بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Ticaret Ahlâkı / TİCARET AHLÂKI VE SOSYAL DAYANIŞMA / Sosyal Dayanışmanın Faydaları
TİCARET AHLÂKI VE SOSYAL DAYANIŞMA

Sosyal Dayanışmanın Faydaları

Sosyal dayanışma, İslâm toplumunun bir özelliği olup sağladığı faydalar sayılamayacak kadar çoktur. Sosyal dayanışmanın sağladığı faydaları hakkıyla öğrenebilmek için, ‘Asr-ı Saadet’e başvurmak gerekir. Çünkü Kur’an, Sünnet ve icma-i ümmetin öngördüğü sosyal dayanışma, gerçek anlamda Asr-ı Saadet ve dört halife devrinde gerçekleşmiştir.

Sosyal dayanışma, ‘Asr-ı saadet’in bereketindendir. O’nun en büyük faydası, fakirlik problemine çare olması ve mazlumlar ile yoksulların yüzünü güldürmesidir.

Toplumda fakirliğin giderilmesini sağlayan Rabbanî faaliyetlerden birisi de, sosyal dayanışmadır. Tabiî ki, İslâm toplumunda fakirliği gidermede kabul edilen ölçü, bir adamın malının zekâtını hazırladığı zaman, onu kendisinden alacak bir fakirin bulunmamasıyla kayıtlıdır. Bu ölçü, aynı zamanda sosyal dayanışmanın da ölçüsüdür.

Yahya İbn-i Said (r.a.) anlatıyor: ‘Ömer İbn-i Abdulaziz (r.a.), Afrika’nın zekâtını toplamak ve sahiplerine dağıtmak üzere beni bölgeye gönderdi. Zekâtı topladık, fakat bunu verecek fakir bulamıyorduk. Ömer İbn-i Abdulaziz (r.a.), İslâm hükümlerini gerçek usulleriyle uyguladığı için insanları zengin yapmıştı.

Bu zekâtla köle satın alarak azad ediyordum.’ [1]

Ömer İbn-i Abdulaziz (r.a.) devrinde fakirliğin ve fakirlerin bulunmaması, O’nun devrinde Müslümanların birbirleriyle dayanışma, yardımlaşma, arka çıkma halinde bulunduklarını gösterir. Demek ki onlar İslâm’ın emrettiği şekilde, en aşağı tabakada olanları bile birbirinin sorumluluğunu yüklenmeye çalışır, zenginleri fakirlerini gözetir, güçlüleri zayıflarını korurdu. Kendileri dışındakiler üzerinde birer nimet ve iyilik sebebi idiler.

İşte idarecinin kefaleti ve İslâm devletinin vatandaşları üzerindeki titizliği… Nitekim bunu, Hz Ömer İbn-i Hattab (r.a.) ve Ömer İbn-i Abdulaziz’in hayatlarında ve uygulamalarında görüyoruz.

Sosyal dayanışmanın gerekliliği için aklî delil: Apaçık bir gerçektir ki, yardımlaşmayı diri tutan, fertleri arasında dayanışmayı gerçekleştiren, her yanından sevgi, kardeşlik, yardım, dostluk şuuru fışkıran bir topluluk, birbirine kenetlenmiş sapasağlam bir topluluktur. Yıkıcı hiçbir akım ona tesir edemez, zamanın felaketleri onu sarsamaz. Kimsenin karşı çıkamayacağı gerçektir ki, ümmetin her ferdi için aşağı derecede geçimi, emniyeti, en sıhhi tarzda gıdası, evi, öğretim vasıtaları, sağlıkla ilgili ihtiyaçları ve bunun gibi kişi için gerekli bütün önemli şeyleri temin edilmelidir.

Bütün fertlerden zarar verecek şeyler giderilir, güçsüzlerin temininde aciz kaldıkları ihtiyaçları sağlanır, meskenleri, gıdaları, eğitim ve öğretimleri, tedavileri sağlanırsa sükûnet dolu bir fitneye çatarlar da, çoğu zaman intihara, suç işlemeye, rezilliğin, aşağılığın yoğun olarak yaşandığı bir ortama sürüklenirler. Bunun manası şudur: Toplum sosyal ve ahlâkî bozulmaya uğramış, tedavisi zor bir hastalığa yakalanmış, helake sürüklenmiştir. İslâm, yüce hükümleri ve kalıcı prensipleriyle fakirlik problemine pratik çözüm yolları getirerek tedavi etmiştir. Din olan nizamıyla, bütün insan cinsine, şerefli bir dirliğin, faziletli bir geleceğin yollarını göstermiştir. Olumlu ve mütekâmil vasıtalarla fakirlik, bilgisizlik, hastalık, tembellik ve uyuşukluğun hakkından gelmiştir. Böylece ferdin mutluluğunu, ailenin kendi kendine yeterliliğini, toplumun selametini, devletin sorumluluğunu gerçekleştirmiştir. [2]

İkinci halife Hz. Ömer (r.a.), halka hitaben yaptığı bir konuşmasında, İslâm’da herkesi içine alan bir adaletin nasıl olduğunu izah etmişti. Bu izaha göre herkes, toplumdaki servetten eşit şekilde hakkını alacaktır. Kendisi dâhil hiçbir kimse, ondan fazla pay elde edemeyecektir. Eğer halife uzun ömürlü olursa, ‘San’a Dağı’ndaki bir çobanın bile bu servetten hakkını aldığını görmek isteyecektir.

Halife Hz. Ali (r.a.)’nin de şöyle dediği rivayet edilir: ‘Kendilerine yeterli gelen maldan, fakire vermeyi, Allah (c.c.) zenginler üzerine vacip kıldı. Eğer fakir aç, çıplak veya darlık içinde ise, bu, zenginin ona hakkını vermemesinden dolayıdır. Bu yüzden onları muhakeme etmek ve cezalandırmak Allah (c.c.)’a yaraşır.’ [3]

İslâm hukukçuları ittifakla şu hükme varmışlardır: Fakirin belli başlı ihtiyaçlarını karşılamak, genel olarak Müslüman topluluğun, fakat bilhassa zenginlerin vazifesidir. Eğer zengin, imkânlarına rağmen mesuliyetinin icabını yapmazsa, İslâm devleti onu icbar eder. Hatta devlet onları zorlamaya mecburdur. [4] Böylece İslâm dini, toplumdaki fertlere kazandırdığı sosyal dayanışma şuuru sayesinde cemiyetin bütün fertlerine insani bir hayat seviyesini garanti etmiştir.

Toplumda zulmün ve cimriliğin sona ermesiyle birlikte cömertliğin ve adaletin tecelli etmesi, sosyal dayanışmanın bir sonucudur. Zenginler cimrilikten, zalimler de zulümden vazgeçmedikçe sosyal dayanışma sağlanamaz. Bundan ötürü hayat öğretmenimiz Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Zulümden sakının! Çünkü zulüm kıyamet gününde karanlıklar olacaktır. Şuhh’dan (cimrilikten) de sakının! Çünkü şuhh (cimrilik) sizden öncekileri helâk etmiş, onları birbirlerinin kanlarını dökmeye, haramlarını helal saymaya sevk etmiştir.” [5]

İbn-ü Cevzi (r.a.) şöyle diyor: ‘Zulüm iki suçtan meydana gelir: Biri haksız yere başkasının malını almak, diğeri adaleti emreden kimseye karşı gelmektir. Bu ikincisi daha beterdir. Çünkü bu zulüm hemen hemen Allah (c.c.)’tan başka yardımcısı olmayan zayıfa yapılır. Bu ancak kalbin kararmasından ortaya çıkar. Zira hidayet nuruyla aydınlanmış olsa, yaptıklarının sonunu düşünür.’ [6]

Haksız yere bir başkasının malının alındığı, adaleti talep edenlerin suçlu muamelesine tabi tutuldukları, cimriliğin helal ve haram tayin edecek kadar otoriter hale geldiği toplumlar, sosyal dayanışma ruhunu kaybetmiş olan gayr-i

İslâmî toplumlardır.

Sosyal dayanışma, adaletin gerçekleşme zeminidir. Herkesin meşru hudutlar dahilinde payına düşene razı olmasıdır. Çoğu kez bazıları, İslâm’daki dayanışmanın, fert ve topluma nispetle, hayat için gerekli şeyleri tekeffül etmekle sınırlı olduğunu ve fakir, muhtaç ve acizlerden bir kısmına yapılan iyilik ve sadaka gibi belirli konulara münhasır bulunduğunu zannederler. İtiraz kabul edilecek gerçek şudur ki, İslâm’daki dayanışmanın manası bazılarının tasavvur ettiğinden daha geniş ve daha kapsamlıdır.

Sosyal dayanışma, ferdin inancının ve iç dünyasının terbiyesini, şahsiyetinin oluşmasını, içtimaî gidişatını içine aldığı gibi, aile bağlarını, aile düzenini ve dayanışmasını da içine alır. Ayrıca sosyal dayanışma, içtimai ilişkilerin düzenlemesini de içine alır; fertle devlet, devletle toplum arasındaki ilişkiler, ailenin akrabalarla ilişkileri, insanların aralarındaki ilişkiler gibi.. İktisadî işlemlerin ve ilişkilerin, ahlâk kurallarının düzenlemesi de bu dayanışmanın sınırları içindedirler. Kısacası şöyle dememiz de mümkündür:

İslâm’daki sosyal dayanışma hemen hemen İslâm nizamının tümünü ihtiva eder. Zira dayanışmanın gayesi insanların durumlarını düzeltmek; inançları, canları, malları ve şerefleri bakımından sağlamak, istikrar ve selametlerinin garantisini vermek, faziletli bir dirliğin sebeplerini gerçekleştirmektir. Dayanışmanın bu manası hakkında İslâm âlimi şehid Seyyid Kutub şöyle der: ‘İslâm’da sosyal dayanışma nizamı, bu kelimenin yüklenebildiği bütün manaları en kâmil ifadesiyle taşıyan bir nizamdır. Bu nizam bütün unsurlarıyla ihsanın, sadakanın, iyiliğin ve bunlarla ilgili her şeyin ifadesini kaplar. Ancak o kendisini İslâm’ın hakikatine delâlet etmez. Zira İslâm nizamının hakikati sosyal dayanışma nizamının delâlet ettiği şeylerin tümünden daha geniştir.’

Bu delâletler İslâm nizamının vasıtalarından biri cüzdür, nizamın bizzat kendisi değildir. Zira vasıta mahiyetten başkadır. İslâm’daki dayanışma nizamı, şekli ne olursa olsun, mücerret mali yardımlaşma manasına gelmediği gibi, sosyal kefalet veya sosyal sigorta kelimelerinin ifade ettiği manalara da gelmez. Mali yardımlaşma, İslâm’daki dayanışmanın kastettiği yardımlaşmalardan sadece bir tanesidir.

‘İslâm’ın sosyal yönü, ferdin ruhunun, kalbinin, şahsiyetinin, sosyal gidişatının eğitilmesini düzenleyen bir nizam olmasına özen gösterir. Ailenin meydana gelmesi, düzenlemesi, dayanışması için bir nizam olmasını ister. Sosyal ilişkiler için düzenleyici olmasına özen gösterir ki ferdi devlete bağlayan ilişkiler de bu zümredendir. Nihayet İslâm toplumunun seviyesini yükselten iktisadi ilişkiler ve mali muameleler için bir nizam olmasına özen gösterir.’ [7]

Sosyal dayanışma, din disiplininin hayat zeminidir. Sosyal dayanışma şuurundan yoksun olan bir kimsenin din disiplini olmaz.

Hak yolda yaşama amacı güdenlerin tek bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine bağlı olduklarını fiilen ortaya koyan faaliyet, hiç şüphesiz sosyal dayanışmadır. Sosyal dayanışma, birliğin ve dirliğin teminatıdır. Birliğimizin ve dirliğimizin canlı tercümanı, sosyal dayanışmamızdır. Mevcut imkânlarımız miktarınca sosyal dayanışmanın içerisine girmediğimiz müddetçe birliğin ve dirliğin yüzünü göremeyiz.

Hakikat atmosferinde dirilip bir ve beraber olanlar, sosyal dayanışmayı hakkıyla gerçekleştirenlerdir.

[1] Melâhimü’l-İnkılabi’l-İslâmi fi Hilâfeti Ö. İbn Abdi’l-Aziz, Halil İmadü’d-Din, s.140.

[2] Et-Tekâfü’l-İctimaiyyi fi’l-İslâm, Abdullah Ulvan.

[3] Kitabu’l-Emval, Ebu Ubeyd.

[4] İslâm’da İktisadî Nizam, Ömer Çapra, (Trc. H. Yavuz)

[5] Müslim.

[6] Müslim.

[7] Et-Tekâfü’l-İctimaiyyi fi’l-İslâm, Abdullah Ulvan.