بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Kötü Ahlâk Hastalıkları / Kötü Ahlâk / Temaruz
Kötü Ahlâk

Temaruz

‘Temaruz’, insanın hasta olmadığı halde kendisini hasta ve rahatsız gibi göstermesidir. Dolayısıyla, gerçeğe aykırı beyan ve bir yönüyle karşıdaki insanı, aldatma, kandırma veya yanıltma söz konusudur.

İnsan yapmak istemediği bir iş için gerçeğe uygun bir özür beyan etmek var iken yalancılık ve hilekarlık yolunu seçmek, kendi ayağıyla tehlikeye düşmek olduğundan kesinlikle yasak ve çirkin bir davranıştır.

“Allah'a iman edin ve Resûlü ile birlikte cihat edin diye bir sûre indirildiğinde, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve Bizi bırak da oturup kalanlarla birlikte olalım dediler.” [1]

Münafıklar, kendilerine savaş emri geldiğinde farklı sebepler bulmak sûretiyle niyetlerini gizlemeye çalışmışlardı.

Bu da bir yönüyle de gerçeğe aykırı beyan söz konusudur. Olay asıl sebeplerin dışında başka sebeplerle çarptırılmak istenmektedir. Münafıkların bütün alanlarda olduğu gibi, inananlarla savaşa çıkma konusunda sergiledikleri tavır da bizlere bu durumu izah edici mahiyettedir: “Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık diye Allah'a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. Allah biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.” [2]

“Eğer (bundan böyle) Allah seni onlardan bir zümrenin yanına döndürür de, onlar (sefere) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: Artık siz benimle birlikte ebediyyen çıkmayacak ve benimle birlikte hiçbir düşmanla asla savaşmayacaksınız. Çünkü siz baştan yerinizde oturup kalmaya razı oldunuz. Şimdi de geri kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte oturun.” [3]

Süreç bütün yönleriyle ele alınmış, münafıkların temaruzun temel mantığı olan farklı sebep gösterme taktiğini kullanmaya çalışmaları anlatılmıştır. Ayetlerin akışına bakıldığında ilk ayette farklı sebeplerle savaştan kaçmaya çalışanların, mal ve servetin kendilerini şımarttığı kimseler olduklarını görüyoruz.

Mal ve servetin verdiği rahatlık içerisinde olanlar, bu rahatlıktan kaynaklanmak üzere, mücadeleden kaçmak için farklı sebepler aramaya kalkarlar. Ancak bir sonraki ayet bunların gerekçelerinin arkasında menfaat fikrinin olduğunu, savaşta bir menfaat görmedikleri için inananlar ve Allah’ın (c.c.) elçisiyle beraber savaşmaya yanaşmadıklarını, ancak sonucunda bir dünyalığın bulunması halinde inananlarla beraber olmaya çalışacaklarını bizlere bildirmekte ve böylece temazurun mantığını daha iyi anlamış olmaktayız.

Ancak böyle bir hareket tarzını benimsemiş olan insanlar karşısında nasıl bir tepki biçimi geliştirileceği meselesinin tespit edilmesi gerekmektedir. Bu konuda da son ayet bizlere yolumuzu göstermektedir. Böyle yalan beyanlarla, farklı hedefler taşımak sûretiyle iyilik, yardım veya mücadeleden yüz çeviren insanlara karşı inançlı bireylerin yapacağı iş, onlarla yollarını ayırmak, bir daha bu tür insanları kendi ortamlarına almamaktır. Ayetin bizlere gösterdiği hareket tarzı budur.

Bu davranış hem yalanı hem de aldatmayı içeren ikiyüzlü, münafık insanların tavrıdır. Bu haliyle büyük tehlikeler içermektedir. Çünkü dinimiz hem yalanı hem de Müslüman’ın Müslüman’ı aldatmasını affedilemez hatalar arasına almıştır.Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşılık da onlara elem dolu bir azap vardır.” [4]

Ayet, yalanın ve yalancılığın sonucunun ne kadar dayanılmaz olduğunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Sevgili peygamberimiz de yalana batan insanın kalbinde nifak taşıyor olduğu gerçeğini şöyle izah etmektedir:Abdullah b. Amr'ın (r.a.) anlattığına göre: Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Dört şey her kimde bulunursa katıksız münafık olur. Her kimde bunların bir parçası bulunursa onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklıktan bir huy kalmış olur: Konuştuğu zaman yalan söyler, taahhütte bulununca taahhüdünde durmaz, vaat ettiği zaman vadini yerine getirmez, düşmanlık beslediği zaman da haktan ayrılır.” [5]

Mal olduğunda her yere koşan, ancak dünyalık olmadığında bin bir bahane ile mücadele ortamından kaçmaya çalışan insan, sevgili peygamberin şu buyruğuna kulak vermelidir:Ebu Hureyre (r.a.)’nin rivayet ettiğine göre: Allah Resûlü (s.a.v.): Zenginlik, mal çokluğundan değildir. Fakat hakiki zenginlik gönül ve nefis zenginliğidir.” buyurmuştur. [6]

Müslüman, geçici dünya malı için kılıktan kılığa girmeye tenezzül etmeyen, rabbine gönülden bağlı samimi insandır.

“Bunlar Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.” [7]

Temaruzun bir yönü de aldatmadır ve haliyle çoğunlukla müminler aldatılmak istemektedir. Halbuki bu durumdaki insanlar ancak kendilerini aldatmakta, kendilerini hüsrana sürüklemektedirler ve bunu da farkında değillerdir.

Bununla beraber şeytan onların ruhlarını esir almış, onları öyle bir yakalamış, öyle bir aldatmıştır ki; sonları ancak ateş olmuştur. “(Haydi) onlardan gücünün yettiğinin ayağını çağrınla kaydır. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü. Onların mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaadlerde bulun. Halbuki şeytan onlara aldatmadan başka bir şey va'detmez.” [8]

Görülüyor ki; şeytanın aldatması vaadlerle olmaktadır. İnsanlara büyük sonuçlar vaad etmekte, halbuki bir gücü bulunmamakta ve vaad ettiğini yapabilecek durumda değil. Ancak insan bu vaadlere kanabilmekte ve yanlış yollara girebilmektedir.

Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun! Şüphesiz Allah'ın va'di gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi aldatmasın.” [9]

İnsanları bu tür problemli davranışlara sevk eden sebeplerden birisi de ayetten anlaşıldığı üzere dünya hayatının aldatmacasıdır.

Asılsız mazeretler bularak mücadeleden kaçınanlar Ahirette ziyana uğrayanlardan olacaklardır. Çünkü dünyalık peşine düşmüşler, bir menfaat olduğunda inananların yanında olmuşlar, çıkarları bulunmadığında ise müminleri yarı yolda bırakmışlardır. Ayette durum şöyle ifade edilir: “Hiçbir kimse Allah'ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükafatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükafatlandıracağız.” [10]

Temaruz Hastalığından Kurtuluş Yolu

Temaruz, tedavisi zor, sonuçları ağır bir hastalıktır. Bu hastalıktan kurtulmanın en önemli yolu, insanın menfaatlerini her şeyin üzerinde görmekten vazgeçmesi, dünyalık arzusunu kırması ve mülkün gerçek sahibinin Allah (c.c.) olduğu hakikatini kalbine, aklına yerleştirmesidir. Bunları düşünen insan, dünya menfaati için gerçekleri saptırmaz, yalana, insanları aldatma yoluna başvurma gereği hissetmez, helalinden gelene razı olur, harama el uzatmaz.

Konuyla ilgili olarak Hz Muhammed (s.a.v.)’in sünnetine baktığımızda durumun daha da açıklık kazanacağı malumdur. Alemlere rahmet olarak gönderilen efendimiz, insanların gönüllerine hitap ediyordu ve üstlendiği bu görevi yerine getirmek için, elçiliği ifa için mümkün olanın en fazlasını yapıyordu. Bu süreçte Hz. Peygamberi başarılı kılan unsurlardan birinin de O’nun güvenilirliği olduğu bilinmektedir. İçerisinde yaşadığı toplum O’na o kadar güvenmişti ki; el-Emîn adını vermişlerdi.

O kadar güveniyorlardı ki O’na. Bu kadar derin bir güven duygusunu oluşturan Hz Peygamber (s.a.v.)’in davranış biçiminin temaruzu barındırma imkanının olmadığı ortadadır. İfade edildiği gibi, hem yalanı hem de aldatmayı içeren bir hastalık olan temaruzun el-Emin olarak isimlendirilen üstün şahısta bulunma imkanı olmayacaktır.

O’nun hayatında yalana da aldatmaya da rastlanmaz. Yalanı yasakladığı gibi aldatan kimsenin de hiçbir biçimde kabul edilebilir bir durumda olmadığını ortaya koymuş ve Müslüman’ın diğer Müslümanları aldatamayacağını bildirmiştir. Yalan aldatmayı da kapsaması bakımından daha ileri seviyede bir hata ve sonuçları daha elim bir günahtır. Bu ehemmiyete binaen olmalıdır ki; İstiklal Şâiri Mehmet Âkif Ersoy, ‘yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar’ der.

Müslüman, diğer müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimse olmalıyken; temaruz hastalığına yakalanan kişinin güvenilirliği kalmamakta, insanlar böyle şahısların ellerinden veya dillerinden gelebilecek zararlara karşı kendilerini güvende hissedememektedirler.

Bu durum Hz Peygamber (s.a.v.)’in bizlere öğrettiği müslümanların bir vücut gibi olmaları gerektiği, bir organ zarar gördüğünde diğer organların o acıyı paylaşması gibi müslümanların da bir bir olumlu ve olumsuz anlarını paylaşmaları gerekeceği yönündeki anlayışla da çelişmektedir. Din kardeşlerini aldatmaya kalkan, menfaati olduğunda onların yanında olan, ancak ulaşacağı bir fayda bulunmadığında karşılarına geçen bir insanın müslümanın derdiyle dertlenmesi beklenebilir mi?

[1] Tevbe sûresi, 9/86.

[2] Tevbe sûresi, 9/42.

[3] Tevbe sûresi, 9/83.

[4] Bakara sûresi, 2/10.

[5] Sahih-i Müslim, İman.

[6] Sahih-i Müslim, Zekat.

[7] Bakara sûresi, 2/9.

[8] İsrâ sûresi, 17/64.

[9] Lokman sûresi, 31/33.

[10] Ali İmran sûresi, 3/145.