بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Kötü Ahlâk Hastalıkları / Kötü Ahlâk / Tehdit
Kötü Ahlâk

Tehdit

TEHDİT

Kelimenin kökenine bakıldığında tehdidin sınırlama anlamı taşıdığı görülür. Buna göre tehdit etmek, bir şahsa kendi faaliyet alanını veya sınırlarını göstermekten ibarettir. Ancak tarih boyunca insanlara kendi aktivite alanlarının ve sınırlarının gösterilmesi sürekli kuvvet kullanılarak gerçekleştirildiği için, bu kelime de kaba kuvveti, zorlamayı ve bir tarafın diğerine göre alt seviyede oluşunu içerir hale gelmiştir. Bunun sonucu olarak ‘tehdit’, insanın olmasını istemediği, gerçekleştiğinde zarara uğraması sonucunu doğuracak şeylerle korkutulması şeklinde bir anlam kazanmıştır.

Tehdidin farklı alanlarda sonuçları farklı olmaktadır. Özellikle eğitim alanında tehditle ilerleme sağlamak kesinlikle mümkün değildir. Çünkü eğitim gönül merkezli bir süreçtir ve bu süreçte zorlamaya, baskıya ve tehdide yer yoktur. Bu alanında başarılı olmanın temelinde, merhamet, hoşgörü ve anlayışla davranma prensibi vardır.

Karşısındaki insanı tehdit eden şahıs şayet bu fiiliyle güç gösterisi yapma gayesi güdüyorsa, sonunun zarardan başka bir şey olmayacağını bilmelidir. Çünkü böyle bir düşünce taşıyan kişi kibir ve gururla hareket etmektedir. Ancak ne kibir, ne gurur, ne de sahip olunan sınırlı güce güvenmek kabul edilebilir, samimi inanan insana yakışır davranışlar değildir.

Müslüman ahlâkı bakımından tehdit fiili değerlendirildiğinde, bunun inançlı insana yakışmayan bir davranış olarak ele alındığı kolaylıkla görülebilmektedir. Müslümanın görevi çevresindeki insanları korkutmak, tehdit etmek veya sindirmek değildir. Aksine Yaratıcı’sına kalpten bağlanan insanın görevi, O’na hakkıyla kul olabilmek için elinden gelen tüm gayreti göstererek emirlerine uygun davranmaya çalışmaktır.

Allah (c.c.)’ın emirlerine uygun davranmasının özünde kaba kuvvet ve savaş değil; toplu bir barış için mücadele etmek vardır. “Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslâm'a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” [1]

Yüce Rabbimiz ayet-i kerimede dikkatlerimizi bu konu üzerine çekmekte ve genel barışın karşısında şeytanın adımlarının izlenmesi durumunu sunmaktadır. Buradan anlaşılan, toptan barış için çalışmak yerine tehdit, baskı, zorbalık ve zulmün hakim olduğu bir toplum düzeninin varlık kazanması dinimizin kesinlikle kabul edemeyeceği bir durumdur.

“Bugün kafirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim.” [2]

Yüce Allah tarafından bizler için seçilmiş olan dinin, barış ve güven anlamına gelen ‘silm’ kelimesinin bir türevi olması da konuyu aydınlatan bir diğer noktadır.

İnançlı insan düşünce alanında tehdide dayalı bir hayat taşımayan insandır. Bu böyle olmakla beraber; bir müslümanın diğerini tehdidi durumunda, var olan anlaşmazlığın çözümü ve bir sulhun oluşturulması için diğer müminler kendilerini görevli hissetmelidirler. Müslüman şahsiyetine tehdidin yakışmayacağı konusu açık olduğu gibi; inanan insanın kendisine yönelen bir tehdit karşısında nasıl bir tavır takınması gerektiği konusu da yine ayetlerle açıklık kazanmıştır.

“Bir de, tehdit ederek Allah'ın yolundan O'na iman edenleri çevirmek, Allah'ın yolunu eğri ve çelişkili göstermek üzere her yol üstüne oturmayın. Hatırlayın ki, siz az (ve güçsüz) idiniz de o sizi çoğalttı. Bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!?” [3]

Burada Allah (c.c.) inananların tehdit edilmemeleri konusunda bu düşüncede olan insanları uyarmakta, onlara yaptığı yardımı hatırlatmakta ve ayet sonunda gelen ifade ile tehdit edenleri sonlarının kötü olacağı konusunda uyarmakta ve tehdidin cevabının tehdit olacağını ortaya koymaktadır. Bu ayet bir kere daha müslümanın Allah (c.c.)’ın koruması altında olduğunu düşmanlarının tehditlerinin ehemmiyetinin bulunmadığını teyit etmiş olmaktadır. Dolayısıyla tehdide maruz kalan inançlı insan elinden geleni yaptıktan, gerekli tedbirleri aldıktan sonra, Allah (c.c.)’ın koruması altında olduğunun bilinciyle işlerini Allah (c.c.)’a havale edecek, bu tür tehditlerden korkmayacaktır.

Bir de Allah (c.c.) ve elçilerinin (a.s.) inanmayan insanları acıklı bir azapla, perişan edici bir varışla tehdit etmeleri vardır. İman nûruyla aydınlamış gönüller bu tehditleri dahi hafife alabilmişler, kendilerini kurtuluşu olmayan hüsrana sürüklemişlerdir. “Andolsun, biz de bizden önce atalarımız da bununla tehdit edildik. Bu öncekilerin uydurduğu masallardan başka bir şey değildir.” [4]

Ayette alaycı, basite alıcı mantığın açık yansımasını görmekteyiz.

“Bırak onları, tehdit edildikleri güne kavuşana kadar, (batıl inançlarına) dalsınlar ve (dünya hayatlarında) oynayadursunlar.” [5]

Yüce kitabımız, tehdit edildikleri azabı hafife alanlara belirli bir süre verildiğini, bu süre içerisinde o tür insanların oyun ve eğlenceye dalacaklarını, dünyalarının onlar için bir kazanç getirmeyeceğini haber vermektedir.

“İşte bu, tehdit edildiğiniz cehennemdir.” [6]

Kur’an-ı Kerim’de tehdidi hafife alanlar için işletilecek olan süreç hiçbir merhalesi dışarıda bırakılmaksızın ele alınmıştır. Buna göre Müslümanları tehdit edenlere, kendilerine verilen nimetleri hatırlayarak yaptıklarından dönmeleri söylenmiş, dönmezlerse sonlarının kötü olacağı konusunda tehdit edilmişler. Bu tehdide rağmen dönmeyenlere kendilerini oyalanmaları için zaman verildiği bildiriliş ve son ayette de varış yerleri, cehennem, acıklı azap kendilerine gösterilmiştir.

“Firavun ailesinden, imanını gizlemekte olan mümin bir adam şöyle dedi: ‘Rabbim Allah'tır, dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirdi. Eğer yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şüphesiz Allah, aşırı giden, yalancılık eden kimseyi doğru yola eriştirmez.” [7]

Peygamberlerin (a.s.) temel iki görevi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi inanan ve inandığı gibi yaşamaya çalışan insanlara bütün güzelliklerin bulunduğu Cennetlerin müjdesini vermek, diğeri de Allah (c.c.)’a isyan ve günahta ısrar edenlere, haksızlık, zulüm ve ahlâksızlığa destek olanları acıklı cehennem azabıyla uyarmak, bu büyük tehdidi onlara duyurmak. Ancak peygamberler bu görevlerini yerine getirme mücadelesi verirken; o kadar zorluk ve sıkıntılarla karşılaşmışlardır ki; hatta yukarıdaki ayette ifade edildiği gibi öldürülmeye çalışılmışlardır.

Müslüman bireylerin görevi de peygamberlerini örnek almak ve onların yaptıklarını yapmaya çalışmaktan başkası değildir. Buna göre inançlı insan, kendisini cennetin müjdecisi ve cehennemin uyarıcısı olarak görmeli, o büyük cehennem tehdidinden insanları haberdar etme konusunda kendisini mesul hissetmelidir.

“(Ey Muhammed!) O halde yüksek azim sahibi peygamberlerin sabretmesi gibi sabret. Onlar için acele etme. Onlar tehdit edildikleri azabı gördükleri gün, sanki dünyada gündüzün bir anından başka kalmadıklarını sanırlar. Bu bir duyurudur. Ancak yoldan çıkmış olan topluluk helak edilir.” [8]

İnkarcılara yönelen tehdit öyle büyüktür ki; en büyük silah olan sabırla kuşanılması emredilmiş ve Hz. Peygamber (s.a.v.) aceleci olmaması konusunda uyarıda bulunulmuştur.

“Andolsun, onlara içinde caydırıcı tehditlerin bulunduğu haberler geldi.” [9]

Allah (c.c.)’ın tehdidi caydırıcıdır. Akıl sahibi, anlayan beyinler için celal sahibi yüce yaratıcının tehdidi insanların gidişatlarını, istikametlerini değiştiren büyük bir uyarıcıdır. Yüce Yaratıcı’nın tehdidi haktır ve hak olan tehdidin temel vasfı caydırıcılıktır.

Konunun başında ifade edildiği gibi İslâm’da asıl olan tehdit baskı ve zorlamadan uzak bir barış toplumunun kurulmasıdır. Ancak, kimi zaman bazı fertlerin toplum düzenini bozucu tavırlar sergilemeleri, genel adaba ve ahlâka aykırı davranmaları durumlarında, tehdit mekanizmasının işletilmesi zorunluluğu ortaya çıkabilir. Bu tehdidin toplum düzeninin sağlanmasına yönelik kullanımı olmaktadır ve temel karakteri Yüce Yaratıcının tehdidinde olduğu gibi caydırıcılık vasfının bulunmasıdır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) müminler arası sevgi bağlarının güçlenmesinin yolu olarak selamın yaygınlaştırılmasını emir ve tavsiye etmektedir. Selamın yaygınlaştırılması barış, kardeşlik ve güvenliğin yaygınlaştırılmasıdır. Bunun iki yolu vardır. Birincisi iyi ve güzele dair ne varsa hepsinin ön plana çıkarılması, ikincisi de kötü ve çirkinlik adına ne varsa hepsini ortadan kaldırma. Bunlardan ikincisinin yapılabilmesi için tehdit gerekli olabilecek ve belki bazı durumlarda tehdit güvenliğin vazgeçilmezi olabilecektir.

Burada konuyla ilişkili olarak, sevgili peygamberimizin işaret ettiği gerçek cihadın zâlim idareci karşısında hakkı söylemek oluşu, zalim idarecinin tehditlerine boyun eğmeden hakkı söylemenin asıl erdem oluşunu da içermektedir. Halbuki yüce Allah (c.c.)’a gönülden bağlanan insanlar baskıcı ve zorba idarecilerin tehditlerine boyun eğmemişler, bildiklerini, hak ve doğru gördüklerini büyük bir cesaret ve şecaatle ortaya koymuşlar, anlatmışlardır. Öyle ki; İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, devlet otoritesinin kabul edilemez bulduğu uygulamalarına karşı çıktığı, idarenin tehditlerine boyun eğmediği için hapse atılmış, en ağır cezaları göğüslemek zorunda bırakılmıştır. Her Müslüman bir İmam-ı Âzam olmalı, hakkı, hakikati tehditlere baskılara ve yıldırma çabalarına bakmaksızın dile getirmelidir.

[1] Bakara sûresi, 2/208.

[2] Mâide sûresi, 5/3.

[3] Araf sûresi, 7/86.

[4] Mü’minûn sûresi, 23/83.

[5] Zuhruf sûresi, 43/83.

[6] Yâsin sûresi, 36/63.

[7] Mü’min sûresi, 23/83.

[8] Ahkâf sûresi, 46/35.

[9] Kamer sûresi, 54/4.