Tebliğ
TEBLİĞ
‘Tebliğ’, gerek zaman, gerek yer ve gerekse nitelik açısından amaca ulaşmak, sona varmak ve son noktaya erişmek demektir.
‘Tebliğ’, Kur’an’da Allah (c.c.)’ın vahyinin insanlara ulaştırılması anlamında kullanılmaktadır. Bunun mastarı olan ‘belağ’ ise ulaştırma, ulaştırılan şey demektir.
‘Tebliğ’ edilmesi gereken şey Allah (c.c.)’ın vahyidir ve bu vahyin sahibi de Allah (c.c.)’tır. Bütün peygamberler (a.s.) bu faaliyette bir aracıdırlar. Onlar, kendilerine Allah (c.c.) tarafından vahyedilen şeyi çevrelerindeki insanlara aktarmak ve ulaştırmakla görevli ve sorumludurlar. Tebliğin muhatabı ise tebliğ ulaştırılması gereken insanlardır.
‘Tebliğ’ görevi aynı zamanda bütün peygamberlerin bir sıfatıdır. Onlar, Allah (c.c.)’tan aldıkları vahyi, hiçbir ekleme yapmadan ve hiçbir şey çıkarmadan en güzel şekilde insanlara ulaştırırlar.
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni duyur (tebliğ et). Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfir olan bir topluluğu hidayete eriştirmez.” [1]
Peygamberlerin Tebliğ Görevi
Tebliğ görevi bütün peygamberlere verilmiştir. Örneği Hz. Nuh (a.s.) kavmine diyor ki: “Size Rabbimin risaletini (ilahi mesaj) tebliğ ediyorum. Ayrıca size öğüt veriyorum ve sizin bilmediklerinizi Allah (’ın bana verdiği ilim)’den biliyorum.” [2]
Aynı ifadeyi Hz. Hud (a.s.) da, Hz. Salih (a.s.) de, Hz. Şuayb (a.s.) da söylemişlerdi. [3]
Bütün peygamberler bu görevi hakkıyla yerine getirmişlerdir. [4]
‘Tebliğ’ ile görevli bütün peygamberler, kendileri en güzel örnek olmak üzere, her türlü zor koşullara, zorba ve azgınların alay ve zulümlerine; insanların yüz çevirmelerine, kendilerine sıkıntı vermelerine, eziyetin ve baskının her türlüsünü denemelerine rağmen; bu görevlerine devam ettiler. Onlar, tebliğ çalışmalarında yılmadılar, usanmadılar. Kendilerine karşı çıkanların tehdit ve baskılarına aldırmadılar. Tarihin yazdığı en büyük zorba kişi ve sistemlere karşı çekinmeden mücadele ettiler. Her türlü güzel ve uygun yöntemler kullanarak, Allah (c.c.)’tan uzaklaşıp günahkâr olan insanlara ulaşmaya çalıştılar. Yorgunluklara, sıkıntılara, eziyetlere dayandılar, hatta kimileri bu uğurda canlarını bile verdiler. Sözleriyle ve ahlâklarıyla insanlara ‘hidayet’ yolunu gösterdiler. Onları şirkin ve bataklığın öldürücü etkisinden kurtarmaya çalıştılar.
Bütün zor şartlara rağmen ‘tebliğ’ görevini sürdüren peygamberlerin görevi yalnızca vahyi, ilâhi mesajı insanlara ulaştırmaktı. Bundan ötesi onların sorumluluk alanına girmiyordu. Yani onlar, tebliğ ettikleri şeylere insanları zorla inandıran veya zorla itaat ettiren kimseler değildi.
“Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt vericisin. Onlara (inanmaları için) zor ve baskı kullanacak değilsin. Ancak kim yüz çevirir ve küfre saparsa; işte Allah, onu en büyük azap ile azaplandırır.” [5]
“...Eğer teslim olurlarsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirirlerse, artık sana düşen ‘belağ’ (duyurma)’dır. Allah kullarını hakkıyla görendir.” [6]
Merhamet sahibi Allah (c.c.) tarafından insanlara ‘rahmet’ olarak gönderilen
İlâhi vahiy, yine merhamet sahibi elçiler eliyle insanlara, yumuşaklık, hoşgörü, özveri, sabır, dayanma ahlâkıyla ulaştırıldı. Elçiler bu noktada kimseye baskı yapmaya, kimseyi zorlamaya kalkmadılar. Zaten böyle bir tutum ‘tebliğ’ faaliyetiyle de bağdaşmaz. Ancak onların tebliğine engel olunursa o zaman da nebiler Allah (c.c.)’ın izniyle o engel olanlarla en güzel mücadeleyi yapmışlardır. Bu noktada inkârcıların baskılarına boyun eğmek ve zillet yoktur. [7]
Şunu da unutmamak gerekir ki, peygamberler (a.s.) kendilerine gelen vahyi yalnızca açıklayıp bırakan birer postacı değillerdir. Belki onlar, kendilerine tebliğ edildiği halde inanmayanlara karışmazlar, onların inanmalarına zorlamazlar. Ancak inkârcılar Peygamberlerin görevi olan ‘tebliğ’e engel olurlar ve inananlara zarar vermeye kalkışırlarsa peygamberler onlarla cihad ederler. Onlar ayrıca kendilerine inanan müminlerle beraber bir İslâm toplumu kurarlar ve o toplumu Allah (c.c.)’ın gönderdiği hükümlerle yönetirler ve her açıdan insanlara örnek olurlar.
Peygamberler ‘tebliğ’ görevini en uygun yöntemlerle ve amacına uygun olarak yaparlar. Öyle ki, en katı yürekli, zalim ve zorba, hidayete gelme ihtimali olmayanlara bile tebliğ edilmesi Kur’an’ın bir emridir, Kur’an bu konuda da güzel bir örnek veriyor: “İkiniz (Hz. Musa ve Harun) Firavun’a gidin, çünkü o, azmış bulunmaktadır. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alır, düşünür ya da içi titrer, korkar.” [8]
Böyle kimselere ‘tebliğ’ etmek anlamsız ve yararsız değildir. Bu, tebliğin hedefi bakımından yapılması gereken bir şeydir. En azından ‘tebliğ’ eden görevini yapmış, tebliğ edilenin de bir mazereti ve bahanesi kalmamış olur. Ayrıca inkârcı ve günahkâr insanların tevbe etmelerini, iyi insan olmalarını arzu ve ümit etmek son derece güzeldir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), insanlığın en son peygamberi olarak ‘tebliğ’ görevini tamamladıktan sonra ‘Veda Hutbesi’nde hitabesini tamamladığında şöyle buyurdu: “Tebliğ ettim mi? Allah’ım şahid ol!” [9]
Bu veciz hitabıyla ‘Tebliğ’ görevini tamamladığına dair Allah (c.c.)’ı yüzbin kişiden fazla olan hacı sahabenin huzurunda şahit tutuyordu. Çünkü tamamladığı ‘tebliğ’ görevi çok büyük ve son peygamberlik göreviydi.
Tebliğ Görevi ve Tebliğ Yöntemi
‘Tebliğ’ çalışmalarının nasıl yapılacağı konusunda peygamberler (a.s.) en güzel örnektir. Kur’an, bunun nasıl yapılacağını özlü bir şekilde açıklıyor:
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.” [10]
Davet ile tebliğ hemen hemen aynı şeyleri ifade eder. Birisi insanları vahyin aydınlığına çağırmayı, diğeri de bu aydınlığı insanlara sunmayı, ulaştırmayı anlatır. Sonuç olarak amaç, bu aydınlıkla insanın buluşmasını ve insanın onda aydınlanmasını sağlamak ve onu hem dünyada ve ahirette mutlu etmektir.
Hikmetle tebliğ, dikkatli olmak, karşısındaki kişinin durumuna göre hareket etmek, en güzel bir tavrı takınmak, ısındırıcı olmak, itici olmamak, etkileyici be bilimsel yöntemler kullanmak demektir.
Güzel öğüt, vahyin müjdeleri ve uyarıları ile olur. Öğüt yalnızca sözle değil, fiil ve davranışlarla yapılır. Davranışların çoğu zaman sözden daha etkili olduğu herkes tarafından bilinir.
En güzel mücadele, tebliğ yönteminin en güzel, en mantıklı, en inandırıcı, en çekici ve en ikna edici olmasını anlattığı gibi, tebliğe engel olucu unsurlarla en güzel mücadeleyi de göstermektedir. Tebliğci, vahyin mesajını herkese ulaştırma uğruna en güzel araçları, en uygun bir biçimde kullanacak ve insanların ilâhi vahiyle tanışmalarını sağlayacaktır.
Bu yöntemi bütün peygamberler (a.s.) uyguladığı gibi, dinin tebliğcisi her mümin de uygulamalıdır. Unutulmamalıdır ki her mümin İslâm’ı yaşamaktan sorumlu olduğu gibi, İslâm’ı temsil ve tebliğ etmekten de sorumludur. Onun güzel ve takva hayatı, Din’e davet gibi olmalıdır.
Bütün ibadetler Allah (c.c.) rızası için olduğu gibi, tebliğ ve davet faaliyeti de Allah (c.c.) rızası için olmalıdır. Kur’an şöyle buyuruyor: “O sırada şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve: ‘Ey hemşehrilerim, gönderilen bu elçilere uyun. Sizden bir ücret istemeyen bu kişilere, ki bunlar hidayete ermişlerdir.” [11]
İslâmî tebliğin hedefi toprak kazanmak, dünyalık kazançlara ulaşmak ya da bir takım makamlara ve saltanatlara ulaşmak değildir. Onun amacı geçici dünya hayatının lezzetlerini elde etmek olamaz. Tebliğin amacı insanların gönüllerini fethetmektir. Gönülleri hakka, hidayete ve İslâm’ın aydınlığına açmaktır. Gönülleri sahte sevgilerin, aldatıcı tutkuların, oyalayıcı heveslerin işgalinden kurtarmaya kapı açmaktır. Yüreklerin kirini, pasını, ağır ve gereksiz yüklerini yıkamak ve üstünden kaldırmaktır. Kalpleri yaratıcısıyla buluşturmak, onları gerçek sevgiye ve gerçek sevgiliye bağlamaya davettir. Yüreklerin ve gönüllerin fethi, toprakların ve coğrafyaların fethinden çok daha önemlidir. Çünkü gönüllerin İslâm ile aydınlanması, mekânların da bu nurla tanışması demektir.
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
“İnsanları dine davet edin, müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyumlu olun, geçimsiz olmayın.” [12]
[1] Maide sûresi, 5/67.
[2] A’raf sûresi, 7/62.
[3] A’raf sûresi, 7/68,79,93.
[4] Ahzab sûresi, 33/39.
[5] Ğaşiye sûresi, 88/21-24.
[6] Al-i İmran sûresi, 3/20.
[7] Furkan sûresi, 25/52.
[8] Taha sûresi, 20/43-44.
[9] Veda Hutbesi.
[10] Nahl sûresi, 16/125.
[11] Yasin sûresi, 36/20-21.
[12] Müslim, Cihad; Buhari, İcare/8.