Vergileri Adil Bir Şekilde Toplamak
VERGİLERİ ADİL BİR ŞEKİLDE
TOPLAMAK
Erdemli
siyasetçi, insanların uydurdukları ve uyguladıkları sistemleri değil kendine
mahsus bir vergi sistemi olan İslâm vergi sistemini ülkesinde uygular.
İslâm’ın
vergi sistemi Allah Teâlâ’nın emri ve Peygamber (s.a.v.)’in uygulamaları ile zekât
üzerine kurulmuştur. Bu sistem, bugün dünyada uygulanmakta olan diğer hiçbir
sisteme benzemez. Zekât vergi sistemi, kimden, ne zaman, nasıl ve ne kadar vergi
alınacağını bildirmiştir. Âkil, baliğ, hür ve Müslüman olan vatandaşlar zekât
verirler. İslâm’da vergi sadece üretimden alınır, tüketimden vergi alınmaz.
Ticarî hayat hükmen ‘nâmi’ sayıldığı için, yani kâr sayesinde üreme ve çoğalma
meydana geldiği için ticarî mallardan, altın, gümüş, para ve kıymetli evraktan
da vergi alınır.
Tüketim
olduğu için kişinin oturduğu evden ve bindiği arabadan vergi alınmaz. Ayrıca
İslâm’da normal şartlar altında gümrük vergisi bulunmadığı için yurt dışından
kullanmak
üzere getirdiği bir maldan da ne kadar pahalı olursa olsun, vergi alınmaz.
Ancak devlet bir zaruret varsa gümrük vergisi koyabilir. Üretim, hem fert ve
hem de toplum açısından olacağı için, miras ve intikalden, yapılan alım ve satımlardan
vergi alınmaz. Çünkü miras ve intikalde, alım ve satımlarda birey açısından bir
üreme ve
çoğalma
meydana gelmiş olsa bile toplum açısından bir çoğalma meydana gelmemiştir. İslâm’da
toprak ile yapılan üretimlerden güneş yılına göre vergi alınır. Ticarî alandaki
vergiler ise ay yılına göre alınır.
Vergi
mükellefler tarafından verilmez; devlet tarafından vergi memurları (amil)
vasıtasıyla mükellefin ayağına gidilerek alınır. Vergiler normal şartlar
altında (azimet) beşte bir, onda bir, yirmide bir ve kırkta bir olmak üzere
yüzde
üzerinden
alınır. Eğer zaruret varsa bu nisbetler iki katına çıkarılabilir. Vergi üretim
vasıtalarından değil, meydana getirilen üründen alınır. Bu sebeple tarlanın ve
üretim
makinalarının
zekâtı yoktur. Şirket, tüzel kişi olarak, İmam Şafii’ye göre zekât
verebilir.
Ebu Hanife’ye göre ise vermez; ortaklar kendileri verir. Elde mevcut olmayan
malın veya paranın tasarrufumuzdan uzak olduğu için aynı alacaklarda olduğu
gibi vergisi yoktur.
Zekâtın
farz olduğu ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler ile sabittir. Cenâb-ı Hak
buyurur:
“Namazı kılın, zekâtı verin, kendiniz
için önden gönderdiğiniz her hayrı Allah (c.c.) katında bulacaksınız. Allah
(c.c.) yaptıklarınızı şüphesiz görür.”[1]
Zekât,
her şeyden önce kulun Allah Teâlâ’nın emrine itaat edip, kulluğunu göstermesinin
en güzel nişanesidir. Çünkü zekât vermeyi Allah Teâlâ emretmiştir. Kulun
vazifesi; öncelikle neden ve niçin diye araştırmadan Rabbi tarafından emir olunduğu
şeyi yapmaktır. Müslüman; sevdiği, inandığı Rabbinden aldığı emri, canının
yongası olan malın hiç bir maddî karşılık beklemeden vererek, kulluk borcunu en
güzel şekilde ödemiş olur. Bunun yanı sıra zekât kişiyi, günah ve cimrilik
kirlerinden temizler. İnsandaki, mal sevgisini kırıp, Allah sevgisinin ön plana
geçmesine sebep olur.
Zekât
fakirler açısından da son derece önemlidir ve onlar için en büyük garantidir.
Çünkü o sadece fakirin hakkıdır ve mutlaka fakire verilecektir. İnsanların
koydukları vergilerin toplanma ve sarfedilme yerleri devirlere ve devletlere
göre değişebilir. Devlet gelirlerinin sarfında fakirlerden çok zenginlerin
gözetildiği de olabilir. Kaynak ve sarf yerini Allah ve Rasûlünün tesbit ettiği
zekât ise böyle değildir. Bunun kimden alınıp kime verileceği Kur’ân’da
belirtilmiştir. Bunu hiç bir kimsenin değiştirmesi mümkün değildir. Yani bu fon
sadece fakirler için kullanılır.
Zekâtın,
toplum açısından önemi de; zekâtı veren ve alan açısından öneminden daha aşağı
değildir. Allah insanların tümünü aynı kabiliyet ve güçte yaratmamıştır.
İnsanların fizikî yapılarında olduğu gibi malî güçlerinde de farklılıklar
vardır. İnsanlar; ya zengin, ya fakir ya da orta hallidirler.
Dünyanın
çeşitli yörelerinde zenginlerin alabildiğine lüks ve israfa dalmaları,
sayelerinde kazanç sağladıkları fakirleri düşünmemeleri, onlara yardım ellerini
uzatmamaları, fakirlerin kendilerine kıskançlık ve kin duymalarına sebep
olmuştur. Bunun neticesi olarak da toplumlarda sosyal patlamalar,
huzursuzluklar ve isyanlar görülmüştür. İşte zekât, bütün bu olumsuz hadiselerin
önünde en güzel seddir. Toplum içerisindeki fertlerin düşecekleri dar
durumlarda onları koruyan sosyal bir düzendir. İnsanlar arasındaki dayanışmanın
sağlanmasına yardımcı olur. Zenginlere fakirler arasındaki mesafeyi daraltır. Fakirlerin
gönüllerinde zenginlere karşı doğabilecek kıskançlık ve kinleri söndürür.
İnsanlar arasında sevgi ve kardeşliği yayar. Böylece; hem fakirin aç, susuz ve
çıplak kalmasını önler hem de cemiyetin düzen ve huzurunun bozulmasına engel
olur.
Hz
Ali (r.a.), Mısır valisine gönderdiği talimatında vergilerin toplanması
konusunda şunları emretmiştir:
‘Sonra
âmillerine (zekât ve vergi toplayan memurlara) dikkat et, kendilerini iş başına
öyle getir. Yoksa tarafgirlik, bencillik dolayısıyla kimseye vazife verme!
Çünkü bu iki sebep zulme ve hainliğe neden olur. Bir de bu iş için, iyiliğiyle
tanınan ailelerden yetişmiş, tecrübeli, hayâ sahibi, İslâm’a hizmeti geçmiş
adamları araştır. Zira bunlar, ahlâkı en üstün, namusu, şerefi en sağlam,
tamahın cazibesine en az kapılır, işleri en doğru yapan insanlardır.
Geçimlerini de geniş bir şekilde temin et. Çünkü nefislerini iyiliğe sevk
hususunda bu bir kuvvet olacağı gibi, elleri altındaki şeylere el uzatmaktan o
sayede uzak kalırlar. Bundan başka, şayet emrine muhalefet ederler yahut
emanete tam riayet etmezlerse senin için aleyhlerine kullanacağın bir delil
olur. Sonra bunların yaptığı işleri takip et! Arkalarından vefalı ve dürüst
gözcüler gönder. Zira işleri nasıl gördüklerini gizlice öğrenmen emaneti
korumalarına ve halk hakkında şefkatli iş yapmalarına sebep olur.
Sonra
haraç işini, haraç ehlinin (verenlerin) iyiliğiyle birlikte takip et! Çünkü
haracın ıslahıyla haraç verenlerin iyiliği içinde başkalarının da iyiliği
dâhildir. Zaten başkalarının iyiliği, ancak bunlarınkine bağlıdır. Çünkü halkın
hepsi haraca ve haraç ehline muhtaçtır. O hâlde memleketin halkına sarf
edeceğin, bayındırlık işlerine harcayacağın vakit, haraç toplamaya matuf olan
himmetinden fazla olmalıdır. Zira haraç ancak halka hizmet ile elde edilebilir.
Hizmet olmadan haraç isteyen kimse, memleketleri harabeye çevirir. Kulları
helâk eder. İşi de pek kısa bir zaman için yürür. Şayet yükün ağırlığından
yahut bir afetten yahut yağmurların, suların kesilmesinden yahut toprakların su
altında kalmasından yahut kuraklık istilâsından şikâyette bulunurlarsa,
tesirini umduğun bütün vasıtalara başvurarak dertlerini hafifletmeye çalış. Bu
hususta hiçbir fedakârlık sana katiyyen ağır gelmesin. Zira o bir sermaye ki,
memleketlerini imara, vilayetini güzelleştirmeye sarf etmek için sana iade
edecekler. Fazla olarak methiyelerini kazanacaksın, haklarında gösterdiğin
adaletten dolayı iftihar edeceksin. Hem sen bu sermayeyi fazlasıyla
vereceklerine güvenerek veriyordun. Zira kendilerini refaha kavuşturduğun için
biriktireceklerine ve adalet, şefkat ile muamele etmek sebebiyle senden emin
olduklarına güvenin vardı.
Evet,
günün birinde, yardımlarına dayanacağın bir olay çıkar. Bakarsın ki, gönül
hoşnutluğuyla bütün yükü üzerine almışlar, taşıyorlar. Umran dayanıklıdır.
Yüklediği kadarını götürebilir. Memleketin harabisi, ahalinin sefâletindendir.
Ahaliyi sefil eden sebep de, ancak valilerin servet toplamaya hırsları, uzun
müddetle mevkilerinde kalacaklarını zannetmeleri, bir de geçmiş ibretlerden
gereği kadar hisse almamalarıdır.’
Erdemli
siyasetçi işte bu sistemi uyguladığında toplum da erdemli bir toplum olacak,
insanlar hem dünyada ve hem de ahirette mutlu olacaklardır.
[1] Bakara sûresi, 2/110.