بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Kötü Ahlâk Hastalıkları / Kötü Ahlâk / Tuğyan
Kötü Ahlâk

Tuğyan

‘Teğa’ sözlükte sınırı aşmak, isyanda ve çıkışta fazla ileri gitmek, azmak, çok azgınlık göstermek ve suyun yatağından taşması anlamlarına gelir.

Bu fiilin mastarı ‘Tuğyan’dır. ‘Tuğyan’, her türlü sınırı aşmayı, azmayı, isyanda fazla ileri gitmeyi, kendini yeterli görmeyi (istiğna’yı) ifade eder.

‘Tağut’, kelime anlamıyla tuğyan eden demektir. Çoğulu ‘teğâvit’tir.

‘Tağut’, tuğyanı yaşayan ve yaşatan kişi ve kuvvetleridir.

Tuğyan, isyan ve günahta sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. Tarihte azmış, isyanda ileri gitmiş ve yoldan çıkmış bir çok azgın kişi ve topluluk hakkında bu kelime ve bunun türevleri kullanılmaktadır.

İnsanın yaratılışında ‘Tuğyan’ kötü ahlâkı vardır. Bunun sebebi insanın kendini ‘müstağni’ (çok zengin, kendi kendine yeterli ve güçlü) görmesidir. [1]

Bazı kimseler ve topluluklar kendilerini hiç kimseye, hatta bir Yaratıcıya bile muhtaç olmayacak konumda görürler. Kendilerinde her istediğini yapacak bir güç ve bilginin varlığını sanarlar. Bundan dolayı Allah (c.c.)’ı unutur ve ilâhi yasaları dinlemezler, azgınlık yaparlar. Böyle kimseler, Tuğyan’la birlikte istediğini yapmaya yeltenir, hak-hukuk ve sınır tanımamaya başlarlar. [2]

Kur’an-ı Kerim’de Tuğyan’ın Tipik Örnekleri

Firavun, ‘Tuğyan’ eden azgınların tipik örneğidir. O, gerçekten sınırı aşıp, azgınlık yapan biriydi. Firavun, insanın kendi heva ve hevesini haddini aşarak tanrılaştırmasının, kendini her şeyin üstünde görmenin, istikbarın (büyüklenmenin) da açık bir örneğidir.

Firavun, Nemrut ve benzerlerinin geliştirdikleri uygarlık ve düzen gerçekte bir tuğyan düzenidir. Onlar, içinde bulundukları ülkeleri ve şehirleri ‘tuğyan’a boğdular ve yeryüzünde kargaşa çıkardılar. Allah (c.c.) da onları azabıyla yakalayıverdi. [3]

Tuğyan ederek kendini ilah ilan eden Firavun’un zulmettiği İsrail oğullarına Allah (c.c.), “Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin, bu konuda ‘tuğyan etmeyin” buyurduğu halde onlar söz dinlemediler ve ‘tuğyan’a düştüler.” [4]

Nuh (a.s.)’un toplumu da ‘tuğyan’a düşmüştü. [5]

Kendilerine gelen elçiyi dinlemeyip azgınlıklarından geri dönmediler. Şımarmaya ve büyüklük taslamaya devam ettiler. ‘Tuğyan’ eden Nuh (a.s.)’un kavmi, Allah (c.c.) tarafından tufan afetiyle cezalandırılmıştı. Kur’an-ı Kerim bu tufan olayını ‘suların taşmasını ifade eden’ ‘teğa’ yani tuğyan mastarının fiili ile anlatmaktadır. [6]

Yine Semûd kavminin bir ‘tağiye’ ile cezalandırıldığını görmekteyiz. ‘Tağiye’ tuğyan kökünden gelen bir başka kelimedir ve azıp kuduran bir tabiat kuvvetini ifade etmektedir. Yani ‘Tuğyan eden’ Semud kavmi yine ‘tuğyan eden, ‘tağiye olan’, yani azıp kuduran bir tabiat kuvvetiyle cezalandırıldılar. Taşıp her yeri kaplayan (sel ve fırtına gibi) şeylere ‘tağiye’ denilmektedir. Tıpkı yatağından taşan, sınırları aşıp etrafına zarar veren, zararlı olmaya başlayan su gibi. Tuğyan edenler de sınırları aşarlar, kendilerine ve etraflarına zarar vermeye başlarlar. [7]

Semûd kavminin, peygamberleri Hz. Salih (a.s.)’i, yalanlamalarının ve O’na karşı çıkmalarının sebebi de yine ‘tuğyan’ etmeleriydi. Kur’an bunu aynı kökten gelen ‘tağva-azmak’ kelimesiyle anlatıyor. [8]

Onlar da tıpkı Nuh (a.s.)’un kavmi gibi zenginlik ve refah içinde yaşarlarken, kendilerini ‘müstağni’ görmeye, Allah’ın Dininden yüz çevirmeye ve şirk koşmaya başladılar. Peygamberleri dinlemedikleri gibi, ilâhi tehditlere de kulak asmadılar.

‘Ad’ kavmi de tıpkı onlar gibi, sadece dünyada yaşayacaklarını sanarak, Allah (c.c.)’a kulluktan yüz çevirdiler. Zayıflara zulmetmeye, yeryüzünde fesat çıkarmaya devam ettiler. Kendilerini çok güçlü ve üstün gördüler. Bir takımları da, kendilerini üstün görüşlü sanarak, müminlere tepeden baktılar, onlara ayak takımı, akılsızlar dediler. Gönderilen peygamberleri dinlemediler, hatta onları öldürmekle tehdit ettiler. Hak’tan gelen davetlere karşı kulaklarını tıkadılar, duymazlıktan geldiler. Böylece yaşadıkları şehirlerde ‘Tuğyan’ ettiler, ‘zalim’ oldular.

Bu ve bunlara benzer örnekler, Kur’an-ı Kerim’i ‘tuğyan’ eden kişi ve topluluklarla ilgili olarak verdiği tipik örneklerdir. Kuşkusuz ‘tuğyan’ mantığı her dönemde aynıdır. Allah (c.c.)’ın koyduğu sınırları, gönderdiği kulluk ilkelerini tanımayan, o sınırları aşıp isyan eden kişilerin bu tutumu tarihin hangi dönemi veya coğrafyası neresi olursa olsun ‘tuğyan’dır. Bunu işleyen de kim olursa olsun ‘tağut’tur.

Tuğyanın Niteliği

‘Tuğyan’ mantığı, insan arzu ve hevesinin kendini ilâhlaştırması, kendini her şeyin üstünde görmesi, kendini güçlü ve var sayıp ilâhi ölçüleri tanımamasıdır. Kur’an-ı Kerim’de bunun en belirgin örneği Firavun’dur. Tuğyan içinde bulunan bütün zorba güçler bir anlamda Firavun özelliği taşıyan güçlerdir.

‘Tuğyan’ aynı zamanda bütün toplumsal çöküşlerin ve uygarlıkların yıkılış nedenidir. Azgınlaşan ve sınırları aşan topluluklar, tarihin değişmez prensibi olarak; yani ‘sünnetullah’ın bir gereği olarak çökerler veya cezaya uğratılırlar. Bunun sebebi ise istikbar (büyüklenme) duygusu, maddeye aşırı bağlılık, maddeden üretilen değerlerin kutsallaştırılmasıdır. Nitekim dünya hayatını ahiret hayatına tercih etme ile, ‘Tuğyan’ etme, azıp-şımarma arasında ilginç bir bağlantı vardır. [9]

‘Tuğyan’, istikametten ‘yani dosdoğru bir yürüyüşten’ sapmadır. Bu yanlışlığın içine düşenler, ne fikirde, ne eylemlerde, ne de insan ilişkilerinde iyiye (ma’rufa) ulaşamazlar. O yüzden Rabbimiz, Peygamberimiz (s.a.v.)’in şahsında insanlara şöyle buyuruyor:

“Seninle birlikte tevbe edenlerle beraber emrolunduğun gibi istikamet üzere ol (dosdoğru davran). Aşırı gitmeyin ‘Tuğyan etmeyin). Çünkü O, yaptıklarınızı görür, görendir.” [10]

‘Tuğyan’a düşenler gerçek ölçüyü kaybederler. Adaletle davranmadıkları gibi, kendi çıkarlarının kölesi olurlar. Güzeli çirkin, çirkini güzel, karanlığı aydınlık, aydınlığı karanlık zannederler. Kuruntu ve hayal içerisindedirler. Onlar kendi azgınlıkları içerisinde oyalanan gafillerdir. [11]

Müminler ile ‘biz de müslümanız’ diye alay eden münafıkların kim olduğunu Allah (c.c.) bilmektedir. Rabbimiz asıl onlarla alay ediyor ve onlara tuğyanları ile beraber zaman ve mühlet tanıyor. Belki akıllarını başlarına alırlar. [12]

Tuğyanın Cezası

‘Tuğyan’ eden şaşkınların cezası elbette ateşin en tuğyan etmişi, azmışı olan cehennemdir. Azıp, sınırı taşan bir takım kişi ve topluluklara yine azgınlaşan tabiat kuvvetleriyle ceza verildiği gibi, bazılarına da ahiret hayatında cehennem verilecektir. [13]

Cehennem bir gözetleme yeridir ve ‘tağin-tuğyan edenler’ için hazırlanmıştır. [14]

Kur’an-ı Kerim, insanları uyararak ‘Tuğyan’a düşmemelerini, ilâhi sınırlara tecavüz etmemelerini söylüyor. Ahirette ‘Tuğyan’ edenlerin sonlarının nasıl olacağı gözler önüne seriyor. [15]

Tağut, Tuğyan Edendir

‘Tuğyan’ eden kimseler ve özellikle onların elebaşıları, kendilerinin haklı olduklarını düşünürler. İnsanlar üzerinde tıpkı Firavun gibi rabb’lik iddia edip, onları yönlendirmek, onların hayatlarını düzenlemek için kurallar koyarlar. Diğer insanlar da isteyerek veya zorla bu hükümleri kabul ederler. Tuğyan edenlerin hükümleriyle amel ederler, hayatlarını onların koyduğu ölçülere göre yaşamaya başlarlar. Böylece insanlar bu tuğyan edenleri ilah edinip onlara karşı bir çeşit bir ibadet içine girerler.

İşte Kur’an-ı Kerim, Tuğyan edip insanlar üzerine Rabb’lik taslayan, onların hayatını düzenlemek için hükümler koyan kişi veya kişilere ‘tağut’ demektedir.

Bu açıdan diyebiliriz ki, Allah (c.c.)’ın ortaya koyduğu temel prensiplerin yerine geçmek üzere bunlara aykırı hükümler koyan her varlık ve güç tağuttur. Bunların insan, sistem, put, şeytan, kişi, kurum veya kuruluş olması işin özünü değiştirmez.

İnsanlardan bazıları sistemi, putu, şeytanı, bir kişiyi veya güçlü kurum ve kuruluşu ilâh haline getirebilirler ve ona tanrı gibi boyun eğebilirler. O boyun eğdiği şeylerden kaynaklanan hükümleri kabul ettiği zaman onu ‘tağut’ haline getirmiş olurlar.

‘Tağut’ kelimesi tekil veya çoğul olarak kullanılır. Yani ‘tağut’ tek bir varlık olabildiği gibi, birden fazla birleşik veya birleşmiş güçler de olabilir.

‘Tağut’, her devirde olabilecek Firavun özellikli kimselerle, onların yardım ve yardakçılarının genel adıdır. Bir Allah (c.c.)’a kulluktan kaçınan bazı hasta ruhlu kimseler, tağut haline getirdikleri bir sürü efendi bulurlar, ilâhlık özelliği verdikleri bu efendileri memnun etmek için de ömür boyu oyalanır dururlar.

Rabbimiz (c.c.) şöyle buyuruyor:

Andolsun Biz her ümmete; ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ yapması için ) bir peygamber gönderdik...” [16]

İnsan ya alemlerin Rabbi Allah (c.c.)’a ya da tağutlara kulluk yapar. İnsanı bilen Rabbimiz (c.c.) onlara ‘tağuta kulluk yapmaktan kaçının’ diyen elçilerini göndermiştir.

Kur’an ifadesine göre; “Artık rüşd (doğruluk) sapıklıktan ayrılmıştır (belli olmuştur). Kim artık ‘tağutu inkâr eder de Allah’a iman ederse, o kopması mümkün olmayan bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” [17]

Allah (c.c.) müminlerin velisidir. Kafir olanların velisi ise ‘tağuttur’. O tağut, onları aydınlıklardan (nur’dan) karanlıklara götürür. [18]

Kur’an-ı Kerim, müminlere Allah (c.c.)’a ve Resûlüne itaat etmeyi emrediyor. Bunun anlamı, İslâm’ın bütün hükümlerine uymaktır. Ancak bir kısım insanlar iman ettiklerini, Allah (c.c.)’ın kitabını kabul edip saygı duyduklarını söyledikleri halde ‘tağut’a da uyarlar. Halbuki onlar, tağutu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. İşte böyle kimseleri şeytan doğru yoldan çıkarmıştır. [19] Hatta bu kimselere ‘gelin Allah (c.c.)’ın indirdiği hükümlere uyun’ denildiği zaman, münafıklar gibi yüz çevirirler. [20]

Küfür ve Tuğyan İlişkisi

İnkâr edenler, ‘tağut’ haline getirdikleri ilahlarını severler, onların uğruna mücadele ederler. Kurdukları ‘tağutî’ sistemlerin devam etmesi için her şeyi yaparlar. Yaptıkları işi öylesine süslü ve doğru olarak gösterirler ki, arkadan gelen nesilleri çok iyi aldatırlar. Onların kurduğu sistemler çoğu zaman insanların hoşuna giden şeylere değer verirler, nefisleri doyurmayı ön plana çıkarırlar.

İman edenler ise, Allah (c.c.) için, O’nun hükmünün geçerli olup zulüm ve fesat ortamlarının yıkılması için uğraşırlar.

“İman edenler Allah yolunda cihad ederler, (çalışırlar), kafir olanlar ise tağut uğruna savaşırlar.” [21]

Tağutluk iki şekilde ortaya çıkmaktadır. Yukarıda geçtiği gibi, bazı insanlar veya topluluklar, istikbar (büyüklenme) veya istiğna (kendini zengin ve yeterli görme) duygusuyla ‘rabb’liğe’ kalkışır, Allah (c.c.)’ı ve onun hükümlerini dinlemez ve kendi heva ve hevesinden, yani, Allah (c.c.)’ın peygamberlerle insanlara gönderdiği temel prensiplere karşılık kendi kafalarından hükümler koyarlar. Sonra da koydukları bu hükümlere uymaları için insanlara dayatırlar. İşte bu gibi kişi ve güç toplulukları tuğyan içinde olanlardır, kendilerini tağut haline getirenlerdir.

İkinci olarak, kimi insanlar da bu ‘tuğyan’ eden kişi veya güçleri ilah veya Rabb gibi bilip onlara tabi olurlar, onların isteklerini, uyulacak tek istek kabul ederler. Allah (c.c.)’ın ne dediğine kulak asmazlar. Böyle kimseler şüphesiz Allah (c.c.)’ı bırakıp ‘tağutları’ ilah edinen müşriklerdir.

Tuğyan Hastalığından Kurtulmanın Yolu

İnsanın Tuğyan hastalığından kurtulması için, ilk önce Allah (c.c.)’ı gerçek anlamda tanıması, O’na ve peygamberleri aracılığıyla gönderdiği İslâm nizamına inanması ve kendisinin diğer insanlar gibi ölümlü bir aciz kul olduğunu kabul etmesi gerekir. Aslında bu aklı başında olan her insanın varması gereken gerçektir. Bu gerçek anlaşıldığı anda hastalığın tanısı konulmuş demektir. Bundan sonra artık tedavi süreci başlayacaktır. Tedavi süreci ise, ibadetlerin yerine getirilmesi ve Yüksek İslâm ahlâkının yaşanmasıyla devam edecektir.

Tuğyan hastalığının iki türü vardır. Bunlardan birincisi yukarıda açıkladığımız gibi tağutların kendilerinin bizzat yakalandığı türüdür. İkincisi ise tağutların zulmü ve baskısı altında kalan ve onları tanımaması ve savaşması gerektiği halde onlara boyun eğen insanların içinde bulundukları durumdur.

Tuğyan Hastalığından Kurtuluş Yolu

Tağut sistem ve kuralları, Müslümanlar tarafından hiçbir yer, zaman ve şekilde kabul edilmeyecektir. Müslümanların azınlıkta olduğu ve tağut sistemlerine karşı çıkmaya güçlerinin yetmediği yer ve zamanlarda, güçleri ve imkanlarının sınırına kadar kendi yöneticilerinin belirleyecekleri strateji ve taktiklerle dirençlerini sürdüreceklerdir. Müslümanın özgün kimlik ve kişiliği her yerde kendini ortaya koymalıdır. Dünyalık hesaplar ile bir takım tağutlara ödünler verilmesi, geleceğe dönük beşeri hesaplamalar yapılması, bu kimlikle bağdaşmaz ve böyle bir uygulamayı Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetinde, dört halifenin uygulamalarında görmek de mümkün değildir. Bu kimlikle birlikte ortaya konacak akıllı, planlı ve metotlu direnişler ise elbetteki cihattan başka bir şey değildir.

[1] Alak sûresi, 96/6-7.

[2] Taha sûresi, 20/24-43.

[3] Fecr sûresi, 89/11-13.

[4] Taha sûresi, 20/81-87.

[5] Zariyat sûresi, 52/53.

[6] Hakka sûresi, 69/11.

[7] Hakka sûresi, 69/5.

[8] Şems sûresi, 91/11-14.

[9] Naziat sûresi, 79/37-38.

[10] Hud sûresi, 11/112.

[11] En’am sûresi, 6/110.

[12] Bakara sûresi, 2/15.

[13] Naziat sûresi, 79/39.

[14] Nebe’ sûresi, 78/21-23.

[15] Kaf sûresi, 50/23-30.

[16] Nahl sûresi, 16/36.

[17] Bakara sûresi, 2/256.

[18] Bakara sûresi, 2/257.

[19] Nisa sûresi, 4/60.

[20] Nisa sûresi, 4/60.

[21] Nisa sûresi, 4776.