Siyasetin Unsurları
SİYASETİN
UNSURLARI
Siyaset,
bir yanda toplumun ne adına, hangi ilkelere göre (niçin) yönetileceği sorusuna
cevap verirken, diğer yanda kim tarafından ve bu yönetimin nasıl gerçekleştirileceğini
belirler. Günümüzdeki siyasetin bu sorunlara verdiği cevap; demokrasidir.
Demokrasi; özgür yarışma ve seçim sistemi, iktidarın kaynaklığı konusundaki
çatışmaları, bu çatışmalar ile doğan güç kullanımını, bu gücün hangi temel
yasalar ile meşru kabul edileceğim ve toplumsal düzenin nasıl kurulacağını ve
yönetileceğini, bireysel tercihler ve toplumsal temsiller ile siyasal
istikrarın nasıl sürdürüleceğini belirleme sürecidir. Özetle demokrasi, sadece
yönetimin/ siyasetin nasıl olduğu (temsil) değil, daha önemli olarak
niçinliğini (meşruiyet) belirleme sistemidir. Bu açıdan demokrasinin biri
meşruiyet, diğeri de temsil olmak üzere birbirinden ayrılmaz iki boyutu vardır.
İlki demokrasinin teorik temellerini, ikincisi ise pratik uygulamalarını
anlatır.
Bu açıklamalardan anlaşılmaktadır ki, siyasetin
üç temel unsuru vardır. Bunlar,
1.
İnsan
2.
Devlet
3.
Hakimiyet
1. İNSAN
Siyasetin birinci unsuru, hem yöneten ve hem de
yönetilen varlık olarak insandır. İnsanın olmadığı yerde siyaset yoktur. O
halde insan nedir? Niçin yaratılmıştır? Yaratıcısının kendisinden beklediği
nedir? İnsan ve siyaset ilişkisi nasıldır? Bu soruların en doğru cevabını
kuşkusuz İslâm’ın temel kaynaklarından alabiliyoruz.
İnsanlık tarihi boyunca bu sorulara sürekli cevap
aranmış, birçok tanımlamalar yapılmışsa da bunlar ilâhî vahyin öğretilerindeki
gerçeklere tam olarak yaklaşamamışlardır.
İnsan,
sınırı, kapsamı, sayısı ve özellikleri bilinmeyen varlık âlemi içinde, eşsiz
bir değer ve konuma sahip olan varlıktır. Ruhuyla, cesediyle, yetenekleriyle Allah
(c.c.)’ın en benzersiz bir san’at eseridir. Kur’an-ı Kerim, insanın bu
özellikteki yaratılışını “Ahsen-i
takvim”[1]
yani ‘en güzel yaratılış’ ile ifade eder.
En
güzel konumda yaratılan insan, yeryüzünün de halifesidir.[2] Yani,
içinde yaşadığımız şu dünya sarayının padişahı, halifesi, sultanı insandır. Bir
devlet başkanı nereye gitse, basın mensupları onun peşinde koşarlar. Ağzından
çıkan her şeyi kameralara ve teyplere kaydederler. Onun gibi, yeryüzünde halife
olarak gönderilen her insan, bu yüce rütbesinden dolayı “Kirâmen kâtibin”[3]
denilen meleklerce yakın takip ve kayıt altındadır. Bu melekler, o insanın her
sözünü ve amelini hesap günü önüne konulmak üzere kaydederler.[4]
İnsan, emanet-i kübra’nın yani ‘Büyük emanet’in yükümlüsüdür.[5] Gökler,
yer ve dağlar, o büyüklükleriyle beraber, Allah (c.c.)’ın emanetini
taşıyabilecek kabiliyetten uzaktırlar. Onlar, ancak insan için birer tefekkür
sayfası olabilirler. Şu hadis-i kudsî de, bu manayı te’yid eder: “Ne gökler ne de yer beni içine alamadı.
Fakat mü’min kulumun kalbine yerleştim.”[6]
Ne dağlar, ne ovalar, ne denizler, ne sahralar güneşi kemaliyle gösterir. Fakat
küçük bir ayna, net bir şekilde güneşi yansıtır. Mekândan münezzeh olan
Allah’ın mümin kulunun kalbine yerleşmesini bu örnekle daha iyi anlayabiliriz.
Demek ki, müminin kalbi Allah (c.c.)’ı bilebilecek hassas ve şeffaf bir
aynadır. Kalp için “Nazargâh-ı İlahi”[7]
denilmesi de bu noktadandır.
Cismen küçük olan insan, manen bir âlemdir. Bu hakikat şöyle ifade edilir: ‘İnsan
küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır.’[8] Âlemde
ne varsa örnekleri insanda vardır. Ruhu ruhlar âleminden, hafızası Levh-i
Mahfuzdan, hayali âlem-i misalden haber verir. Elementleri kâinattaki
elementlerdendir. Vücudundaki tüyler yeryüzündeki ağaçlardan; kemikler
yeryüzündeki taş ve kayalardan; bedeninde cereyan eden kan ve gözünden,
kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı sular yeryüzündeki nehirlerden
ve çeşmelerden, madeni sulardan izler taşır.[9]
İnsan, yaratılmışların en şereflisidir. “Biz
Âdemoğullarını mükerrem kıldık”[10]
âyeti bunu ilân eder. Âyetin devamında, bu mükerremiyete nümune olmak
üzere, insana verilen nimetlerden ikisine dikkat çekilir:
1. İnsanın karada ve denizde taşınması,
2. En güzel (tayyib) rızıklarla rızıklandırılması.
Evet,
at ve deve gibi hayvanlar, insandan daha büyük olduğu halde, insana itaat
etmektedirler. O büyük deve, küçük bir çocuğun bile önünde diz büküp, onu
sırtına almaktadır. Ayrıca, insanlığa bir nimet olarak sunulan otomobil, tren
gibi vasıtalar; kayık, gemi gibi deniz araçları âyetin işaret ettiği
nimetlerdendir.
İşte, bütün bu gibi durumlar, insanın ne kadar nazik ve hassas bir varlık
olduğunu gösterir. İnsanların Rabbi olan Allah (c.c.), onlara çok iyi bakıyor,
ikram ediyor. Halbuki insan, kendi zatında çok fakir bir varlık. “Ey insanlar! Siz Allah’a karşı fakir kimselersiniz”[11]
âyeti insanın bu yönüne dikkat çeker. Evet, isterse dünyanın en zengin kişisi
olsun, herkes Allah (c.c.)’a muhtaçtır. O’nun yaratmasına, O’nun
rızıklandırmasına, O’nun ebediyet yurduna muhtaçtır.
Böyle fakir bir varlığın muhatab-ı İlahî olması ne büyük bir lütuftur. Bazı
büyük makam sahipleri, alt derecedeki insanları muhatap almaktan kaçınırken,
bütün âlemlerin Rabbi, insanı kendine “özel muhatap” seçmiştir. Kur’an-ı
Kerimde, “Ey insan! Ey Âdemoğulları! Ey
iman edenler!” şeklindeki seslenişler insana yapılmıştır.
İşte Kur’an’ın âyetleri ışığında bakıldığında insanın mahiyeti bu iken, Kur’an’ın
nuruyla insana bakmayanlar, bu mahiyeti görememişlerdir. Kimi onu bir madde
yığını sanmış, kimi maymunun bir üstünde yer alan bir hayvan kabul etmiş, kimi
onu “ekonomik bir canlı” şeklinde değerlendirmiştir.
Siyaset; insanın, ‘siyasal insan’ olmak mücadelesinde karşısına çıkan
engelleyiciler ve destekleyicilerin onun üzerindeki etkisini inceler. Bu
yüzden, her insan kadar ‘insan olmak’ mücadelesi, ‘siyasal insan’ hikayesi
olacaktır. Doğal olarak da, her insan, kendi gerçekliğinin kültür ve davranış
normları doğrultusunda hareket edeceği için birbirinden farklı "siyasal
insan" davranışları ortaya çıkacaktır. Hatta bir insanın, siyasal insan
olma sürecinde girdiği farklı ilişkiler ve roller gereği, davranış ve tutum
değişiklikleri ortaya çıkacaktır. Çünkü, insan; bir sayı değildir ki her
toplama veya çıkarmada aynı sonucu versin; veya insan bir element değildir ki,
her tepkimede aynı maddeyi oluştursun. İnsan, her tecrübede, her ilişkide yeni
bir üke ve değer öğrenerek tepkimelere girer ve farklı sonuçlara neden
olabilir. Hiçbir insan ve insan ilişkisi laboratuar ortamında geliştirilemez,
incelenemez. Bu yüzden, insanı, her iki hidrojen gördüğünde suyu oluşturan
oksijen gibi değerlendirmemek gerekir. Siyaset ve siyasal ilişkiler, bireyin
siyasal değişim ve gelişim skalasıdır ki, siyaset bu argüman üzerine kuruludur.
Siyaset, bireylerin edindikleri bilgi, tecrübe, statü, rol, etkileme,
etkilenme, kültür edinme, çatışma ve uyuşma gibi ilişkiler ağı içinde
değişebileceği ve toplumun da bu değişiklik aracılığıyla dönüşebileceği
karşılıklı etkileşim sürecinin dinamiklerim ele almaktadır. Bu yönüyle,
siyaset; mutlak, genel ve evrensel kanunlar koyan; sebep- sonuç ilişkileri
yaratan; bireysel, toplumsal ve siyasal deterministik ilkeler geliştiren;
Ahmet'in röntgenini çekip Ahmet'lere teşhis koyan bir "bilim" olarak
ele almak yerine, insanın psikolojik önceliklerinden kaynaklanan davranışların
siyasetteki etki alanını ve siyasetin de insan davranışlarına etkilediği
ilişkiler dünyasının ip uçlarını bulmaya çalışan bir araştırma yöntemi olarak
ele almak gerekir.
İnsan; varlığını korumak, güvenlik içinde yaşamak, kendisini gerçekleştirmek,
yaşam şartlarını iyileştirmek, duygu dünyasını tatmin etmek, iktidar arzusuna
ulaşmak, özgürlüklerini kullanmak amacıyla içine doğduğu çevrenin gerçeklerini
etkilemek ve değiştirmek ister. Çevre de, bireyin bu amaçlarına ulaşması için
ya ona hizmet eder, ya da kendi belirlediği hayat standartlarım ve kültürünü
dayatarak, ona engel olur. İnsanın ilk amacı, kendisinin günlük yaşam
alanlarını belirleyen ve diğer kişilerle ilişkisini düzenleyen karar alım ve
uygulayım alanlarına katılmak ve onları etkilemektir. Her insanın birbirinden ayrı
‘gerçekliği’ vardır. Ama bu gerçekliğin ortak bir yönelimi söz konusudur:
kendini gerçekleştirmek ve toplum ve siyasa içindeki yerini ve değerini
keşfetmek.
İnsanın, ‘siyasal insan’ olma mücadelesi bir süreçtir. İnsanın doğası,
çıkarları, davranış kalıpları, değer yargıları, hayat ilkeleri bir kez
kurulmaz, ilk ve son kez de kurulmaz. Belirli kurallardan yola çıkarak da
insanın toplumsal ve siyasal mukadderatı belirlenemez. Çünkü insan, asla
durağan olarak varlığını korumaz, devamlı olarak yeniden var olma mücadelesi
verir ve kendini her ‘yeni’ karşısında yeniler. Süreklilik içinde devam
edegelen “Sünnetullah” da budur zaten. Siyaset de, birey-toplum-siyasal iktidar
arasındaki ilişkilerin üzerine bina edildiği ilkeleri, kanunları, değerleri
belirlemekten ziyade, olan ile olması gereken arasındaki ince çizgilerin
ipuçlarını verir. Siyasetin, üzerine oturduğu o hassas çizgi (kıldan ince,
kılıçtan keskin) ise, insanın asla belirlenmiş tek bir psikolojik dünyasının
olmadığıdır. Her bir insan kadar psikolojik isteklerin, her bir insan kadar
siyasetin olabileceği gerçeği, siyasetin en önemli ilkesidir. Bu yüzden, tarih
boyunca siyaset teorisyenleri ile siyasetçiler arasındaki teori-pratik açmazı
sürüp gitmektedir. Siyasetin teorisi, gerçek hayatta, kitapta durduğu gibi durmamaktadır.
Çünkü her siyasal ilke veya teori, karşı karşıya geldiği her bir insan
psikolojisi içinde dönüşerek başkalaşır. Pratikte kullanılan; siyasette %99 ile
%1 in birbirine eşit olduğu teorisi bu açıdan anlamlıdır.
Siyaset, tek taraflı bir belirleyicinin bireyi ve toplumu şekillendirmesi
üzerine kurulmaz. Siyasal iktidarın, bireysel ve toplumsal alana müdahil olması
ile siyasetin en temel ilkesi olan, mücadele, muhalefet, dialog, çatışma gibi
süreçler yok olur. Siyaseti, siyaset yapan şey iktidarın varlığı değil, tam
tersine muhalefetin varlığıdır. Bu yüzden, siyasal monolog üzerine işleyen
etkileşim sistemleri siyaset değil olsa olsa despotizm olur. Siyaset, iktidar
tarafından belirlenmiş ilişkiler ve kurallar dünyasının gölgesinde var olamaz.
Siyaset, toplumsal ilişkileri kişisel eğilimlerin belirlediği, keyfi iktidarın
yönlendirdiği, siyasal iktidarın kontrol edilemediği bir süreç değildir. Çünkü
siyaset; olasılıklar arasında tercih yapmak, seçim yapmak, hatta her bir
bireyin bizzat kendisinin bir olasılık olması durumudur. Siyaset, taraf
tutmaktır; tarafların olması ve kendi çıkarlarının gerçekleştirilmesi için
ortak belirlenmiş yasalar içinde mücadele etmektir. Farklılıklar yoksa
taraflar, taraflar yoksa siyaset de yok demektir. Tek taraflı belirlenen
ilkeler, değerler, sistemler, ideolojiler kısaca tek tanımlı ve tek yönlü
adalet kurgulaması siyasetin değil despotizmin göstergesidir.
Siyaset, tek tek bireylerin hayat, adalet düzenlemesi olduğu, ama bu
düzenlemelerin, asla diğer bireyleri ve toplumu düzenlemesinin aracı
kılınmaması gerektiği konsensüsü üzerinde yaşar. Siyaset, farklı ve sonsuz
sayıda adalet düzen(leme) lerinin tartışıldığı bir arenadır, tek bir düzenin dayatıldığı
değil.
2. DEVLET
Siyasetin ikinci unsuru ‘devlet’tir. Devlet
otoritesinin olmadığı yerde, ya kabile ve aşiret yönetimi yahut da anarşi ve düzensizlik
vardır.
Devlet, genel bir ifadeyle, belli sınırlar
dâhilindeki bir toprak üzerinde bağımsız bir yönetim sistemi kurmuş insan
topluluğunun meydana getirdiği siyasî kurum, olarak tanımlanmaktadır.
Bu
tanımlamadan anlaşıldığına göre devleti meydana getiren unsurlar ‘nüfus, ülke ve hâkimiyet’tir. Nüfus, devletin, birinci gerçek
unsurudur. Halkı olmayan bir devlet düşünülemez. Bir devletin var olması için
nüfusun az veya çok olmasının önemi yoktur. Bugün Çin ve Hindistan gibi nüfusu
bir milyarı geçen devletler olduğu gibi birkaç yüz bin kişilik devletler de
vardır. Ancak nüfusun çeşitli sebeplerle ve zamanla yok olması halinde devlet
de ya yıkılır veya o bölgedeki insanların yerine başkaları geçerek yeni bir
devlet şeklinde devam eder. Dünya tarihi bu şekilde devir ve dönüşümle bugüne
gelmiştir.
Devletin
ikinci unsuru ülkedir. Bir devletin var olması için yalnız nüfus yeterli
olmayıp, bu nüfusun yeryüzünün belli bir bölgesinde, yerleşmiş olması da
gerekir. Ülke toprağının küçük veya büyük olması, toplu yahut ayrı parçalardan
meydana gelmesi de önemli değildir. Tek bir parça toprak ülke olduğu gibi
binlerce adalardan meydana gelen ülkeler de vardır. Önemli olan ülkenin belli
ve sabit olmasıdır. Çünkü belli ve sabit bir ülke olmadıkça devlet hâkimiyetini
tam olarak kullanamaz.
Devletin
üçüncü unsuru hâkimiyettir. İnsan toplulukları düzenli ve istikrarlı bir
yönetim sistemi kurmadıkça ve bu kurum o nüfusu belli sınırlar içinde bağımsız olarak idare etmedikçe devletin
varlığından söz edilemez. Bu bakımdan bir devletin var olması için nüfus ve
ülkenin var olması yanında hâkimiyet de şarttır. Hâkimiyet bir toplumun kendisini bizzat
idare etmesi, emredici kurallar, yani kanunlar koyması ve bunların gerek kendi
içinde ve gerekse dışarıya karşı tatbikini sağlamasıdır. Fakat günümüzde
kurulmuş ve yaygın bir şekilde bulunan muhtelif milletler
arası teşekküller devletlerin egemenlik haklarını sınırlamışlardır. Devletlerin
bu tip kuruluşlara katılıp katılmamaları kendi isteklerine bağlı olduğu için,
egemenlik hakkının kısıtlanmasına kendisi rıza gösteriyor demektir.
Bu üç
unsurun tabii bir sonucu olarak ‘devletin şahsiyeti’ yani ‘tüzel kişiliği’
ortaya çıkmaktadır. Bu özelliğiyle devlet tıpkı bir şahıs gibi borç
ilişkilerinde bulunabilir. Şahsiyet unsuru devamlı olduğu için yapılan
kanunlar, taahhüt edilen borçlar ve akdedilen antlaşmalar, bunları imza
edenlerin ölümünden sonra da değişmedikçe devam ederler. Devlette devamlılık
esastır.
İlk İslâm devleti son peygamber Hz Muhammed
(s.a.v.) tarafından Medine’de (Yesrib) kurulmuş ve onbeş asırdan beri
Müslümanlar dünyanın her tarafında onlarca devlet kurmuşlardır. Bugün dünyada Birleşmiş
Milletler teşkilatına kayıtlı 198 devlet vardır. Bunlardan 57’si bağımsız İslâm
devletidir. Devletini kuramamış ve başka devletlerin hâkimiyeti altında yaşayan
çok sayıda Müslüman topluluk bulunmaktadır.
İslâm devletinin bütün kuralları
ve kurumları ile kurulması, heva ve hevesten kaynaklanan bir arzu değildir.
Aksine o, o ülkedeki Müslümanlar üzerine Allah’ın kıldığı bir farzdır. Allah
(c.c.), Müslümanlara onu kurmalarını emretmiş ve O’nun elçisi de bunu bizzat
yerine getirdi. Eğer onlar muktedir oldukları halde, bu farzın edasını
geciktirirlerse, Allah onlara azabının var olduğunu bildirdi. Müslümanlar,
izzetin; Allah, Rasûlü ve müminlere ait olmadığı beldelerde yaşamakla Rablerini
nasıl razı edebilirler? Onlar; ordular donatacak, İslâm’ın surlarını koruyacak,
Allah’ın koyduğu hadleri uygulayacak, Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek bir
devlet kurmadıkları halde, Allah’ın azabından nasıl kurtulabilirler?
Bunun için, Müslümanların yaşadıkları
bölgelerde İslâm Devleti’ni kurmaları kesinlikle zorunludur. Zira, devlet
olmadıkça İslâm’ın etkin varlığı yok demektir. Çünkü Müslümanların beldeleri,
oralarda İslâm Devleti hakim olmadıkça ‘Dâr-ul İslâm’ yani ‘İslâm Ülkesi’ olarak
itibar edilmezler.
3. HÂKİMİYET (Egemenlik)
Siyasetin
üçüncü unsuru ‘Hâkimiyet’ yani egemenliktir.
Hâkimiyet, bir ülkede yaşayan gerçek ve tüzel
kişiler üzerinde kullanılan ve devlet kişiliğine bağlı olan, ondan ayrılmayan
aslî, en yüksek hukukî iktidar veya kudrettir.
Mevdudî hâkimiyeti şöyle tanımlamaktadır:
‘Siyaset biliminde bu
terim; en yüksek iktidar ve mutlak iktidar anlamında kullanılır. Herhangi bir
kimse, ya da topluluğun ‘Hâkimiyet’i elinde tutmasından
maksat şudur: Onun her hükmü kanun mahiyetini taşır ve ‘Kanun’ olur. Böyle bir kimse, ülkesinde yaşayan fertlerin
üzerinde hükümlerini yürütür ve sınırsız tercih ve yetkilerin sahibi olur.
İdare edilenler de böyle bir kimseye kayıtsız, şartsız itaat etmeye mecburdurlar. Onun yetki ve tercihlerini kendi
iradesi altındaki
hiçbir şey sınırlandıramaz ve kısamaz. Fertlere verilmiş bulunan herhangi bir
hak var ise, bu hak da ancak onun tarafından verilmiş olur… Diğer taraftan
hâkimiyeti elinde bulundurması sebebiyle herhangi bir kanun bağlamadığı için,
böyle birisi tam anlamıyla kadir-i mutlaktır…’ Mevdudî’ye göre, ‘bundan daha az
kudret ve imkâna ‘hâkimiyet’ denemez. Ancak böyle bir ‘hakimiyet’ bugün artık
farazi bir
kavram haline gelmiştir. Alan o kadar daralmıştır ki, hakiki bir hakimiyet,
yahut da siyaset biliminde kullanılan terim anlamıyla ‘siyasi hakimiyet’ dahi kalmamıştır.’
Kur’an-ı Kerim’e Göre Hâkimiyet
Türleri
Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.)’ın hükümleri
dışında kalan hükümlerin, heva, tağut, dalalet vb. hükümleri diye
adlandırılmaları, İslâmî olmayan hükümler arasındaki mahiyet farkından
kaynaklanmamakta, aksine İslâmî olmayan hükümlerin, cahili olmanın yanında
diğer olumsuz nitelikleri de kaçınılmaz olarak taşıdıklarını ortaya
koymaktadır. Buna göre, İslâm’a uygun yapılanmış, her türlü değer yargısı
İslâm’a göre şekillenmiş olan toplumun hükmü İslâmî, böyle
olmayan toplumunki de cahilîdir.
Hâkimiyet konusu salt teorik bir konu olmayıp pratik ve hukukî
birtakım sonuçları olmayan bir yorumdan ibaret değildir. Bu konu doğrudan
doğruya Allah’ın hükümlerine iman ve bu hükümlere aykırı hiçbir hükmü kabul etmemek
şeklinde bir uygulama ile
böylesini kabul etmeyenlere karşı hukuki bir takım uygulamaları beraberinde
getiren bir anlayıştır.
İslâm’ın Hâkimiyet Yorumu
İslâm’a göre mutlak ve sınırlandırılamaz
hâkimiyet yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün Müslümanlar arasında tam bir
inanç ve fikir
birliği vardır. Hiçbir kimsenin Allah (c.c.) ile birlikte hüküm koyması söz
konusu değildir. O hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez.
İslâm’da hakkın ölçüsü ve yegâne hak,
Allah’ın kitabı ve Rasûlün Sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul etmesi
gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi anlayışına
göre birtakım kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta (Kur’an ve
Sünnet’i) yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, ümmetin ona uyması ve
anlaşmazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez. Ta ki, bu söylenenler
Rasûlün getirdikleriyle sınanıncaya kadar. Eğer Rasûlün getirdikleri ile
çatışmaz ve uygun düşer ve doğrulukları belgelenirse, o zaman kabul; Rasûlün getirdiklerine aykırı olursa, o zaman
da reddedilmesi gerekir. Kısacası Allah (c.c.) ve Rasûlü bir iş hakkında hüküm vermiş
ise, hiçbir mümin için artık o konuda bunun dışında bir tercih yetkisi yoktur.
İslâm’ın hâkimiyet yorumunu daha iyi anlayabilmek; diğer taraftan Allah’ın
beşer üzerindeki hakimiyetinin gerekçelerini
kavrayabilmek için ‘Allah’ın hâkimiyeti’nin çeşitli yönlerine dikkat etmemiz
gerekecektir:
Allah’ın Kâinat Hâkimiyeti
Allah (c.c.), bu kâinatın tek yaratıcısı ve
Rabbi’dir. Kâinatta gördüğümüz göremediğimiz, bildiğimiz bilemediğimiz her
şeyin mutlak yaratıcısı O’dur. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Kâinatın
kanunlarına, varlık âlemindeki bu düzenin işleyişine O’ndan başka hiçbir kimse
müdahalede bulunamaz; O’nun iradesine aykırı hiçbir şey gerçekleştirilemez.
Ahiretteki Hâkimiyet
Bütün olay, nimet ve cezalarıyla ahiret
hayatı da Allah’ın mutlak hâkimiyeti içerisindedir. Kur’an Allah (c.c.)’ın
ahirette tecelli edecek olan mutlak hâkimiyetine dair çok sayıda
âyet içermektedir.
Kanunî Hâkimiyet
Allah (c.c.) bütün kapsamı ve boyutlarıyla hâkimiyetin
yalnızca kendisinin olduğunu bildirmektedir. “Hüküm” kapsamına kanunî, ya da
hukukî (şer’î) hâkimiyetin
de girdiği şüphesizdir. Diğer taraftan Allah (c.c.)’ın hâkimiyetini kabul etmek ile
yalnızca O’na ibadet etmek ve dosdoğru din üzere bulunmak arasındaki ilişki de kendiliğinden
ortaya çıkmaktadır.
Nitekim başka ayetlerde, Allah (c.c.)’ın izin
vermediği yasamalarda bulunmak şirk ve bu şekilde yasama yapanların bu
yetkilerini kabul edip karşı çıkmamak da onları Allah’a ortak kabul etmek
olarak vurgulandığını görmekteyiz.[12] Allah’a ve Rasûlüne iman etmek iddiası ile
birlikte; ‘Allah’ın karşısına dikilen, ayaklanan, O’nun emirlerine zıt yeni
hükümler icat eden her varlık, Allah’tan başka itaat edilmesi istenen herhangi
bir şey, ister bilerek, isteyerek uysunlar, isterse zorla, tehditle boyun eğsinler, her iki halde bu uyulan itaat edilendir.
Bu nesnenin insan, şeytan,
put, yahut da bunlardan başka herhangi bir şey olmasının önemi yoktur. Kısacası,
anlaşmazlık konularını Allah’ın ve Rasûlünün hükümlerine havale etmedikçe ve
bu hükümlere razı olup tam bir teslimiyetle uyulmadıkça imanın varlığından söz
edilemez.
Hz Peygamber (s.a.v.)’in hüküm vermek yetkisi
ile ulu’1-emr ve müctehidlerin çıkardıkları Allah’ın hükümleri çerçevesi
içerisindeki ilmî ictihadlarının, esasen Allah (c.c.) tarafından tanınmış ve
sınırları tayin edilmiş olduğundan, bağımsız bir yasama olarak kabul
edilemeyeceğini ve Allah ile birlikte ve O’nun hükmüne eşdeğerde hüküm koyma
yetkisine sahip olmadıklarını ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Onların bu
yetkileri, sınırları ile birlikte yine O’nun tarafından tayin ve tespit
edildiğinden, O’nun kanuni hâkimiyeti yine mutlaktır ve ortaksızdır.
Siyasî Hâkimiyet
Kanunî hâkimiyete siyasal alanda
yürürlük kazandırmak ve onun geçerliliğini sağlamak olarak nitelendirebileceğimiz
‘siyasal hâkimiyet’i elinde bulunduran makama ‘hilafet’ denilmektedir. İlk
insan -ve dolayısıyla onun soyundan gelecek olanlar- yeryüzünde halife olarak yaratılmıştır.
Halifelik; başkasının yerine onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak
demektir. Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görevlendirilen
kişiye denir. İşte bu anlamda bütün insanlar Allah’ın tayin ettiği halifeler ve
bunlar Allah Teâlâ’nın kanunlarını uygulamakla yükümlüdürler. Allah’ın
hükümlerinin uygulanmasının belirli bir yapılanmayı gerektireceği ise açıktır. İşte bu yolla Allah’ın hükümleri
yürürlük kazanır ve siyasal hâkimiyeti uygulama alanı bulur.
Hâkimiyetin Allah’ın Olmaması
Ülkede kanunî hâkimiyet Allah’ın olmayınca,
hükümlerde adalet ve
değer yargılarında isabet olmayacağı, yani ‘sırat-ı müstakim’ üzere gitmeye
imkan bulunmayacağı gibi, insanlığın şeref ve haysiyetine yakışmayan, insanı
alçaltan birçok durum da söz konusu olacaktır. Bunların bazısına ayet-i kerimelerin
ışığında işaret edelim:
Kanunî ve siyasî hâkimiyet Allah’ın
olmayınca, egemenler ilahlık ve rablık konumunda, egemenlik altında
bulunanlar ise kulluk konumunda olurlar. Hıristiyan ve Yahudi din adamları
tarafından Allah’ın dininin değiştirilerek, O’nun hükümlerine aykırı hüküm
konulmasının kabul edilmesini Kur’an-ı Kerim, onları “Rab olarak” tanımak
şeklinde nitelendirirken[13];
Hz Peygamber (s.a.v.) de bunun, din adamlarının Allah’ın hükümlerine aykırı
olarak helal ve Haram
kılmalarının kabul edilmesi suretiyle ortaya çıktığını belirtmiştir.
Allah (c.c.) adına hükmetmeyenler; egemenlikleri
altındakileri çeşitli gruplara böler; onları zaafa düşürür; yeryüzünde fesat
çıkartır ve bozgunculuk yaparlar.
Cahilî hükümlerle hükmeden kimseler,
egemenlikleri altında
bulunan kimselerin olayları sağlıklı bir şekilde değerlendirmelerine
imkân bırakmayacak şartlar oluştururlar; gerçekleştirdikleri kültür yapısı ve eğitim ortamı ile insanları
sağlam ve gerçekçi yargılarda bulunma imkânından yoksun bırakırlar.
Allah’ın hâkimiyetini, dolayısıyla
O’nun ‘İlah’ ve ‘Rab’ olduğunu reddedenler; egemenliklerini kaybetmek korkusuyla gerçeklerin anlaşılmaması, ilahlıklarının
sahteliğinin ortaya çıkmaması için özellikle çaba harcarlar. Din işlerinin
devlet işleriyle karıştırılmamasını, dinin siyasete alet edilmemesini
savunurlar.
Allah’ın
Hâkimiyetini Kabul Etmemenin Sonuçları
İrade
sahibi ve tercih yetkisine sahip olan insan, kâinatın da Allah’ın hükmüne
boyun eğmekte olduğunu görmektedir. Bu kâinat içerisinde böyle bir yetki
yalnızca insan için söz konusudur. İnsan, diğer yaratıklardan ayrı olarak
Allah’ın değer yargıları ile hukukî ve siyasal alandaki hâkimiyetini kabul
etmekle de yükümlüdür. Müminler aralarındaki anlaşmazlıkları Allah’ın ve
Rasûlünün hükmüne başvurarak çözüme ulaştırmak yükümlülüğünde oldukları gibi;
onların hükmüne tam bir teslimiyetle boyun eğmek zorundadırlar da. Allah’ın
hükmünü kabul etmemek, O’nun hükmü île hükmetmemek ise insanı iman dairesinin dışına çıkarır;
kâfir, zalim ve fasık yapar.[14]
[1] Tin sûresi, 95/4.
[2] Bakara sûresi, 2/30.
[3] İnfitar sûresi, 82/11.
[4] Kaf sûresi, 50/18.
[5] Ahzab sûresi, 33/72.
[6] Acluni, Keşfü’l-Hafa, II, 195.
[7] Müslim, Birr, 32. İbn-i Mace, Zühd, 9.
[8] Said Nursî, Lem’alar, s. 79.
[9] A.g.e.., 337.
[10] İsra sûresi, 17/70.
[11] Fatır sûresi, 35/15
[12] Şûra
sûresi, /21.
[13] Tevbe
sûresi, /31.
[14] Maide
sûresi, 5/44.