Siyasi Cihad
4. SİYASÎ CİHAD
Siyasî cihat, Müslüman’ın kendi içinde yaşadığı toplumunun bireylerinin ve çağını paylaştığı diğer bütün insanların İslâm nimetine ve dolayısıyla dünya ve ahiret saadetine kavuşmaları için yapması gereken siyasî ve idarî cehd, gayret ve çalışmaların tümüne denir.
Siyasî cihadın devletlerin ve toplumların durumuna göre nasıl yapılacağına ve nelere dikkat edilmesi gerektiğine geçmeden önce siyasetin genel anlamı ve gerçeğini kısaca açıklamaya çalışalım.
Siyasetin Tanımı
Arapça bir kelime olan siyaset; ıstılahta belirli fikir ve ilkelerle insanların ülke içi ve dışı ile ilgili işlerini yürütmeye, yönetmeye denir. Bu iş, hem devlet ve hem de ümmet (halk) tarafından yapılır. Devlet ve yöneticiler bu işi yönetici olarak; ümmet de takipçi, denetleyici, muhasebeci ve nasihat edici olarak yürütürler.
Siyasetin bu tanımı genel tanımdır. Siyasetin gerçeğini ortaya koyar. Bu tanım ‘siyaset’ kelimesinin lügat manasına da uygun düşmektedir. Nitekim Lisanu’l- Arab’da siyaset kelimesi; insanların işlerinin yönetimini üstlenmek anlamında geçmektedir. Kamusu’l-Muhit’de de; ‘tebaayı siyase ettim’ yani; ‘tebaaya, vatandaşlara emrettim ve nehyettim’ denmektedir. Siyaset kelimesinin lügat ve ıstılahtaki bu manası şer’î naslarda da aynı şekilde geçmiştir. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
“İsrail oğullarını peygamberler siyasa ediyorlardı (yönetiyorlardı). Bir nebi öldüğünde onu bir başka nebi takip ediyordu. Ben’den sonra nebi yoktur. Birçok halifeler olacaktır.” [49] Yani, Rasûlullah (s.a.v.)’den sonra Müslümanları halifeler yönetecektir.
Siyasetin tanımının ve gerçeğinin bu olduğunu gördükten sonra bu konuya İslâm’ın bakışını ortaya koymaya çalışalım. Bu hususta ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere bakıldığında İslâm’da siyasetin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkar. İslâm’ın onu nasıl teşvik ettiğini ve bir yükümlülük olarak Müslümanlara yüklediğini görürüz. Zira Müslümanların maslahatlarına önem vermekle, yöneticilerin işleri ile ve yöneticileri muhasebe etmekle kısacası siyasetle ilgili birçok açık ve kesin ‘nas’ vardır. Bu nas’ların bir kısmını, siyasetin yürütülüş şeklini ortaya koyarak göstermeye çalışacağız.
Siyaset;
1) Yöneticiler tarafından insanların işlerinin tanzimi yani yönetim ile,
2) Tebaa tarafından yönetimi denetleme ve muhasebe ile,
a-) Dahilî (iç) siyaset,
b-) Haricî (dış) siyaset olarak iki yönde yürütülür.
a-) Dahilî (İç) Siyaset
Dahilî siyasetle Müslümanlardan talep edilen, insanları Allah’ın indirdikleri ile yani Kur’an-ı Kerim hükümleri ile yönetmek ve yönetilmektir. Allah Teâlâ’nın indirdiklerine göre de denetlemek ve muhasebe etmektir. İşte Allah Teâlâ’nın bu talebini ifade eden nas’lardan birkaçı şunlardır:
1-) Yönetim ile ilgili nasslar (Ayet-i Kerimeler)
“Onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet (yönet). Hak’tan sana gelenden sapıp da onların arzularına uyma.” [50]
“Allah’ın indirdiğiyle yönetmeyen, işte onlar kâfirlerdir.” [51]
“Allah’ın indirdiğiyle yönetmeyen, işte onlar zalimlerdir.” [52]
“Allah’ın indirdiğiyle yönetmeyen, işte onlar fasıklardır.” [53]
“İnsanlar arasında hükmettiğinizde (yönettiğinizde) adaletle yönetin.” [54]
“Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan ihtilaflarda Seni (İslâm’ı) hakem kılmadıkça, sonra Sen’in (İslâm’ın) hükmünden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan ona tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” [55]
“Sana indirilene ve Sen’den önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Zira onlar inkâr etmekle emir olundukları halde tağutla yönetilmek istemektedirler. Şeytan ise onları uzak bir sapıklığa saptırmak istiyor.” [56]
Bu ayet-i kerimeye göre Allah’ın indirmediği dolayısıyla insanların kurduğu sistem ve hükümlerle yönetime talip olmak şeytanın güdüm alanına girerek sapıtmak, yönetimi altındakileri saptırmak ve iman iddiasını boşa çıkarmak olmaktadır. İşte asıl kendisinden Allah’a sığınılacak husus budur. Kapitalizm, sosyalizm, faşizm, komünizm gibi çağdaş tağutî sistemlerin siyasetinin yürütücüsü olmaktan Allah (c.c.)’a sığınmak gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Yoksa onlar cahiliye (İslâm dışı) yönetim mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre hükümranlığı (yönetim sistemi) Allah’tan daha güzel kim vardır.” [57]
Siyasetin yönetim bölümünde Allah (c.c.) Müslümanlara, insanları Allah’ın indirdiği ile yönetmeyi bu ve benzeri birçok ‘nas’ ile emretmiş iken bu emirleri yerine getirmeden Allah’a kulluk nasıl olur?
2) Muhasebe (Denetleme) hususuna gelince: Hem fert hem de bir parti ile muhasebeyi yani yöneticilerini denetlemeyi Allah (c.c.) Müslümanlardan talep etmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Sizden iyiliğe çağıran, marufu emredip münkerden alıkoyan bir topluluk bulunsun.” [58]
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız.” [59]
Peygamber (s.a.v.) ise şöyle buyurmaktadır: “İleride birtakım emirler (yöneticiler) olacaktır. Tanıyacaksınız ve inkâr edeceksiniz. Kim tanırsa beri olur. Kim inkâr ederse kurtulmuş olur. Fakat kim razı olursa ve tabi olursa...” Dediler ki:
- Onlarla savaşalım mı? Buyurdu ki: “Namaz kıldıkları (İslâm’ı uyguladıkları) müddetçe hayır.” [60]
Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) burada Müslümanların kendi yöneticilerine karşı kör ve sağır olmayı değil onları takip edip tanımayı ve yaptıkları münkerlere karşı çıkmayı, kurtuluşun yolu olarak göstermiştir. Yöneticileri takip etmeyenler onları tanıyamaz ve onların yaptığı şerlerden de ne beri olur ne de kurtulurlar. Körü körüne onlara tabi olur da dünya ve ahirette hüsrana düşerler.
Ayrıca Allah Teâlâ, marufu emretmeyi, münkeri de yani Allah’ın rızasına uygun olmayan şeyleri de nehy etmeyi müminlerin bir sıfatı ve görevi olarak talep etmektedir. Marufu emretmek ve münkerden nehy etmek siyasî bir iştir. Çünkü marufun da münkerin de başı o toplumun yönetimidir. Yönetim bozuk olursa toplum fasit yani bozuk ve kirli olur. Çünkü yönetim toplumun yapısını teşkil eder. Sosyal ilişkileri tanzim eder. Bu tanzimdeki çarpıklık toplumda çarpık, bozuk, kötü, dengesiz ilişkileri; beraberinde de zulüm, dolandırıcılık ve yolsuzlukları getirir. Bu da yönetime ve yöneticilere yönelik marufu emretmenin ve münkerden nehy etmenin önemini ortaya koymaktadır.
İşte, Allah Teâlâ bu önemli siyasî işi Müslümanların özelliği olarak zikrederek onlardan kesin bir şekilde talep etmiştir:
“Mümin erkek ve kadınlar birbirlerinin velisidirler (dost, yardımcı ve koruyucusudurlar) marufu emrederler ve münkerden nehyederler.” [61]
“Yeryüzünde onları yerleştirdiğimizde (iktidar sahibi kıldığımızda) onlar namaz kılarlar, zekât verirler, marufu emrederler ve münkeri nehy ederler.” [62]
Bu ayet-i kerime deMüslümanlardan davet ve ümmet olarak marufu emretmeyi ve münkerden nehy etmeyi talep etmektedir: Yine Efendimiz (s.a.v.):
“Nefsimi elinde bulunduran (Allah)’a yemin ederim ki siz ya iyiliği emreder münkerden nehy edersiniz, ya da Allah katından hemen size bir azap gönderir sonra da siz dua edersiniz de duanız hiç kabul edilmez.” [63]
“Şüphesiz ki Allah hiçbir zaman bir kısım (özel) insanların işledikleri kötülükler yüzünden bütün insanlara azap etmez. Ne zaman ki aralarında kötülüklerin yapıldığını görürler de güçleri yettiği halde o kötülüklere karşı çıkmazlar ya da ortadan kaldırmazlarsa işte o zaman Allah’ın azabı hem günahları işleyenleri hem de bu günahlara karşı çıkmayanları, bütün insanları kapsar.” [64]
Toplumdaki özel kimseler yöneticiler, toplumu etkileyen liderlerdir. Onları takip etmeyen ve onların işleyeceği münkerlere karşı duyarsız ve tepkisiz olan insanlar onların işledikleri cürümlerden dolayı Allah (c.c.)’ın göndereceği çeşitli azaplardan kurtulamazlar. Kurtulmaları için yöneticileri ve liderleri denetleyip icraatlarını takip etmeleri ve yanlışlarına tepki göstermeleri gerekir. Bu da siyasetle iştigal değildir de nedir? Bir başka hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu;
“Hiçbiriniz kendisini tahkir etmesin (küçük düşürmesin)” Yanındakiler; Ey Allah’ın Rasûlü, bizden birisi kendisini nasıl tahkir eder? Diye sordular.O da şöyle buyurdu: “Bir kimse öyle bir şey görür ki, onunla ilgili bir şey söylemesi Allah’ın onun üzerinde hakkıdır. Fakat o bu hususta konuşmaz (yani insanlardan çekinip konuşmamakla kendisini tahkir etmiş, alçaltmış olur). Allah Teâlâ da kıyamet günü ona, şu şu meselede niye üzerine düşen sözü söylemedin, söylemene engel olan neydi? Diye hesaba çeker. Adam; konuşmamı insanlardan korkmam engelledi, der. Allah Teâlâ da; Sen (insanlardan değil) önce benden korkmalıydın, der.” [65]
Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere Müslüman’ın gördüğü münkerlere karşı duyarsız ya da tepkisiz olması yasaklanmaktadır. Özellikle de yönetim ve yöneticilere karşı kör, sağır ve tepkisiz olmak kesinlikle yasaklanmaktadır. Zira Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
“Cihadın en üstünü zalim sultan (otorite) karşısında hak sözü söylemektir.”
“Şehitlerin efendisi Hamza ve zalim bir imama karşı hak söz söyleyip nasihat eden ve bu hareketinden dolayı öldürülen kimsedir.”
“Kimin asıl önem verdiği husus Allah’tan başkası olmuşsa o, Allah’tan değildir (Allah’la alakası kesiktir). Kim de Müslümanlara (maslahatlarına) önem vermezse onlardan değildir.”
Müslümanların hayatlarına önem vermek, onların maslahatlarını, haklarını savunmak ve onların takipçisi olmaktır, yani siyasettir. Allah (c.c.) ve Rasûlünün, siyasetin muhasebe ile ilgili bu taleplerini ve şiddetli teşviklerini göz ve kulak ardı ederek Allah’a kulluk hasıl olur mu?
b-) Dış Siyaset
Dış siyasetin anlamı, devletlerarası, milletlerarası ilişkilerdir. Bunu takip etmek ve ondan haberdar olmak da, Allah Teâlâ’nın Müslümanlara yüklediği ilâhî mesajı dünyaya taşımak, fitne, fesat ve zulmü ortadan kaldırmak ve Allah’ın dinini bütün dinler üzerine yani yeryüzünün tamamına hâkim kılmak görevinin yerine getirilmesi için çok önemli bir şarttır.
Allah Teâlâ, İslâm ümmetini ‘risalet’ ve ‘cihad’ ümmeti kılmış, insanlığa risaleti götürmek onları zulümlerden, sapıklıktan, kula kulluktan kurtarmak için çalışmakla sorumlu kılmıştır. Onun yolu olan cihadı farz kılmıştır. Şöyle ki:
“Böylece sizi insanlar üzerine şahitler olmanız, Rasûl de size şahit olması için seçkin bir ümmet kıldık.” [66]
“Siz insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz. Marufu emreder münkerden nehy edersiniz.” [67]
“O müşrikler hoşlanmasa da (kendi) dinini bütün dinlere hâkim kılmak için Rasulünü hidayet ve hak din ile gönderen O’dur.” [68]
“Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla (kâfirlerle) savaşın.” [69]
İslâm ümmetinin bu görevini yerine getirebilmesi için dünyada neler olup bittiğinden haberdar olması, düşmanlarına karşı uyanık olması gerekmez mi? Yani dış siyaseti, devletlerarası siyaseti bilmesi gerekmez mi? Bunlara vakıf olmayanlar düşmanlarından nasıl korunabilir? Hem de Allah’ın üzerine yüklediği fitneyi, fesadı ortadan kaldırma yükümlülüğünü nasıl yerine getirebilir? İslâm ümmetinin dış siyasete vakıf olmasının gerekliliği şu hususlarda açıkça ortaya çıkar:
1) Düşmanlarını tanıması bakımından,
2-) Fitne, fesadı ortadan kaldırıp Allah’ın dinini hâkim kılmak için cihat yapmakla yükümlü olması bakımından,
3-) Müslümanların sadece kendilerini kalkındırmak değil, tüm insanlığı kalkındırmayı düşünmek ve o azimle çalışmakla yükümlü olmaları bakımından.
a-) Günümüzde yeryüzü, Müslümanların düşmanları olan kâfirlerin, Hıristiyan ve Yahudilerin devletleri tarafından istila edilip ifsat olmuştur. Bunlar devletlerinin imkânları ile sürekli Müslümanlara kin beslemekte, kötülük düşünmekte ve düşmanlık yapmaktadırlar. Müslümanların mallarını çalmak, ülkelerini sömürmek, onları İslâm’dan uzaklaştırmak ve İslâm’ı tamamen ortadan kaldırmak için hileler, tuzaklar kurmaktadırlar. Planlar ve planlarını uygulamak için çeşitli faaliyetler yapmaktalar. Bu ortamda, Müslümanlar o düşmanlara karşı nasıl gafil olur? Düşmanına karşı gafil olmayı telkin eden bir zihniyet asla İslâmî zihniyet olamaz. Şu anda yeryüzündeki devletler madem ki hep küfür devletleridir, o halde Müslümanların bu devletleri, devletlerarası siyasî durumu belirleyen büyük devletlerin vakıalarını tanımaları, onların plan ve desiselerinden haberdar olmaları onların aleyhimizde hazırladıkları tuzaklarına düşmemek için farzdır. Çünkü bir farzı yerine getirmek için gerekli şeyler de farzdır. Nitekim son dönemlerde Müslümanlar bu farzı eda etmedikleri için sürekli düşmanları olan kâfirlerin, münafıkların tuzaklarına düşmektedirler.
b-) Yukarıda geçen ayetlerde de görüldüğü gibi Allah Teâlâ İslâm ümmetini fitne ve fesadı ortadan kaldırmak ve hak din olan İslâm’ı yeryüzünün tamamında hâkim kılmak için cihat yapmakla mükellef kılmıştır. Müslümanların bakışını yeryüzünün tamamına yöneltmiştir. Bununla yükümlü olan bir ümmet elbette ki fitne ve fesadı yapanları tanımak zorundadır. Onların güçlerini, planlarını ve faaliyetlerini tanımak zorundadır. Bu da dış siyaseti takip etmeyi ve siyasî uyanıklığa sahip olmayı gerekli kılmaktadır.
c-) Allah Teâlâ, yukarıda da belirtildiği gibi İslâm ümmetini “İnsanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmet” “İnsanlığa şahit ümmet” kılmıştır. Bu vasıflara göre İslâm ümmetinin sorumluluğu evrenseldir. Allah (c.c.) bu ümmete bu ağır sorumluluğu yüklemekle aynı zamanda onu yeryüzünde “En seçkin, en üstün ümmet” konumuna getirmiştir. İşte bu ulvî makam ve sorumluluk gereği Müslümanlar sadece kendilerini düşünmezler ve sadece kendileri için yaşamazlar. Bundan dolayı bugün her ne kadar Müslümanlar kendileri kalkınmak zorunda olsalar da onların bakışı yine de âlemin tamamına insanlığın kurtuluşunadır.
Müslümanlar kalkınmak için uğraşacaklar fakat sadece kendilerini kurtarmak için değil tüm dünyayı fitne ve fesattan insanlığı da tağutî zulüm ve dalaletten kurtarıp İslâm’ın nuruna hidayet ve adaletine ulaştırmak için yani tüm insanlığı kalkındırmak için bunu yapacaklar. Bu bakışı bize hem yukarıda zikredilen naslar kazandırıyor, hem de Rasûlullah (s.a.v.)’in sünneti kazandırıyor.
Bilindiği üzere Rasul (s.a.v.) ve sahabeler daha İslâm’ın ilk yıllarında, Mekke döneminde dış siyasetle ilgileniyorlardı. Müşriklerin liderleri aralarında Ebu Bekir (r.a.)’in de olduğu bir grup Müslüman’a; Farslıların Rumlara galip geldiklerini, Rumların Kitap Ehli olmalarının kendilerine bir üstünlük sağlamadığını, aynı şekilde Müslümanların da kendilerine Allah’tan kitap geliyor iddiası ile üstünlük elde edemeyeceklerini söyleyerek Müslümanlara çattılar. Bunun üzerine Müslümanlar Rasûlullah (s.a.v.)’in yanına geldiklerinde Allah Teâlâ, Rum sûresinin (1-4) Ayetlerini indirip; “Rumların kısa zaman içinde galip geleceklerini, müminlerin de müşriklere karşı zafer elde edeceklerini” bildirdi. Nitekim Rumlar 616 yılındaki yenilgilerinden 8 yıl sonra, 624 yılında Farsları yendiler. Müslümanlar da Bedirde Müşrikleri yendiler. Bu olay sahabelerin devletleri yok iken bile devletlerarası ilişkileri akideleri açısından takip ettiklerini, Allah ve Rasûlünün de bunu teyit ettiğini ortaya koymaktadır. Mekke’de henüz devletleri bile yok iken sahabelerin bu uğraşıları abesle iştigal miydi? Hayır, kesinlikle hayır. Aksine dünyayı kurtarma sorumluluğunun bilincindeki Müslümanların akidelerinin ve sorumluluklarının zorunlu kıldığı bir uğraşı idi. Zira Rasûlullah (s.a.v.) daha Mekke’de iken çeşitli maddi sıkıntılar içindeki bir avuç Müslüman; zamanın iki süper devletinin fethini Allah’ın dininin hâkimiyeti için hedef olarak gösteriyordu. Kayser ve Kisra’nın hazinelerini vaat ediyordu. Bu vaat para vaadinden öte iki büyük ülkenin fethinin vaat edilmesiydi. Bir başka örnek ise; Medine de Hendek gazvesinde İslâm devletinin ablukaya alındığı bir esnada korunmak maksadı ile çeşitli sıkıntılar içerisinde hendek kazarken Rasûlullah (s.a.v.)’in Müslümanlara Rum, Fars ve Mısır diyarlarının fethedileceğini müjdelemesiydi. Yani, Müslümanlara sadece bu ablukadan nasıl kurtuluruz gibi bir sıkıntıyla meşgul olmamalarını, gösterilen hedeflere nasıl ulaşılacaklarını düşünmelerini onlara telkin ediyordu. İşte bütün bunlar Müslümanların bugün dahi dünyayı ve tüm insanlığı Allah’ın dinini hâkim kılarak kurtarmayı düşünmeleri gerektiğini, bunun yolu olan cihat bilinciyle hareket etmeleri gerektiğini, onun için de bakışlarını dünyaya yöneltip ne olup bittiğini fark etmeleri, takip etmeleri gerektiğini, bu takibi de İslâmî açıdan yaparak siyasî uyanıklık içinde olmaları gerektiğini ortaya koymaktadır.
Hükümet Çeşitleri ve Bunlara Karşı Durumumuz
Bize göre hükümetler üç türlüdür:
a) Adaletli İslâm hükümeti: Bizim böyle bir hükümete karşı görev ve tutumumuz kendilerine itaat etmemiz, yardımcı olmamızdır. Gereken nasihati yapmamızdır. Kendilerine karşı samimi olmamız görevimizdir. Böyle bir hükümetin devamını korumamızdır. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Din nasihattir” Ya Rasûlallah kimin için? Diye sorduk. Buyurdular ki: “Allah (c.c.) için, Kitabı için, Rasûlü için, Müslümanların imamları için ve hepsi için.” [70]
b) Zalim İslâmî Hükümet: Bu hükümete karşı görevimiz, adaletli olması, zulüm yapmaması için kendilerine nasihat etmek ve onları doğruya, hakka yöneltmektir. “Gerçekten cihadın en büyüğü zalim sultan nezdinde, adil sözü söylemektir.” [71]
Böyle bir hükümete nasihat etmek ve hakkı söylemek sonuç vermiyor, zulüm ve haksızlıklarına devam ederse bu hükümetin yerine adaletli ve hakkı bilen bir hükümet ve bakanların gelmesi için ülke yasalarının elverdiği bütün hukuki, siyasi ve ilmi çalışmalar yapılmalıdır.
c) Kâfir Hükümet: Böyle bir hükümete karşı da yapacaklarımız, Müslüman kardeşlerimizin zarar görmemesi için ona karşı gereken tedbirleri almak, onu en kısa zamanda değiştirmektir. Böyle bir hükümetin varlığına son vermek ve yerine adil bir hükümet kurulmasını sağlamaktır. Bu husustaki ilâhî emir şöyledir: “Kâfirlerle ve münafıklarla cihat edin.” [72]
Bugün dünyada 200’e yakın devlet bulunmakta ve Müslümanlar, saydığımız bu üç çeşit hükümetten herhangi birisinin gölgesinde yaşamaktadır. Müslüman nasıl bir hükümet ortamında yaşıyorsa ona göre siyasî bir cihat yürütecektir. Bu cihadı elbette ki, Allah (c.c.) için ve Allah yolunda olmak üzere yürütür.
İşte size cihat çeşitlerini ve şekillerini sunduk. Hükümetlerin değişik şekilde varlıklarını belirttik. Artık Müslüman hangi tür hükümetin gölgesinde yaşıyorsa, bulunduğu ülkenin sosyal, siyasi ve hukuki sistemi nasıl bir özellikte ise ona göre bir cihat yürütür. Şimdi hükümetlerin durumuna göre Müslüman’ın orada nasıl bir cihat yürüteceğine bakalım.
[49] uharî, Enbiya, 50; Müslim, İmarat, 1842.
[50] Maide sûresi, 5/48.
[51] Maide sûresi, 5/44.
[52] Maide sûresi, 5/45.
[53] Maide sûresi, 5/47.
[54] Nisa sûresi, 4/58.
[55] Nisa sûresi, 4/65.
[56] Nisa sûresi, 4/60.
[57] Maide sûresi, 5/50.
[58] Âl-i İmran sûresi, 3/104.
[59] Âl-i İmran sûresi, 3/110.
[60] Müslim, 1854.
[61] Tevbe sûresi, 9/71.
[62] Hac sûresi, 22/41.
[63] Tirmizi, Fiten, 9.
[64] Ahmet İbni Hanbel.
[65] Kütüb-i Sitte, 17/538.
[66] Bakara sûresi, 2/143.
[67] Âl-i İmran sûresi, 3/110.
[68] Tevbe sûresi, 9/33.
[69] Enfal sûresi, 8/39.
[70] Müslim, Ebu Davud, Tirmizî.
[71] Ebu Davud, İbn Mace.
[72] Tevbe sûresi, 9/79.