Allah (c.c.)’ın
adaletinden şüphe ettikleri gibi, rızık verenin yalnızca Allah (c.c.) olduğunu
da unuturlar. Yaptıkları güzel işlere Allah (c.c.)’ın yeterli karşılığı
vermeyeceği endişesini taşımaktadırlar. Böyle bir durum gerçek imanla
bağdaşmaz.
“Biz
insan üzerine nimetler akıttığımızda o Biz’den yüz çevirip yan çizer. Ona bir
şer dokununca da çok ümitsiz birisi haline geliverir.”[4]
Yeryüzündeki bütün
kötülükler, bütün aksaklıklar, bütün ifsatlar insanların yaptıkları
yüzündendir. Bu nedenle Allah (c.c.) insanlara uyarıcı ve müjdeleyici elçiler
göndermiştir. Kötülük yapan kimseler bir anda her şeyin bittiğini düşünerek
ümitsizliğe kapılırlar, Allah (c.c.)’ın kendileri için affedici olmadığını
sanarlar. Halbuki Allah (c.c.) hakkındaki bu düşünce yanlıştır.
“Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla
sevinirler; fakat kendi ellerinin sunduğu şeyler sebebiyle onlara bir kötülük
isabet ettiğinde de, hemen umutsuzluğa kapılırlar.”[5]
Allah (c.c.) yarattığı
insanın günah işleyeceğini de, isyan edeceğini de bilir. Ancak O, hatasını
anlayıp tevbe edenleri, inkârdan sonra imanı tercih edenleri hem bağışlar, hem
de onların tevbelerinden razı olur. İnsan sürekli hata yapar, Allah (c.c.) da
hatalarından vazgeçenleri (tevbe edenleri) bağışlamaya devam eder.
Müslüman Allah (c.c.)’ın
Rahmetinden Ümitsiz Olamaz
Ümitsizliğin en kötüsü Allah
(c.c.)’ın rahmetinden ümit kesmektir. Böylesine bir ümitsizlik kimileri için
şirk, kimileri için de büyük günahtır. Kur’an şöyle diyor:
“Oğullarım,
gidin de Yusuf ve kardeşinden bir haber getirin ve Allah’ın rahmetinden ümit
kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut
kesmez.”[6]
“De
ki: Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim ümit keser?”[7]
Allah (c.c.) günahkâr
müminleri ümitsizliğe düşmemeleri konusunda uyararak, Allah (c.c.)’ın
rahmetinden yeise düşenin yanlışlığına işaret ediyor.
“De
ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım, Allah’ın
rahmetinden yeise düşmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü
O, bağışlayandır, merhamet sahibidir.”[8]
Bundan sonra gelen ayetlerde
bu bağışlamanın, ancak tevbe ederek Allah (c.c.)’a teslim olmakla ve Allah
(c.c.)’tan gelene (Kur’an-ı Kerim’e) uymakla mümkün olabileceği
vurgulanmaktadır.
Akaid kitaplarında ‘yeis
halinde’ iman olur mu, olmaz mı, konusu geçmektedir. Ölmek üzere olan, daha
doğrusu ölümün şiddetini bizzat görüp, hayattan umudu kalmayan bir kimsenin,
ölüm korkusuyla iman etmesi geçerli midir? Yoksa değil midir? Sorusu üzerinde
durulmaktadır.
Kur’an-ı Kerim, yeis
halindeki imanın geçerli olmadığını açıkça söylüyor. Buna benzer bir uyarı da,
suda boğulmak üzere olan ve ‘Musa’nın ve Harun’un Rabbine iman ettim’ diyen
Firavun’a yapılmaktadır.[9]
İman edip salih amel işleyen
müminlerin tevbesi ise can boğaza gelinceye kadar geçerlidir.[10]
Yeis bir ümitsizlik, eli kolu
bağlı bekleme, kötümserlik ve biraz da tembellik durumudur ki hiçbir Müslüman
için caiz değildir. Kimileri çoğu zaman yapılması gerekeni yapmaya üşenirler
veya ne yapacaklarını bilemezler. Sonra da elleri koynunda bekleyerek umutsuzluğa
düşerler. Allah (c.c.) her bir başarıyı sebeplere bağlamış ve günah ve hataları
da tevbeden sonra bağışlayacağını müjdelemiştir.
Rabbimiz (c.c.), bütün
umutların bittiği yerde, gökten yağmur indirip yeri canlandırır. Tıpkı yağmur
gibi olan rahmetini de her zaman gönderir. Ölü kalpleri diriltir, kötülükleri
iyiliğe çevirir. O, kendisinden hakkıyla korkup sakınanlara her zaman bir çıkış
yolu yaratır.[11]
Bediuzzaman’ın Hutbe-i Şamiye
eserinde üzerinde en fazla durulan konu ümitsizliktir. Bunun çaresi olarak da,
ilahî rahmetten ümidini kesmemek anlamına gelen ‘el-Emel’i gösterir. Bu konu o
kadar önemsenmektedir ki, hutbenin yarısından fazlasını teşkil etmiştir. Bu
hutbenin verilişinden bir sene sonra (1912) ‘Devaü’l-Yeis’ (Ümitsizliğin İlacı)
isimli eserini yazmıştır.
Bediüzzaman’ın bu eserdeki
tespitlerine göre geri kalmışlığın ve felaketlerin en önemli sebebi
ümitsizliktir. Ümitsiz insan, ruhu çıkmış ceset gibidir. Türkçede ‘kolu kanadı
kırılmış’ diye bir tabir vardır. Arkasında yılanın olduğunu gören veya hisseden
kuşun kolu kanadı kırılır ve yılana yem olur. Hâlbuki kuşun uçmak gibi bir
avantajı ve yılanın sürünmek gibi bir dezavantajı vardır. Buna rağmen
ümitsizlik ve korku belası kuşu yem olmaktan kurtaramıyor. Ümitsizlik
damarlardaki kanın çekilmesi gibi ‘mevt-i müteharrik’ bir haleti yaşatır
insana. Savaşın neden kaybedildiğini soran padişaha komutan, ‘savaşın yüz tane
kaybedilme nedeni vardır’ der ve saymaya başlar. ‘Biiir: Barut yoktu…’ Daha
saymaya devam edecekti ki padişah, ‘Daha gerisini saymaya gerek yok’ diye
komutanı durdurmuş. Evet, ümidi olmayan fert veya milletlere barutu bitmiş
nazarıyla bakabiliriz.[12]
Bu nedenle Bediüzzaman’a göre ye’is, her kemalin, önündeki en büyük engeldir. ‘Yeis
(ümitsizlik) en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâm’ın kalbine girmiş.
İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garbda (batıda) bir-iki milyonluk küçük
bir devlet, şarkta (doğuda) yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve
vatanlarını müstemleke (sömürge) hükmüne getirmiştir. Hem o yeistir ki, yüksek
ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-ı umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı
hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, kuvve-i maneviyemizi kırmış, az bir kuvvetle,
imandan gelen kuvve-i maneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği halde; o
kuvve-i maneviye-i hârika, me’yusiyetle kırıldığı için, zalim ecnebiler dört
yüz seneden beri üç yüz milyon Müslüman’ı kendilerine esir etmiştir. Hatta bu
yeis ile başkasının lakaytlığını ve füturunu (gevşekliğini) kendi tembelliğine
özür zannedip ‘neme lâzım’ der, ‘herkes benim gibi berbattır’ diye şehamet-i
imaniyeyi (imandan gelen kahramanlığı) terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor.
Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor; biz de o
katilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz. “Allah’ın
rahmetinden ümidinizi kesmeyin” (ayetinin) kılıcı ile o yeisin başını
parçalayacağız. “Bir şeyin tamamı elde edilmezse
tamamı da terk edilmez” hadisinin hakikatiyle belini kıracağız inşallah.’
‘Yeis; ümmetlerin, milletlerin ‘seretan’ (kanser) denilen en dehşetli bir
hastalığıdır. Ve kemalâta mani ve “Kulumun
güzel düşünceleri ile ona (güzel) muamele ederim” (kudsî hadisinin)
hakikatine muhaliftir. Korkak, aşağı ve acizlerin şe’nidir, bahaneleridir.
Şehamet-i İslâmiyenin şe’ni (işi) değildir.’[13]
Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşmek imanî bir problemi de beraberinde
getirir. Kur’an’da şöyle buyrulur: “…Allah’ın
rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü kâfir kavimden başkası Allah’ın
rahmetinden ümidini kesmez.”[14] Âlem-i İslâm’daki
ye’isten ciğeri yanan Bediüzzaman’ın çağdaşı ve arkadaşı Mehmet Akif de bu ümitsizlik halini şöyle tasvir eder:
Yeis öyle bir bataktır ki
düşersen boğulursun.
Azmine sarıl sımsıkı, bak ne olursun!
Yaşayanlar hep ümitle yaşar,
Me’yus olan, ruhunu vicdanını bağlar.
Ey şark! Ey ebedi meskenet!
Haydi, kımıldanmaya sen de bir niyet et.
Korkuyorum, Garbın elinden yarın,
Kalmayacak çekmediğin mel’anet.
İslâm âlemi olarak kurtuluşumuz, her şeyden önce def-i mefasid (zararlıları
uzaklaştırmak) kabilinden olan ümitsizliği atıp, celb-i menafi’ (faydalıları
almak) olan ümidi içimizde yeniden canlandırmaktadır. Bu nedenle Bediüzzaman,
en ufak bir bulut parçasını bile rahmet yağmurlarının müjdecisi olarak görür.
Her vesile ile Müslümanların maddeten hâkim olacaklarını beyan eder. O’nun ‘Ümitvar
olun, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür seda İslâm’ın sedası olacaktır.’
Sözü, dillerde pelesenk olmuş, söylendiği zamandan şimdiye kadar yediden
yetmişe herkese ümit aşılamıştır.
Yeis Hastalığından Kurtulmamın Yolu
Yeis hastalığından
kurtulmanın yolu, ilk adım olarak, İslâm’ın itikat esaslarının tamamına kuşkusuz
ve koşulsuz inanmak, ibadetlerini noksansız yapmaya çalışmak, günlük hayatında
dinin ilkelerini uygulamak ve yüksek İslâm ahlâkını yaşamaktır. Bunu başardığı
anda o insan için yaşamanın bir anlamı olacak ve hayatta karşılaştığı
zorluklarla mücadele gücünü kendisinde bulacaktır. Çünkü bu inançla, dünya
hayatının çok kısa bir hayat olduğunu, gerçek hayatın ise ahiret hayatı
olduğunu ve bunun sonsuz olduğunu bilecektir. İşte bu inanç onu dirençli
kılacak ve bu dünyada geçireceği kısa hayatın zorlukları karşısında asla yeise
yani umutsuzluğa düşürmeyecektir.
İşte bütün bu özellikleriyle ‘yeis
hastalığı’ da Müslüman için en faziletli ve gerekli bir amel olan ‘İslâm
Birliği’nin önündeki engellerden biridir. Çünkü yeis hastalığına kapılmış bir
kimse cihad yapamaz, ümitvar olamaz, gayret edemez. Günümüz Müslüman’ı, İslâm dünyasının
param parça olduğunu, İslâm ülkelerinin yöneticilerinin ayrı ayrı düşünce ve
bloklara bağlı olduğunu, birleşmelerinin çok zor olduğunu, dünyanın güçlü
devlet ve faktörlerinin buna fırsat vermeyeceklerini düşünerek İslâm Birliği
konusunda da ümitsizliğe düşmektedir. İslâm Birliği’nin önem ve faziletini
idrak etmiş bulunan Müslümanlar diğer engellerle birlikte yeis hastalığı ile de
savaşacaktır. Eğitim ve öğretim yoluyla yapılan cihad sayesinde yeis engeli
ortadan kaldırılacaktır.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen.
[2] Mümtehine sûresi, 60/13.
[3] Fecr sûresi, 89/15-16.
[4] İsra sûresi, 17/83.
[5] Rum sûresi, 30/36.
[6] Yusuf sûresi, 12/87.
[7] Hicr sûresi, 15/50.
[8] Zümer sûresi, 39/54.
[9] Yunus sûresi, 10/90-91.
[10] İbnu Mace, Zühd, 30.
[11] Tahrim sûresi, 65/22.
[12] Arap Baharı ve Ümit, Risaleakademi,
Makaleler.
[13] Risale-i Nur, Bediuzzaman.
[14] Yusuf
sûresi, /87.