بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Arşiv — Eski İçerikler / ŞÜKÜR
Arşiv — Eski İçerikler

ŞÜKÜR

Şükür, ni’met verenin nimetini saygı ile itiraf etmek demektir.Yahut şükür, ni’metin yalnız Allah’tan olduğunu bilmektir ki bu, tevhidin esasıdır. Şükrün üç çeşidi vardır: Dilin şükrü, kalbin şükrü, bedenin şükrü. Kalbin şükrü, ni’meti verenin Allah olduğunu bilmektir. Dilin şükrü, Allah’ın verdiği ni’meti söyleyerek O’na hamd etmektir. Bedenin şükrü, Allah’ın yasaklarından uzak durup buyruklarını tutmaktır.

Şükür, rızâ mertebesinden üstündür. Rızâ, şükrün içindedir. Rızasız şükür olmaz. Daha önce belirttiğimiz gibi şükür, îmânın yarısıdır. Öteki yarısı da sabırdır. Yüce Allah (c.c.) Kur’ân’da şükrü emretmiş, karşıtı olan nankörlüğü yasaklamıştır. Şükredenleri övmüş, Allah’ın seçkin kulları olan o kimselerin az olduğunu bildirmiştir:

“Bana şükredin, nankörlük etmeyin.”(Bakara sûresi, 2/152) “Eğer Allah’a tapıyorsanız, O’na şükredin.”(Bakara sûresi, 2/172) “O (Nûh), çok şükreden bir kul idi.”(İsrâ sûresi, 17/3) “İbrahim Allah’ı birleyerek O’na itâat eden bir lider idi, (Allah’a) ortak koşanlardan değildi.”(Nahl sûresi, 16/120.)

Aşağıdaki âyetler de dinin özünün şükür olduğunu, bunun için şükretmeyenin gerçek bir mü’min olamayacağını bildirmektedir:

Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığı zaman hiçbir şey bilmiyor-dunuz. Size işitme (duyusu), gözler ve gönüller verdi ki şükredesiniz.” (Nahl suresi, 16/78.) “Siz Allah’tan başka bir takım putlara tapıyorsunuz, yalan uydurup onlara tanrı, şefâatçi diyorsunuz. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, size rızık vermezler. Siz rızkı Allah’ın yanında arayın, O’na tapın ve O’na şükredin. Hepiniz (sonunda) O’na döndürüleceksiniz.”(Ankebut suresi, 29/17. ) “Allah (c.c.), şükredenleri mükâfâtlandıracaktır.” (Al-i İmrân suresi, 3/144.) “Şüphesiz bunda şükreden herkes için âyetler (ibret veren işaretler) vardır.”(İbrahim suresi, 14/5.) “Ve Rabbiniz size şöyle bildirmişti: And olsun şükredersiniz, elbette size (nimetimi) artırırım ve nankörlük ederseniz azâbım pek çetindir.”(İbrahim suresi, 14/7.)

Âyette îmânın eş anlamlısı olarak kullanılan şükrün, ni’metin artmasına; karşıtı olan küfrün de ni’metin elden çıkmasına, kulun cezalandırılmasına sebep olduğu vurgulanmıştır.

Şükrün öneminden dolayı bizzat Allah (c.c.) “şakir” olarak nitelenmiştir. Böylece kendi ismini ve vasfını kullarına da vermiştir. “Şükrederseniz, sizin için ona razı olur.” (Zümer suresi, 39/7. ) âyetinde belirtildiği gibi, kulu için ancak şükre razı olacağını fakat “Benim şükreden kullarım azdır.”(Sebe suresi, 34/13.) âyetiyle de şükreden kulların az olduğunu bildirmiştir.

Rabbinin şükreden kulları arasında bulunmak için bazen ayakları şişinceye kadar namaz kılan Peygamber (s.a.v.) : “Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamış iken böyle mi yapıyorsun ?” diyenlere: “Şükreden bir kul olmayayım mı ?” demiştir. Hz. Muaz’a her zaman ardından :” Allah’ım, seni zikretmek, sana şükretmek ve güzel ibadet etmek için bana yardım eyle !” demesini emretmiştir.

Dilde şükür, hayvanın yediği gıdanın, vücudunda belirmesine denilir. Hadis-i şerifte: “Hayvanlar etlerinden semirir.” deyimi geçer. İşte Allah’ın ni’metlerinin izinin kulun dilinde övgü ve itiraf olarak, gönlünde şühud ve ma’rifet olarak, uzuvlarında taat ve inkîyad olarak belirmesine de şükür denmiştir.

Şükrün beş kuralı vardır: şükredilene saygı, onu sevme, onun ni’metini söyleme, onu övme, onun sevmediği şeyleri yapmama. Şükrün beş temeli olan bu kurallardan herhangi biri bozulsa, şükrün dayanaklarından biri bozulmuş olur.

İslâm büyükleri Şükür hakkında şunları söylemişlerdir:

Şükür: iyilik edenin iyiliğini anarak onu övmektir.

Şükür: minneti görüp hürmeti korumaktır.

“Ebu Osman: “Şükür, şükürden aciz olduğunu bilmektir.”

Ruveym: “Şükür nimeti değil, onu vereni görmektir.”

Cüneyd : “Yedi yaşında bir çocuk idim. Seri’nin önünde oynuyordum. Yanında bulunan bir topluluk, şükreden söz ediyorlardı. Seri bana :

- Şükür nedir ? dedi.

- Nimet ile Allah’a (c.c.) isyan etmemendir, dedim.

- Herhalde senin Allah’tan nasibin, dilin olacak, dedi.

Rivayete göre Sehl ibn Abdillah’ın huzuruna bir adam girdi:

- Evime hırsız girdi, eşyamı çaldı, dedi.

- Allah’a şükret (ki kalbine imanı çalan şeytan hırsızı girmemiş). Eğer kalbine şeytan girip tevhidi bozsaydı ne yapardın ? dedi.

Ayette açıkça bildirildiğine göre şükür, ni’metin artmasına, nankörlük de onun elden çıkmasına neden olur. Bir görüşe göre, ni’meti gizlemek, söylememek ni’mete nankörlük: ni’meti göstermek söylemek de ni’mete şükürdür. Hz. Peygamber’in şu hadisi de bu anlama gelir: “Allah bir kuluna ni’met verince kulunun üstünde o ni’metin izini görmek ister.” Nitekim yüce Allah da peygamberine: “Rabbinin ni’metini söyle!”(12) buyurmuştur.

Hamd ile şükür arasında fark nedir?

Hadis-i şerifte: “Hamd, şükrün başıdır. Allah’a (c.c.) hamd etmeyen, O’na şükretmemiştir.” buyurulmuştur. Hamd ile şükür arasındaki fark şudur: Şükür çeşitleri ve sebepleri açısından hamd’den geneldir. Hamd ise ilgili olduğu şeyler bakımından şükürden genel, sebepleri bakımından şükürden özeldir. Yani şükür saygı olarak kalb ile, övgü olarak dil ile, ibadet ve iteat olarak uzuvlar ile yapılır.

Şükrün ilişkili olduğu şeyler ni’metlerdir. Şükür sıfatlarla ilişkili değildir. Sıfatlarından dolayı Allah’a şükredilemez. Bu sıfatları övülür. Bunlar şükrün değil, hamdin konusu olur. Bu sıfatlardan dolayı Allah’a hamd edildiği gibi, ihsanından ve adaletinden dolayı da Allah’a hamd edilir. Oysa şükür yalnız ihsanına ve ni’metlerine ilişkindir. Şükrün ilişkin olduğu şeye hamd de ilişkindir. Ama hamd’in ilişkin olduğu her şeye şükür ilişkin değildir. Bundan dolayı hamd’ in ilişkileri şükürden çoktur. Öte yandan hamd edilen her vasıta ile de şükür yapılır, fakat şükredilen her vasıta ile hamd edilmez. Çünkü hamd kalp ve dil ile olur, uzuvlar ile olmaz. Ama şükür her üçüyle de olur. Bunda dolayı şükrün vasıtaları, hamd’in vasıtalarından çoktur.

(12) Duhâ sûresi, 93/11.

Burada her nefeste Allah’a hamd-ü şükretmenin gereğini belirtmek üzere Şeyh Sa’di’nun, Gülistan’ın isimli eserinin giriş kısmında şöyle denilmektedir:

“Hamd o Yüce Allah’a mahsustur ki ona ibadet, yakınlığına sebep olur. O’na şükür de ni’metin artmasına vesiledir.” “İnsanın içine giden bir nefes, hayatı uzatır. Dışarı çıkan her nefes, canı ferahlandırır. (Çünkü vücutta biriken zehirli gazı dışarı atar) Öyle ise her nefes içinde bir ni’met vardır. Her ni’met de bir şükrü gerektirir.” “ Hangi kulun elinden ve dilinden gelir ki, O yüce Mevla’ya gereği gibi teşekkür görevini yerine getirebilsin?”

Ey Davud ailesi ile şükür görevini yapınız. Benim şükreden kullarım da azdır.”(Sebe’ sûresi, 93/13.)

“O kul iyidir ki Allah’ın ni’metlerine karşı şükürde kusurundan ötürü o yüce Mevla’ya özür getirir. Yoksa hiç kimse Allah’a gerektiği gibi şükür ve kulluk görevini yerine getiremez.”(Gülistân, Şeyh Sa’di Şirazî.)

Şeyh Sa’di’nin gayet lirik olarak belirttiği gibi, Allah’ın kul üzerindeki nimetleri sayısızdır. “Şayet Allah’ın nimetini saysanız, baş edemezsiniz.”(İbrahim sûresi, 14/34.) Her ni’mete bir teşekkür gerekir. Bu kadar ni’metin şükrünü kim yapabilir? Onun için ayetin sonunda: “ insan cidden çok haksız ve nankördür!” buyurulmaktadır.

İnsan fakirlik ve yoksulluk içinde yaşasa bile yine de Allah’ın sayısız ni’metleri içindedir. Eğer sağlık içinde yaşıyor, sağlıkla nefes alıp veriyorsa bu cihanın padişahlığına bedel bir ni’mettir. Cihan Padişahı Kanûni Sultan Süleyman, bir nefes sağlığı, cihan padişahlığından üstün tutmuştur :

“Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi!”

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Şükrü :

Peygamberimiz (s.a.v.), felaket ve musibetlere karşı sabrederken, bir lütuf ve nimete kavuştuğu zaman da şükrederdi. Zaten onun her hali şükür üzerineydi. Hiçbir meseleden dolayı şikâyet ettiği , insanlara dert yandığı görülmemişti. Çok ağır hastalıklara yakalandığında bile şükür içinde bulunurdu.

Hz. Âişe anlatıyor:

“Resûlullah (s.a.v.) bir gün hastalandı. Yatağının içinde dönmeye başladı. Ben kendisine, ‘Eğer bu hastalık içimizden birisine gelseydi, çok şikâyet ederdik’ dedim. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:

“Şunu unutma ki, mü’minler bir takım sıkıntılarla karşı karşıya geldiler. Ayağına bir diken batan veya bedenine bir ağrı giren mü’minin başına gelen bu sıkıntı dolayısıyla Allah bir günahını affeder ve âhiretteki makamını bir derece yükseltir.”

Peygamberimiz en dayanılmaz musibetlere uğradığı gibi en büyük ve yüce nimetlere de kavuşmuştu. Cenab-ı Hak kendisini âlemlere rahmet olarak göndermiş, kâinatın efendisi yapmış, bütün peygamberlere sultan, evliyalara rehber, mü’minlere eşsiz bir örnek kılmıştır. Kendisine muhatap seçerek yüce kelâmını ona vahyetmiş, kısa zamanda dâvasında başarılı kılarak düşmanlarına galip getirmiş, yaymaya çalıştığı hak dini dünyaya yayılmış, kıyamete kadar hükmünü geçerli kılmıştır. Bunun gibi daha sayamayacağımız pek çok nimete kavuşturmuştur.

Cenâb-ı Hak, Peygamberimizi bütün günah ve kusurlardan temiz ve uzak olarak yaratmıştır. Geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır. Böyle olduğu halde, Peygamberimiz devamlı şükür içinde bulunurdu. Bir gece sabaha kadar namaz kılmış, gözyaşı dökmüştü. Peygamberimizi bu halde gören aziz hanımı Hz. Aişe:

“Ya Resûlellah, niçin kendinizi bu kadar yoruyorsunuz? Geçmiş ve gelecek günahlarınız -yok ya- affedilmedi mi?” deyince, Peygamberimiz şu karşılığı verdi:

“Ya Âişe, Allah’a şükredici bir kul olmayayım mı?”

Evet, o Allah’a gerçek manada şükreden yüce bir insandı. Sevinçli bir haber duyduğu zaman hemen şükür secdesine varır, Rabbine olan minnetini bildirirdi.

Dünyada iken Cennetle müjdelenen Hz. Abdurrahman bin Avf anlatıyor:

“Bir seferinde Resûlullah odasına doğru gitti ve içeri girer girmez kıbleye karşı dönüp secdeye vardı. Secdeyi o kadar uzattı ki, Allah secdede ruhunu aldı sandım. Hemen yanına yaklaşıp oturdum. Başını kaldırdı.

“Kimsin?” dedi.

“Abdurrahman” dedim.

“Ne var?”

“Ey Allah’ın Resülü, öyle bir secde yaptınız ki, Allah’ın secdede ruhunuzu almış olmasından korktum.” dedim.

“Resül-i Ekrem şöyle konuştu. “Cebrail bana gelerek Allah’ın şöyle buyurduğunu müjdeledi: “Kim sana salât ve selâm getirirse, ben ona rahmet ederim.” Bunun üzerine ben de Allah’a şükür secdesinde bulundum.”

Peygamberimiz hasta veya sakat birisini görünce Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu sağlık için şükrünü dile getirmek üzere yine secdeye varırdı.

Abdullah bin Ömer’in anlattığına göre, Peygamberimiz bir gün yatalak bir hastaya uğradı. Onun hâlini görünce hemen bineğinden indi, Allah için secde etti. Hz. Ömer (r.a.) de aynı şekilde secdeye vardı.

Peygamberimizin mübarek dilinden “Elhamdulillah”zikri hiç düşmezdi. Bu kelime tam mânâsıyla Allah’ın ihsan ettiği nimetlere şükrün bir ifadesiydi.

Hz. Ali anlatıyor: “Resûlullah yakınlarından birisini orduya katarak savaşa gönderdi, şöyle dua etti: “Allah’ım eğer onları sağ salim olarak döndürürsen Sana lâyıkıyla şükretmek bana borç olsun” buyurdu.

Bunun üzerine ben “Ya Resûlallah, siz, eğer onları sağ salim döndürürse Allah’a layıkı üzere şükretmek bana bir borç olsun, dememiş miydiniz?” buyurdu :

“Allah’a hamd olsun” anlamına gelen “Elhamdulillah” kelimesi Allah’a şükrün tam bir ifadesi sayılıyordu. (Peygamberimizin Örnek Ahlâkı, M. Paksu.)