Siyasetçinin Denetlenmesi ve Uyarılması
SİYASETÇİNİN DENETLENMESİ ve UYARILMASI
İslâm toplumunda siyasetçiler, liderler, imamlar, halifeler İslâm nizamını uygulasalar bile tek başlarına devleti yönetme ve karar verme yetkisine sahip değildir. İslâm toplumunun yönetimi, yöneticiler ve toplum bireyleri tarafından birlikte gerçekleştirilir. Sorumluluk yönetici ve toplumun birlikte omuzlarındadır. Dolayısıyla kişiler yönetime ortak oldukları için hem gelişmelerden haberdar olur ve hem de seçilmiş kişilere yardımcı olurlar. Bunun bir başka örneği hiçbir beşerî rejim ve yönetim sisteminde yoktur. Böyle olunca da toplum önderleri gerekli gördüklerinde yöneticilere nasihatlerde bulunur ve hakkı tavsiye görevi yaparlar. Ancak bu herkesin her şeye karışması ve her aklına geleni sorması anlamında da değildir. Böyle bir uygulamanın sonu gelmez kargaşalara yol açacağı ve yöneticilerin görevlerini yapamaz hale geleceği de açıktır. Bu görev özellikle âlimlerin ve sâlihlerin ‘Hakkı Tavsiye’ ve ‘Nasihat’ tarzında yapacakları uyarılarla yerine getirilecektir.
Bu nedenle, İslâm kültürünün ve Kur’an-ı Kerim kavramlarının en önemlilerinden ve en zengin anlam taşıyanlardan biri de ‘Hakkı Tavsiye’ deyimidir. O halde Hakk’ı tavsiye nedir?
Hak kelimesi mastar, isim ve sıfat olarak değişik anlamlarda kullanılmaktadır. Mastar olarak anlamı, sabit olan ve var oluşun gerçek olması demektir. Bu da zihinde tasarlanan şey ve bilgi ile bilinenlerin birbirine uygun olması şeklinde anlaşılır.
Buradan hareketle bazen düşüncenin doğruluğuna ‘hak’, bazen de görülenin, bilinenin kararlı ve sabit oluşuna ‘hak’ denilir. Eğer zihinde tasarlanan gözleme uygun ise buna isabet ve doğruluk; söz, fikir, karar ve iradenin amaca uygunluğu yönünden ise buna da adalet ve hikmet denir. Böylece hak o işin sıfatı olur.
Hak, sözlükte, batılın zıddı, yerine getirilen hüküm, adalet, varlığı sabit olan, doğruluk, gerçeklik (hakikat), İslâm, mal-mülk, vacip, sadık, yaraşır, kesin şey manasındadır.
Hak Kelimesinin Kur’an’daki Anlamları
Kur’an-ı Kerim bu kelimeyi birkaç anlamda kullanmaktadır:
1- Bir şeyi hikmetin gereğine göre (nasıl gerekiyorsa ona göre) yapan anlamında. Bu anlamda ‘hak’ Allah’ın (c.c.) bir sıfatıdır.
“İşte burada (bu durumda) velâyet (velilik, dostluk) hak olan Allah’a aittir. O, sevap bakımından ve sonuç bakımından hayırlıdır.”[1] âyetindeki hak kelimesi Allah Teâlâ’nın bir ismi ve sıfatıdır.
2- Hikmetin gereği olarak var edilen şeyler. Allah (c.c.)’ın fiilleri bu anlamda hak’tır. Güneşin ve ayın yaratılması hakkında “.. Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetlerini böyle birer birer açıklamaktadır.”[2]
3- Bir şey hakkında aslına uygun olarak inanç taşıma anlamında. Bir kimse hakkında ‘onun yeniden diriliş ve cennet konusundaki inancı hak’tır’ dememiz gibi. “...Allah inananları, ayrılığa düştükleri hakka, kendi izniyle eriştirdi.”[3]
4- Gereğine göre, gerektiği kadarıyla ve gerektiği zamanda meydana gelen söz ve iş anlamında. Bir kimse için ‘senin sözün haktır’ dememiz gibi.
“Eğer hak, onların istek ve tutkularına uyacak olsaydı, hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan her kes ve her şey fesada (bozulmaya) uğrardı...”[4]
5- Borç anlamında kullanılmıştır.[5]
6- Hisse ve pay anlamında kullanılmıştır.
“Ve onların mallarında belirli bir hak vardır; isteyenler ve yoksul olanlar için.”[6]
7- Adalet anlamında kullanılmıştır.
“Allah hak ile hükmeder. Oysa O’nu bırakıp da tapmakta oldukları (şeyler) ise, hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.”[7]
‘el-Hâkka’ ise Kur’an-ı Kerim’in 69. sûresinin adı olup, kesin olarak gerçekleşecek veya gerçekleşen olay, yani kıyamet anlamına gelmektedir.
‘el-Hakk’, Rabbimizin güzel isimlerinden biridir. Allah’ın (c.c.) bir adı olarak Hakk, inkârı mümkün olmayan, varlığı kabul edilmesi gereken, gerçek var olan, varlığı ile ilâhlığı kesin olan, hikmetinin gereğine göre eşyayı yaratan, hakkı ortaya koyan, sözünde doğru olan, her hakkın kendisinden alındığı gerçek, var olan ‘Mevcut’ manalarına gelir.
Hak Kavramının Anlam Sahası
Allah (c.c.) enfüste (subje) ve afakta (obje) ne yaratmışsa bunları birbirine uyumlu ve yerli yerinde yaratmıştır. Zerreden küreye ve kâinatın tamamına kadar hepsinin hâkimi O’ dur. Onun dışındaki her şey O’nun yaratmasıyla (tahakkuk) eder. Allah (c.c.) her bir varlığa belli bir şekil, ecel ve görev vermiştir. Bunların hepsi de yerli yerindedir. Her bir varlığın âlemde Allah’a (c.c.) bağlı olarak bir hakikati (gerçekliği), bir sınırı ve birbirlerine karşı hukuku vardır. Allah (c.c.) her şeyi ‘Hak’ ile yarattığını haber veriyor.[8]
Allah (c.c.) ‘bizatihi vücut’tur. Yani O, varlığı kendi mevcut oluşunun gereğidir. Hiç kimseye muhtaç değildir.
Diğer varlıklar ise (hak) oluşlarını mutlak varlık ve gerçek ‘el-Hak’ olan Cenâb-ı Hakk’a borçludur. Onların varlığı Allah’a (c.c.) bağlı olarak ‘liğayrihi’ vücuttur, hak oluşları başkasına bağlıdır.
Hak, aslında değişmeyen ve aklın inkâr edemeyeceği derecede gerçek olan şey demektir. O aynı zamanda doğrudur, isabetlidir, amaca uygundur, arzu edilene denk düşen şeydir. Bu bakımdan her an ve her yerde değişmeyen (mevcut olan) Allah (c.c.) gerçek hak’tır. O, yarattıklarını hak üzere yarattığı için onlar da Allah’a (c.c.) göre hak’tırlar. Hak’tan gelen O’ndan kaynaklanan her şey de tıpkı O’nun zatı gibi hak’tır. Ondan gelen vahiy de hak’tır. Onun gönderdiği din de hak’tır.
Hakk’ın tam karşıtı ‘batıl’dır. Batıl hakka göre temelsiz, boş, gerçek olmayan, uymayan ve geçersizdir. Hak, suyun kendisi, batıl ise onun üzerinde biriken köpüktür. Köpük kaybolup gider, su kalır. Hak her zaman kalıcıdır, yerindedir, uygundur, üstündür. Hak gelince zaten batıl yok olup gider. Batıl hakkın karşısında tutunamaz. Zaten yok olmak (tıpkı köpük gibi) onun doğasında vardır. Çünkü onun bir gerçekliği ve geçerliliği yoktur.[9]
Batıl, hakkın yerine geçmeye çalışırsa, ya da hakka engel olmaya çalışırsa, Hak olan Allah (c.c.), hakkı batılın tepesine indirir ve onu darmadağın eder.[10]
Allah (c.c.) kendi kelimeleriyle batılı ortadan kaldırıp yok eder ve hakk’ı pekiştirir. O, suçlular ve müşrikler istemese de Hakk’ı gerçekleştirmek ve batılı geçersiz kılmak ister.[11]
Kur’an-ı Kerim’de (247) yerde geçen hak kelimesi, aynı anlamlarıyla Hadislerde de geniş olarak yer almıştır. Hz Peygamber (s.a.v.)’in uzun bir duasında geçen, “Allah’ım Sen haksın, senin vadin haktır, sana kavuşmak hak’tır, senin sözün hak’tır, cennet hak’tır, cehennem hak’tır, peygamberler hak’tır, Muhammed hak’tır, kıyamet hak’tır.”[12] Cümlelerinde temel inanç esasları Hak olarak ifade buyurulmuştur.
İslâm hukukunda hak’lar ve yükümlülükler bizzat insanlara Hâkim olan Allah (c.c.) tarafından belirlenmiştir. İlâhî irade tarafından belirlenen bütün hak’lar sabittir yani değişmez özelliktedir.
Bugün yaygın olarak kullanılan ‘insan, hayvan, çocuk ve kadın hakları’ deyimleri 19. Yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkmaya başladı. İlk ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ ise ancak 1947 yılında ilân edildi. Halbuki bütün bu hak’lar, daha geniş ve kesin bir şekilde, İslâm’ın gelişi ile yedinci yüzyılda bütün dünyaya ilân edilmiş ve uygulamaya konulmuştu.[13]
Hakkı Tavsiye Nedir
Mümin kişi, kendi varlığının bilincine ermiş ve görevlerinin farkına varmış kimsedir. İman ve amel-i Salih (iyi amel), insanın hak yolda yürümesini sağlar. Büyük emaneti yüklenmiş insanlar, kendilerini kurtardıktan başka birbirlerine yardımcı olur ve iyilikleri birbirine tavsiye ederler.
Birbirlerini seven, sayan, kenetlenmiş ve birbirini destekleyen, yeryüzünde hak ve adalet üzere yaşayan insanların oluşturduğu İslâm toplumunun en önemli özelliklerinden biri de işte budur. İslâm, kuvvetli, iyiliksever, şuurlu, iyilik ve hak bekçiliğinde kararlı, dostluğu ve sabrı birbirine tavsiye eden şefkatli, birbirine destek olan bir toplum ister ki, Kur’an-ı Kerim bunu ‘Hakkı Tavsiye’ şeklinde ifade etmektedir.
“Asra and olsun ki, hiç şüphesiz insan hüsrandadır. Ancak iman edenlerle salih amel işleyenler, bir de birbirine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler bunu dışındadır.”[14]
Bu âyetlerdeki ‘Hakkı tavsiye’ ve ‘sabrı tavsiye’ deyimleri, karşılıklı olarak birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmek anlamını ifade için ‘tefaül’ babında kullanılmıştır. Toplumsal mutluluğun dört temel taşı olan iman, güzel amel, hakkı ve sabrı tavsiye bu sûrede bir arada kurtuluş reçetesi olarak sunulmuştur.
İşte Asr sûresinin bu âyetleri müminlerin birbirine hakkı tavsiye etmesinin bir zorunluluk olduğunu gösteriyor. Çünkü hakka sarılmak zordur. Hakkın önünde pek çok engeller vardır. Nefsin arzuları, menfaatler, toplumun düşünceleri, azgınların zulmü, karanlık düşünceler ve zalimlerin adaletsizlikleri vs. bunlar arasındadır. Toplumda insanların güzel şeyleri birbirine tavsiye etmesi, birbirine hatırlatıp teşvik etmesi amaç ve hedef birliğini sağlar. Oradaki bireyleri aynı yöne ve amaçlara yönlendirir. Bu da onların birlikte çalışıp güçlenmelerini sağlar. Hakkı bekleyen herkese kendisinden başka da onun bekçilerinin bulunduğunu hissettirerek onlara tavsiye etmeyi ve onları teşvik etmeyi sağlar. Onlarla birlikte olmak kendisini utandırmaz aksine sevindirir. Hakkın kendisi olan bu din ise, bu örnekte olduğu gibi birbirine bağlı, birbirini destekleyen, birbiriyle yardımlaşan ve birbirine tavsiyelerde bulunan bir topluluğun bekçiliği altında ancak gerçekleşebilir.
Ashab-ı kiramdan iki kişi karşılaşıp da görüşmeleri bitince biri diğerine Asr sûresini okuyup birbirleriyle selamlaşır ondan sonra ayrılırlardı. Çünkü onlar bu ilâhî prensibi biliyorlardı. Çünkü onlar, iman ve doğruluk üzerinde birleşmişlerdi. Hakkı tavsiyenin ve sabrı tavsiyenin ne demek olduğunu çok iyi biliyorlardı. Çünkü onların her ikisi de İslâm nizamını korumaya söz vermişler bu esaslara dayalı İslâm toplumunun birer bireyi olduklarını çok iyi kavramışlardı.
İmam Şafi Asr sûresi için şöyle demiştir. ‘Kitap olarak sadece Asr sûresi inmiş olsaydı yeterdi.’
Nasihat Nedir
Müslümanların sahip oldukları ‘Hakk’ı ve sabrı tavsiye’ ahlâkına benzer bir başka güzel ahlâk esası da ‘Nasihat’tir. Müslümanlar kendi aralarında ihtiyaç duydukları zamanlarda ilgili kişilere nasihat ederler. Nasihat genelde yaşı büyük ve deneyimli yahut âlim kişilerin yaşı küçüklere veya halka yapılır. Ancak âlimler, devlet yöneticilerine, siyasetçilere de nasihat edebilirler.
‘Nasihat’ kelimesi, ‘nush’ kökünden türemiştir. Nush, sözlükte, bir kimsenin düzelmesini sağlayan sözü veya fiili araştırmak, bir şeyi saflaştırmak, (yabancı maddelerden ayırmak), dikiş dikmek, samimi olmak anlamlarına gelir. Terim olarak ‘nush’, Müslümanlara öğüt ve akıl verme, yol gösterme demektir. Aynı kökten gelen ‘nasuh’, halis, saf, samimi demektir ki, Kur’an-ı Kerim’de halis tevbenin bir sıfatı olarak kullanılmaktadır.
Nasihat, nush ile benzer anlama gelmekle beraber, aynı zamanda iyi ve faydalı olana bir çağrı, kötü zararlı olandan arındırmaya bir teşviktir. Nasihat, İslâm'ın pratik hayata aktarılması, ahlâkî prensiplerin yaşanması, insanî erdemliliklerin, görgü kurallarının öğretilmesi amacıyla bilenlerin bilmeyenlere öğretmesi ve hatırlatmada bulunması amacıyla yapılan öğütlerdir.
Bu öğütler yapılırken asla bir art niyet güdülmez, dünyevî çıkarlar düşünülmez. Nasihat eden kişi güvenilir olur. Onun yaptığı nasihat samimiyetle yapıldığı takdirde etkisini gösterir. Müminler sürekli olarak birbirine öğüt vermek suretiyle yardımcı olurlar. Cenâb-ı Allah: “Hatırlat, umulur ki bu hatırlatman müminlere yarar sağlar, (öğüt alırlar)” buyurmuştur.
Nasihat, aslında İslâmî davetin bir parçasıdır. İnsanları Allah (c.c.)’a ve O’na kulluk yapmaya davet edenler, bir anlamda onlara nasihat ediyorlar demektir. Nasihat, insanları doğru yola, kişiye faydalı olan şeylere, zararlı olanlardan kaçınmaya, yaratıcı önünde samimi olmaya bir çağrıdır.
Peygamberler (a.s.), görevli olarak geldikleri toplumlara ‘nasihat’ etmişler, yani onları Allah (c.c.)’ın emrine davet etmişlerdir. Hz Nuh (a.s.) şöyle diyordu: “Size Rabbimin risaletini (peygamberliği) tebliğ ediyorum. (Ayrıca) size nasihat ediyor ve sizin bilmediklerinizi ben Allah’tan biliyorum.” Aynı şeyi Hz Hud (a.s.) de söylüyor ve kavmi için bir ‘nasihatçi-öğüt verici’ olduğunu belirtiyordu. Yine Hud (a.s.) azmış bir kavme kendi nasihatinin (davetinin) fayda vermeyeceğini söylüyor.
Hz Salih’in (a.s.) durumu da bundan farklı değildi. Allah (c.c.) Semûd kavmine Hz Salih (a.s.)’i peygamber olarak gönderdi. Onlar Hz Salih (a.s.)’i dinlemedikleri gibi, O’na ve O’nun davetine karşı kibirlendiler ve meydan okudular. Allah (c.c.) onları toptan cezalandırdı. Bunun üzerine Hz Salih (a.s.) onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: “Ey kavmim and olsun, size Rabbimin risaletini (elçiliğini) tebliğ ettim ve size nasihat ettim. Ama siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.” Kendilerini nasihat edip Hakk’a davet ettiği halde yüz çevirdikleri için cezalandırılan kavmine Hz Şuayb (a.s.) da benzeri şeyler söylüyor ve küfre sapan bir toplum için artık üzülmenin gereksiz olduğunu ekliyordu.
Nasihat, aynı zamanda iyilik isteme anlamına da gelmektedir. Öğüt vermek, akıl ve yol göstermek de bir kişi hakkında iyilik istemektir.
Nasihat, bir ayette de öğüt vermekle beraber bakımını üstlenmek, eğitmek, yetiştirmek anlamında kullanılmaktadır. Olumsuz anlamıyla nasihat ise, yol gösterme, akıl verme, iyiliği isteme anlamındaki ‘nasihat’ bazen yanlışa, günaha, isyana yönelik de olabilir. Kendi yaptıklarını doğru zanneden, inandığı batılı doğru yol kabul eden, hatta Allah (c.c.)’ın emrine aykırı davranmayı iyilik sanan kötü niyetli niceleri, başkalarına bu anlamda ‘nasihat’ ederler, onları kendi yanlışlarına ve hatalarına davet ederler. Nitekim şeytan, Hz Âdem (a.s.) ile eşini, sonsuza kadar Cennette kalmaları için yasak meyveden yeme konusunda kandırdı ve sonra da ‘ben sizin için nasihatçiyim-öğüt verenlerdenim’ diye yemin etti. Peygamberimiz (s.a.v.) “Din nasihattir” Buyurduğunda Sahabeler: Kimin için ya Rasûlallah? Diye sorunca; “Allah (c.c.) için, O’nun kitabı için, Rasûlü için, mümin yöneticiler (imamlar) ve bütün Müslümanlar için.” Buyurdular. İslâm âlimleri bu hadisteki nasihatin şu anlamlara gelebileceğini söylemişlerdir:
1. Allah (c.c.) için nasihat: O’na inanmak, O’na şirk koşmamak, bütün üstün (kemâl) sıfatların O’na ait olduğunu kabul etmek, noksan sıfatlardan O’nu tenzih etmek (O’ndan uzak düşünmek), O’nun için sevip O’nun için buğz etmek, O’na her konuda itaat etmek, O’nun nimetlerine şükretmek, O’nun dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak, O’na imana ve ibadete insanları teşvik etmektir.
2. Rasûlullah (s.a.v.) için nasihat: O’nun peygamberliğini doğrulamak, getirdiği şeylere iman etmek, emir ve yasaklarına uymak, sünnetini izlemek, O’nun davetini yaymak, getirdiği dini tebliğ etmek, O’nun ahlâkıyla bezenmek, ehl-i beytini sevmek, O’nun sünnetine bid’at sokmaya çalışanlarla mücadele etmek.
3. Kitap için nasihat: O’nun ilâhî kitap olduğunu kabul etmek, O’na saygı göstermek, O’nu sürekli okumak ve hükümleriyle amel etmek, hükümlerini iyice öğrenmek ve başkalarına öğretmek, O’nu başkalarına ulaştırmak, insanları O’nun hükümlerine ve ahlâkına davet etmektir.
4. Müslüman yöneticiler için nasihat: Onlara karşı gelmemek, hak olan işlerde onlara yardım etmek, yanlışlarını güzel bir yolla düzeltmeye çalışmak, bilmedikleri konularda onları uyarmak.
5. Müslümanlar için nasihat: Din ve dünya işlerinde onları irşad etmek, yol göstermek, onların hakkını korumak, dinden bilmediklerini öğretmek, ayıplarını örtmek, yardımda bulunmak, şefkatli davranmak, emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker yapmak, İslâm’ın ahlâkıyla donanmalarını teşvik etmektir. Ebu Süleyman el-Hattabî demiştir ki: ‘Ayet ve hadislerde geçen nasihat, kendisi için yapılan ve samimiyet gösterilen kimse için hayır düşünüldüğünü ifade eden bir kelimedir.
Nasihate tek bir mana vermek, doğru ve mümkün değildir. Nasihatin sözlük manası, ihlas ve samimiyettir. Müminler, gerektiği yerde, uygun zamanda güzel bir yöntemle birbirlerine nasihat ederler, doğru yolu gösterirler, onların iyiliği için çalışırlar, özellikle çocuklarına ve dini yeni yaşamaya başlayanlara nasihatin en güzelini yaparlar. İnsanlar, genelde kendi hata ve kusurlarını görmez veya görmek istemezler. Bu insanın ciddi zaaflarındandır. Ancak başka kişilerden eksikliklerini duyma halinde, çare aramaya başlarlar. İşte müminler bu eksikliği gidermek için birbirlerine nasihat eder ve güzel telkinlerde bulunurlar.
Birbirlerine nasihat etme cesareti göstermeyen ve nasihat almaya tahammülü olmayan Müslümanlar, gerçek dost ve kardeş olmadıklarını ve olamadıklarını kabul etmelidirler. Bir insan alnında veya sırtında bir leke ile dolaşıyor ve kendisi de bunu görmüyorsa, Müslüman kardeşleri onu uyarmalıdır. Aksi durumda toplum içinde ayıplı konumuna düşer ve birçok kimse için alay konusu olur. Gerçek dosta düşen, onu bu lekeden kurtarmak ve temizlemektir. Kardeşine düşen ise, bu uyarı ve nasihatten dolayı minnet duymak ve ona gıyabında dua etmek olmalıdır. İnsanlar çoğu zaman herhangi bir olay karşısında nasıl bir tavır geliştireceklerini kestiremezler. Yakın bir dostu veya dostları ile görüşme, o hadiseyi tahlil etme ihtiyacı duyarlar. Kâr-zarar muhasebesi yapar öylece karar verirler. Bu, insanın yaratılışına en uygun olan ve müminlerin yapmaları gereken husustur. Dostlarınız ile araya uzun mesafeler bırakmayınız. Bunu yapmayınız ki oda size ulaşabilsin, nasihatte bulunabilsin, gönülden konuşabilsin. Yine aranızda mesafe bırakmayınız ki, sıkıntılarında sizin dostluğunuza güvenerek size sığınabilsin ve nasihat alabilsin. Bir konuda yakın bir dostunuz ve kardeşiniz sizlere nasihatte bulundu ise, yapılan bu nasihati mutlaka değerlendirmeye tabi tutunuz. Zira size nasihatte bulunan dostunuzdur. O’nun diliyle Allah (c.c.)’ın sizleri uyaracağı, hatalarınızı göstereceğini düşününüz.
Allah (c.c.) için dostluğun kutsallığına inanarak bunu yapınız. Uygun ortamlarda kardeşlerinizden gönüllü olarak nasihat dinleyiniz. Gıyabında elinizi açarak sizi uyaran kardeşinize gönülden dua etmeyi sakın ihmal etmeyin. Bir dostunuza nasihatte bulunmak, bazı konularda uyanık tutmak ve bazı hatalarını kendilerine izah etmek istediğinizde mutlaka zaman ve zemini çok iyi ayarlayınız. Uygun ortamı özenle seçiniz. Unutmayınız ki zamansız uyarı ve nasihat ile kardeşinize kötülük etmiş onu yıkmış olabilirsiniz. Nasihat etmede uygun ortamı seçerek, dostunuzu süslemiş, ona ikramda bulunmuş ve onu temizlemiş olursunuz. Hz Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde; “Bir organ hasta olunca bütün vücut rahatsız ve hasta olur. Müslümanlar da tıpkı bir vücut gibi birbirlerini sever, birbirlerine acır ve şefkat ederler.” Buyurmuştur.
Bütün bu açıklamalardan anlaşılmaktadır ki, Müslümanların dinî ve insanî görev ve yükümlülüklerini samimi olarak yerine getirmeleri, en iyi ve en güzel sözü söylemeleri, nasihat olmaktadır: Bununla birlikte Türkçede nasihat, öğüt ve irşad anlamında kullanılmaktadır. Bu daha ziyade samimi olarak görüşlerini söylemek demek olduğu için nasihatin sözlü kısmı ile ilgilidir. Nasihat, Müslümanların kendi aralarında yapıldığı gibi yöneticileri, siyasetçileri liderleri için de geçerlidir. Liderlerin çevresinde onlara bilgiler ve raporlar veren danışmanları uzmanları vardır ama toplumdaki âlimlerin, zahidlerin, sâlihlerin, kanaat önderlerinin onlara sunacakları uyarıları, öğütleri çoğu zaman etkili ve doğru olmaktadır.
İslâm tarihi boyunca âlimler, zahidler, meşayih, üstadlar ve deneyimli devlet adamları kendi dönemlerinin halifelerine, padişahlarına, emirlerine, vezirlerine, sadrazamlarına nasihatler içeren mektuplar, yazılar, siyasetnameler ve nasihatnameler yazmışlardır. Bunların içinde önemli ve tanınmış olanları ise ‘Siyasetname’ adı altında yazılanlardır. Siyasetname geleneği yüz yılar boyu devam etmiş ve çok önemli eserler yazılmıştır. Bu kitabın hazırlanılışında da bu eserlerden kaynak olarak yararlanılmış ve alıntılar yapılmıştır.
Rivayet olunur ki Ömer b. Hattab, Kâ‘b’a: ‘Ey Ka‘b! Bizi korkut bakalım’ diyor. Ka‘b, ‘Sizde Allah’ın kitabı ve Nebi’nin sünnetinin bilgisi yok mudur?’ deyince Hz Ömer (r.a.) ‘Evet ama sen yine de bize vaaz et, bize kötülükleri işlemenin fecaatinden korkut!’ Diyor.
Ka‘b bundan gerisini şöyle anlatıyor: Ömer’in bu sözü üzerine dedim ki: ‘Ey emir! Kıyamette altmış nebinin işlediği cevapları sunsan, yine de o gördüğün dehşetli manzaradan ötürü yaptığı amelleri az göreceksin.’ Ömer üzüntüye kapıldı, bir müddet düşündü, başını kaldırıp tekrar: ‘Ey Ka‘b bizi uyar!’ Deyince ben tekrar sözü aldım: ‘Ey emir! Cehennemden öküz burnu kadar bir delik açılsa ve doğuda belirse batının en ucundaki adamın beyni kaynar, hararetinin şiddetinden vücudu erirdi.’ Ömer yeniden mahzun oldu, sonra başını kaldırdı: ‘Ey Ka’b, vaazına devam et!’ dedi. Ben, ‘Ey Müminlerin Emiri! Cehennem kıyamet günü alevleriyle öyle bir haykırır ki ne yakın kılınmış bir melek ne de gönderilmiş bir elçi bu sese dayanamaz, diz kapakları üzere yere yıkılır. Hatta Rahman’ın dostu İbrahim (a.s) dahi diz çökecek ve şöyle dua edecektir: “Ey Rab! Sen’den sadece kendimin kurtuluşunu istiyorum, yardım et bana!”
İmam Maverdî’ye göre siyasetçiye nasihat etmenin faydaları şunlardır:
1. Siyasetçiler nasihatle kendilerini ruhen ve fikren canlı tutarlar. Hevalarına ve nefislerine uymaktan kaçınır akıllarıyla hareket ederler. Dünya ve ahiret menfaatlerinin gereğini yaparlar.
2. Nasihat insanları hidayete ve doğruluğa götürür. Doğru şeyleri yapıp yanlışlıktan kaçınan melik (siyasetçi) gayesine ulaşmış olur.
3. Bulundukları konum itibari ile melikler insanların en meşgulü ve yükleri en ağır olan kimselerdir. Nasihatler onların yükünü hafifletir ve yardımcı olur.
4. Allah’ın kendilerine verdiği güç, ordu, servet ve kudretle izzet ve bolluk içerisindedirler. Bu sebeple kendilerini her şeyden müstağni sayıp hiçbir şeye ihtiyaç duymayacakları hissine kapılıp gururlanabilirler. İşte böyle bir halet-i ruhiyeden (psikolojik durum) nasihatle kurtulurlar.
5. Âlimler, zahidler ve faziletli kişilerle birlikte olmaya ancak çok az vakit ayırabilirler. Akıllıların aydınlandığı bu meclislerden uzak kalmanın dezavantajını nasihatle giderebilirler.
6. Meliklerin (Başkanların) etrafını vezirleri, yardımcıları ve görevlileri adeta kuşatmıştır. Bunlar ise genellikle melikin arzusuna uygun ve onun hoşlanacağı şeyleri söylerler, bazen memleketin gidişatı ile ilgili yanlış bilgiler verirler, bazen şikâyetçileri melike ulaştırmamak için gayret sarf ederler. Bütün bunlardan haberdar olmak ise hakiki nasihatçılar ve onların aydınlatıcı nasihatleriyle mümkündür.
Melikler yönetimle alakalı işleri yürüten yardımcılardan, gelirleri toplayan, dağıtan, bunlardan harcama yapan savaşla ilgili stratejiler konusunda kendisine bilgi verenlerden yoksun olamaz. Ancak diniyle ilgili kendisine nasihat edecek iyi ve kötü işleri ona gösterecek, halkın zayıflarının haberlerini ulaştıracak ve memleketin gidişatı ile ilgili bilgileri kendisine doğru olarak iletecek pek fazla kimse bulunmaz. İşte bunu ancak faziletli nasihatçılarla elde edebilir.[15]
[1] Kehf sûresi, 18/44.
[2] Yunus sûresi, 10/5.
[3] Mü’minün sûresi, 23/71.
[4] Bakara sûresi, 2/282.
5 Mearic sûresi, 70/24-25.
[6] Ğafir sûresi, 40/20.
[7] Ahkâf sûresi, 46/3.
[8] İsra sûresi, 17/81.
[9] Enbiya sûresi, 21/18.
[10] Enfal sûresi, 8/8.
[11] Buharî, Teheccüd.
[12] Buharî.
[13] İslâmın Temel Kavramları, H. K. Ece.
[14] Asr sûresi, 103/1-3.
[15] Nasihatü’l-Mülûk, Maverdî.