بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Ticaret Ahlâkı / TİCARET AHLÂKI VE SOSYAL DAYANIŞMA / Sosyal Dayanışma ve Vasat Ümmet İlişkisi
TİCARET AHLÂKI VE SOSYAL DAYANIŞMA

Sosyal Dayanışma ve Vasat Ümmet İlişkisi

SOSYAL DAYANIŞMA VE “VASAT ÜMMET” İLİŞKİSİ

İnsanlık âleminin dengesi, “vasat ümmet”tir. Vasat ümmet, insanları renklerinden, dillerinden, kavim ve kabilelerinden, zenginliklerinden ve yoksulluklarından ötürü ayırıma tabi tutmayan bir “takva ümmeti”dir. Allah Teâlâ buyuruyor: “Böylece sizi Ümmet-i Vasat kıldık ki, insanlara karşı şahitler olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun ve senin üzerinde bulunduğun kıbleyi, Peygambere uyanları, ayağının iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayırt etmek için kıble yaptık. Gerçi bu büyük bir şeydir ama Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler için değil. Allah elbette imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara Rauf ve Rahim’dir.” [1]

Görüldüğü gibi, Allah Teâlâ, bizleri vasat bir ümmet kılmıştır. Vasat ümet haline gelmek, bütün Müslümanların vazifesidir. Müslümanlar, bütün davranışlarında orta yolu, itidali takip etmek ve dengeli hareket etmek mecburiyetindedirler. Aksi halde vasat ümmet haline gelemezler.

Vasat ümmet ile sosyal dayanışma arasında yakın bir ilişki vardır. Çünkü sosyal dayanışma, vasat ümmetin değişmez rükünlerindendir. Kendi aralarında sosyal dayanışmayı gerçekleştiremeyen Müslümanlar, vasat ümmeti oluşturamazlar.

“İnsanlıkta eş, İslâm’da kardeşiz” ilkesi, sosyal dayanışmanın etrafında döndüğü eksendir.

Rasûlullah (s.a.v.), Medine’de İslâm devletini kurar kurmaz, Müslümanlar arasında ‘kardeşlik antlaşması’nı gerçekleştirdi. Kardeşlik antlaşmasının sağladığı imkânlara rağmen, muhacirlerle ensar arasında malî bakımdan geniş farklılıklar vardı. Hz. Muhammed (s.a.v.), ensar’ın cömertliğini görüp onlardan daha fazla bir yardım istemeyi ve mallarından bir kısmını yeniden muhacirlere vermelerini uygun görmüyordu. Çünkü ensar, Beni Nadr olayına kadar bütün mallarını muhacirlerle kardeş gibi bölüşmüşlerdi. Tekrar tekrar malların taksimi bütün Müslümanların muhtaç duruma düşmelerine sebep olabilirdi. Buna binaen olmalıdır ki, Peygamberimiz (s.a.v.) Beni Nadr’de, harp yapılarak alınan malları için tatbik edilmesi gereken prensipler yerine, ‘ümmet arasında malî bir denge tesis etmek için’ elde edilen malları muhacirlere tahsis etti. Ensar’a iki fakir hariç hiçbir şey vermedi. [2]

Hz. Ömer (r.a.) de harp yoluyla aldığı ırak topraklarını uygulamalara aykırı olarak eski sahiplerine bırakarak, onları haraca bağlamıştır. [3]

Bu iki uygulama, Kur’an’da ifadesini bulan şu esası [4] açıklar özelliktedir:

Servetin cemiyette belli bir azınlığın elinde dolaşıp durmaması ve böyle bir ihtimal belirdiğinde yukarıdaki uygulamaların ışığında sosyal ve iktisadî dengeyi kurmak için yeni düzenlemelere gidilmesinin zorunluluğu. [5]

Nitekim Hz. Ömer (r.a.) fikrine muhalif olanlara, aksi bir kararın kamunun menfaatine olmayacağını söylüyor ve yaptığı işin ‘her devirde bütün fakirleri elde edilen gelirden hissedar etmek, sadece o günün neslini değil, gelecek nesillerin de uzun zamanlar ondan istifadelerini sağlamak olduğunda ısrar ediyordu.’ [6] Dolayısıyla, bu tür uygulamanın toplumda iktisaden kudretli bir orta sınıf tesis etme ve onu devam ettirme gibi yönlerinin olmadığı iddia edilemez.

İslâm’ın faizle iş yapmayı, başkasını aldatmayı, ihtikârlı, fahiş kârlı alış verişi yasaklaması da servetin belirli ellerde toplanmasını önlemek açısından dikkate değerdir. Bunlar gibi gayr-i meşru kazanç yollarının kapanmasından başka, harcamada erkeklerin ipekli giymeleri, altın gümüş kaplar kullanılması, lüks ve ihtişama yönelmesi, içki içilmesi, kumar oynanması, şans tutmak gibi israfa götürecek her türlü davranışın yasaklanması, cemiyette herkesi orta seviyede bir hayat tarzını kabule ikna etmek olabilir. [7] Kadınların ziynet eşyaları için binlerce para sarf etmeleri yoluyla olsun, hiç harcamaksızın cimrilik yapıp kasalarda saklamak suretiyle olsun paranın hapsedilmesinin hoş karşılanmaması, bu gibi sermayelerin, Asr-ı Saadet’teki örneklerine göre vakıf yoluyla kamu menfaati için sarf edilmesine teşvik, Rasûlullah (s.a.v.) ve Hz. Ömer (r.a.)’in özellikle enflasyonist baskıların topluma hâkim olup ekseri halkın sıkıntı çektiği zamanlarda fakir halka bedava yemek vermeleri [8] ve Osmanlıların bunu aşevleri olarak kurumlaştırmaları, toplumda ortaya çıkacak sarsıntılar sebebiyle ümmetin umumiyetle alt sınıf kategorisine katılmasını önlemek ve orta sınıflaşmayı muhafaza için alınmış tedbirler şeklinde değerlendirilebilir. [9] Yani toplumdaki mazlum ve mahrumları korumaya yönelik bütün çabalar, ‘vasat ümmet’ olma özelliğini korumaya yönelik faaliyetlerdir.

İslâm toplumunda sosyal dayanışma, vazgeçilmez faaliyetlerdendir. Çünkü sosyal dayanışma, vasat ümmetin gereklerindendir. Zenginleri, mazlum ve yoksullarına sahip çıkan ümmet, vasat ümmettir. Vasat ümmetten beklenen erdemli faaliyetlerin başında sosyal dayanışma gelir. Ömer b. Abdulaziz (r.a.), valilerinden Süleyman İbn Ebi’s Siriy’e gönderdiği mektupta şunları yazıyordu:

‘Yol üzerinde hanlar inşa ettir. Ümmetten gelip geçenleri bir gün bir gece konaklandır, onların ve hayvanlarının rahatını sağla. Hasta olan yolcuları ise iki gün iki gece barındır. Aralarında yolda kalmış olan varsa, onu gideceği yere ulaştır.’ [10]

Ömer b. Abdulaziz (r.a.)’in yerine getirilmesini istediği bu hizmetler, vasat ümmet olmanın göstergeleridir. Vasat ümmet özelliğine sahip olan İslâm toplumu, sınırlı ve sınıflı bir toplum değildir. Aksine o bir “takva toplumu”dur. Takva toplumunda zenginler ile fakirler eşittir.

Vasat ümmet; toplumdaki zenginler ile fakirleri sosyal adalet zeminde buluşturan ümmettir. Bunun da en büyük göstergesi, vasat ümmetin fiilen sosyal dayanışmayı gerçekleştirmesidir. Esasen İslâm ümmeti, dinen sorumlu olduğu mükellefiyetleri olduğu gibi yerine getirdiğinde, ister istemez kendisini sosyal dayanışmanın içerisinde bulacaktır.

İslâm, zekât vermeyi emretmiştir. Zekât, modern bir devletin aldığı vergi ile karıştırılmamalıdır. Zekât, özel bir sosyal güvenlik vergisidir. Zengine farzdır ve toplumdaki bütün fertlere en asgarî bir hayat seviyesini garanti etmek için muhtaç ve fakir olanlara dağıtılır. Böylece gelirlerdeki eşitsizlik, toleranslı ve sıhhatli bir seviyeye düşürülür.

İslâm’ın, gelirin eşit şekilde taksimi hakkındaki hedefi, bir şahıs öldüğü zaman tam bir şekilde gerçekleşmektedir. Ölünün vasiyeti, ancak mülkünün üçte biri üzerinde geçerlidir. Kalan üçte iki, Kur’an ve Sünnet’in İslâmî bir cemiyette servetin eşit şekilde dağıtımı için emrettikleri dengeli bir programa göre tevzi edilmektedir. Şahsın vasiyet etme hakkı olan üçte bir oranındaki miktar, aynı şekilde kendisi tarafından İslâmî gayelerin tahakkuku için dağıtılmaktadır. Bununla belirli kimselerin veya İslâm cemiyetinin ihtiyaç ve eksikleri giderilir. Çünkü bunlar miras hukuku tarafından garanti edilmemiştir.

Geliri dağıtan ve sosyal güvenliği sağlayan böyle bir sistemi getirmekle İslâm, tembelliği teşvik veya çok çalışmayı men etmiş değildir. İnsanın sıkı çalışması ile kendi maişetini kendisinin kazanması hakkındaki İslâmî emri Hz. Ömer (r.a.) şu sözü ile sembolize etmiştir:

‘Hiç biriniz, ‘ya Rab, bana rızık ver’ diyerek maişeti için çalışmaktan geri kalamaz. Muhakkak ki gökyüzü altın ve gümüş yağdırmaz. Allah’ın lütfunu ara, başkalarına yük olma.’ [11]

Hz. Ömer (r.a.)’in bu açıklaması da bize göstermektedir ki; sosyal dayanışma, çalışma ibadetine engel değildir. Sosyal dayanışma vasat ümmetin bir özelliği olduğu gibi, çalışma ibadeti de diğer bir özelliğidir. Gerek sosyal dayanışma ve gerekse toplumu oluşturanların çalışmaları, vasat ümmet olma özelliğini korumanın gereklerindendir.

Toplumdaki bütün grupları, toplumda yerine getirdikleri işler ve rollerle birbirlerini tamamlatarak mekanik tarzda da olsa, bir araya getiren fonksiyonel bütünleşmenin ardından, sosyal grupları gerçek anlamda birbirlerine bağlayacak mantıkî ve manalı bütünleşmenin gerçekleşmesi gerekir.

İslâm’ın temel kaynağı Kur’an-ı Kerim’de, insanların farklı meslek ve faaliyetlerde bulunmaları, toplumda değişik rolleri yerine getirmeleri, toplumun hayatta kalması ve devamlılığı için zaruri kabul edilmiştir. [12]

Vasat ümmet, sosyal ve siyasal bir ümmettir. Toplumdaki bütün kesimlerle ilgilenmek, vasat ümmetten olmanın bir gereğidir. Var olan imkânları sosyal adalet zemininde Tevhid ve vahdet aşkıyla, mazlum ve yoksullarla paylaşmak, fiilen sosyal dayanışmayı gerçekleştirmektir. Bu da, vasat ümmetten olmanın bir gereğidir. Kısacası vasat ümmet ile sosyal dayanışma ikizdir. Vasat ümmetten olma arzusunu taşıyanlara düşen görev, derhal güçleri ve imkânları oranında mazlum ve yoksullarla sosyal dayanışma içerisine girip, beşeriyete faydalı olmaya çalışmaktadır. [13]

[1] Bakara sûresi, 2/143.

[2] İslâm’da Sosyal Adalet, S. Kutub (Trc. Y. Tunagir)

[3] Kitabu’l-Harac, Ebu Yusuf, (Trc. Ali Özek)

[4] Haşr sûresi, 59/7-8.

[5] İslâm’da Sosyal Adalet, S. Kutub, (Trc. Y. Tunagir)

[6] İslâm’da Sosyal Dayanışma, M. Ebu Zehra (Trc. E. Ruhi Fığlalı).

[7] İslâm Ekonomisine Giriş, Ahmed en-Neccar, (Trc R. Nazlı).

[8] İslâm İktisadi Adalet Meselesi, Fazlu’r-Rahman, (Trc. Z. Kavakçı)

[9] Sosyal Gelişme ve İslâm, İzzet Er.

[10] El-Kâmil fi-t-Tarih, İbnu’l-Esir.

[11] İslâm’da İktisadî Nizam, Ömer Çapra (Trc. H. Yavuz).

[12] Sosyal Gelişme ve İslâm, İzzet Er.

[13] Ticaret Ahlâkı, M. Çelik.