بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Cihad ve Savaş Ahlâkı / Savaş Sonrası Problemler Ve İslam / Savaş Esirleri
Savaş Sonrası Problemler Ve İslam

Savaş Esirleri

Arapçada ‘savaş tutsağı’ karşılığın­da kullanılan ‘esir’ kelimesi, ‘ip gibi şeylerle sağlamca bağlamak’ anlamındaki esr (isare) kökünden türemiş bir sıfattır. Çoğulu ‘esrâ, usârâ ve esârâ’dır. [42] Esir kelimesinin, kök anlamından hare­ketle ‘mahpus’ manasında kullanıldığı da görülmektedir. Nitekim bir hadiste bu anlamda geçtiği gibi [43] bazı müfessirler İnsan sûresinin 8. ayetinde yer alan esir kelimesinin bu manaya geldiğini söylemişlerdir.

Esir kelimesi Kur’an-ı Kerim’de bir yerde te­kil [44], üç yerde çoğul olarak [45], bir yerde de fiil kalıbıyla [46] geçmektedir. Esirlerle ilgili hükmün açık­landığı bir ayette de, “Bağı sıkıca bağla­yın!” ifadesiyle esir alınması hususuna işaret edilmiştir.[47]

Arap dilinde esir kelimesinin, savaşta ele geçen ve asıl muharip unsur olan yetişkin erkekler için kullanılmasına karşılık kökünde ‘gönlünü çelmek’ anlamı bulunan ‘seby’ yalnız kadın ve çocuk tut­sakları ifade eder. Esir kelimesi bazen erkekleri ve kadınları kapsayacak şekil­de kullanıldığı halde ‘seby’ erkekler hakkında kullanılmaz. Birçok hadiste yer alan ‘seby’ kelimesi Kur’an’da geçmez.

İslâm hu­kuk kaynaklarında da bu iki kelime an­lam farkları muhafaza edilerek kullanıl­mıştır. Osmanlı kaynak ve belgelerinde esir kelimesi savaş tutsağı yanında da­ha çok köle anlamında kullanılmış olup ‘esirci, esir tüccarı, esir pazarı, esirciler şeyhi’ gibi tabirler köle alım satımıyla ilgilidir.

A) İslâm’dan Önceki Toplumlarda Esir

Toplumlar arasındaki düşmanlık ve sa­vaşların yeryüzünde birden fazla insan grubunun varlığı ile başladığını düşünmek mümkündür. Buna bağlı olarak da savaşan tarafların birbirlerinden aldık­ları esirlerden ve bunlara uyguladıkla­rı muameleden söz edilebilir. Ancak bu konudaki bilgiler tarihin bilinebilen ve nispeten yakın olan dönemleriyle ilgilidir.

Eski devirlerde milletlerarası ilişkileri düzenleyen örf, hukuk ve anlaşmalar mevcut olmadığından savaşlarda keyfîlik hâkimdi. Galip gelen taraf muha­rip- sivil, kadın-erkek, büyük-küçük deme­den düşmanını imha etmeyi meşru görebiliyor, bu arada esirler de en ağır mua­meleye maruz kalıyordu. Meselâ Asurlular düşmanın derisini yüzüp ele geçir­dikleri şehrin kapısına asmayı, şehirde buldukları herkesi öldürmeyi dinî bir gö­rev telakki ediyordu. Farslılarda da esirleri benzer muamelelere tâbi tutuyor, ken­dilerine hayat hakkı tanımıyorlardı. Kisrâ I. Hüsrev Yemen’e gönderdiği kuman­danı Vehriz’e, anneleri Arap asıllı bile olsa siyahî (Habeşli) hiçbir kimseyi hayat­ta bırakmama talimatını vermiş, Vehriz de bu talimatı yerine getirmişti. Farslıların esirleri fillere çiğnetme âdetleri de bilinmektedir.

Eski Yunanlılar ve Romalılar esirlere her türlü işkenceyi reva görüyor, vücutlarını parçalıyor, büyük-küçük, kadın-er­kek ayırımı yapmadan hepsini öldürüyor­lardı. Ancak zamanla bu toplumlarda esirleri köleleştirip onlardan faydalanma yoluna gidilmiştir. Esirlere uygulanan kö­tü muamele her devirde varlığını sürdür­mekle birlikte köle haline getirme yine de bir iyileştirme sayılabilir.

Eski toplumlardan Yahudilik ve Hıris­tiyanlık gibi semavî dinleri kabul eden­lerin bile esirlerle ilgili uygulamalarında vahşet ve insafsızlığı terk etmedikleri, aksine bunu dinin bir emri gibi telakki ettikleri görülmektedir. Meselâ Talmut’ta yalnız savaşçı esirler değil kadın ve çocuklarla ele geçirilen hayvanların da öldürülmesine hükmedilmişti. Ancak mukaddes kitaplarda bu uygulamaları onaylayan ifadelerin ilâhî kaynaklı olamayacağı muhakkaktır.

İslâm’dan önce Araplar da esirlere uy­guladıkları muamele bakımından diğer milletlerden farklı değillerdi. Münzir b. İmrülkays ve diğer bazı Hîre hükümdarlarının yaptığı gibi esirler bazen top­lu halde yakılıyor, çeşitli organları kesil­mek suretiyle işkenceyle öldürülüyor, öl­dürülmeleri için düşmanlarına satılıyor veya sağ bırakılıp köle olarak kullanılıyor­du. Bazen de fidye karşılığında veya mü­badele yoluyla serbest bırakılıyordu. Esi­rin kabile ileri gelenlerinden birine sığı­narak kurtulduğu, bir daha savaşmamak şartıyla serbest bırakıldığı da oluyordu. Bu son muamele daha çok kabile reis­lerine uygulanıyordu. [48]

A)İslâm’da Esir

İslâm toplumunda esi­rin konumu incelenirken Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Hulefâ-yi Râşidîn dönemi uygulama­larına ayrı bir önem vermek gerekir. Çün­kü sonraki dönemlerde birçok konuda olduğu gibi esirlere uygulanacak muamelelerin ve onların hukukî statüsünün belirlenmesinde de bu dönem örnek alın­mış, Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetleri de bu uygulamanın ışığı altında yorumlan­mıştır. Bu sebeple esirlerin hukukî durumlarına geçmeden önce ilk döneme ait uygulamalardan bazı örneklerin verilme­si faydalı olacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde alınan ilk esir­ler, hicretin 17. Ayında (Receb 2/Ocak 624) Abdullah b. Cahş komutasındaki seriyyenin Batn-ı Nahle’de karşılaştığı Kureyş kervanından ele geçirilen iki esirdir. Mekkeliler bu esirleri kurtarmak için Medi­ne’ye fidye göndermişlerse de Hz. Pey­gamber (s.a.v.), sefer sırasında kafileden ayrı düşen iki Müslüman geri gelmedikçe onları bırakmayacağını bildirdi. Düşman eline geçmediği anlaşılan sahabeler bir süre sonra dönünce Kureyş’in esirleri kır­kar ‘ukıyye’ (4752 gr.) gümüş karşılığında serbest bırakıldı.

Müslümanların çok sayıda esir elde ettiği ikinci sefer Bedir Gazvesi’dir. Hicretin ikinci yılının Ramazan ayında (Mart 624) gerçek­leşen bu savaşta Müslümanlar yetmiş esir almışlardı. Rasûl-i Ekrem esirlere uygulanacak muamele konusunda ashabıy­la görüşmüş, Hz. Ömer (r.a.) ile Sa’d b. Muâz (r.a.) Bedir’in müşriklerle yapılan ilk savaş, esirlerin de küfrün önde gelen temsil­cileri olduğu için öldürülmeleri suretiy­le düşmanın tam bir hezimete uğratıl­masının gerektiği yolunda görüş bildir­mişti. Hz. Ebu Bekir (r.a.) ise, esirlerin Müslümanların yakın akrabaları olduğunu belir­terek fidye karşılığında serbest bırakıl­malarının daha uygun olacağını söyle­mişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bu görüşe katı­lınca esirler malî durumlarına göre 1000-4000 dirhem (2970-11880 gr.) gümüş arasında değişen miktarda fidye alınarak serbest bırakılmışlardı. Ancak fidyeyi ödeye­meyen Rebîa b. Derrâc’dan çok az bir şey, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir silâh tüccarı olan yeğeni Nevfel b. Hâris’ten de 1000 mızrak alınmıştı. Bu arada İslâm’ın azılı düşmanlarından olup Müslümanlara çok eziyet eden Nadr b. Haris ile Ukbe b. Ebu Muayt’ın öldürülmesine hükmedilmiş, malî imkânları yeterli olmayan yedi esir de karşılıksız serbest bırakılmıştı. Bunlardan Ebu Azze’den hiçbir düşmanla iş birliği yapmayacağına, Sayfî b. Ebu Rifâa’dan da fidyesini göndereceğine dair söz alınmış, ancak Sayfî fidyeyi gönder­memişti. Malî durumu müsait olmayıp da okuma yazma bilenlere ise Ensar ço­cuklarından on kişiye okuma yazma öğ­retmeleri şart koşulmuştu. Ebu Süfyân oğlu Amr’a karşılık umre için Mekke’de bulunan Sa’d b. Nu’mân’ı alıkoymuş, du­rum Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bildirilince Sa’d karşılığında Amr serbest bırakılmıştı.

Bedir Gazvesi’nden sonra alınan ikin­ci büyük esir topluluğu Benî Kaynuka Yahudileridir. İkinci yılın Şevval ayı ortala­rında (Nisan 624) antlaşmayı bozan Beni Kaynuka Yahudileriyle savaş yapılmış ve Yahudiler kalelerinde on beş günlük ku­şatmadan sonra teslim olmuşlardı. An­cak İslâm öncesinde Hazrec kabilesinin müttefiki olan bu Yahudi topluluğu Ab­dullah b. Übey b. Selül’ün ısrarları üzerine Medine’yi terk etmek üzere serbest bırakılmış, onlar da Şam taraflarına göç etmişlerdir. [49]

Uhud Gazvesi’nde Müslümanlar sadece bir esir elde etmişlerdir. Ebu Azze el-Cumahî adındaki bu kişi Bedir’de de esir alınmış, fakat beş kız çocuğunun kimsesiz kalacağını belirterek affı­nı istemiş, Müslümanların aleyhinde kim­seye yardım etmemek şartıyla affedilmişti. Ebu Azze bu defa da savaşa zor­la karıştırıldığını belirterek tekrar affe­dilmesini istemişse de Hz. Peygamber (s.a.v.) Müslüman’ın “Bir yılan deliğinden iki de­fa sokulmayacağını’ ve “Muhammed’le iki defa alay ettim” dedirtmeyeceğini belirterek isteğini reddetmiş ve öldürül­mesine hüküm vermişti. Savaştan sonra düşmanı takip eden keşif kolundan esir alınan iki Müslüman da müşrikler tarafından şehit edilmişti.

Beşinci yılın Şevval ayında (Şubat-Mart 627) vu­ku bulan Beni Mustalik (Müreysî) Gazve­si’nde düşmandan 200 aile esir alınmış ve gaziler arasında paylaştırılmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, kabile reisi Haris b. Ebu Dırâr’ın kızı Cüveyriye ile evlenmesi üze­rine ashabın büyük bir kısmı kendi pay­larına düşen esirleri karşılıksız serbest bırakmış, bir kısmı da ganimetten altı pay karşılığı bir fidye ile salıverilmişti.

Rasûl-i Ekrem döneminde ele geçiri­len önemli bir esir grubu da Benî Kurayza Yahudileridir. Hendek Gazvesi sırasın­da Mekke müşrikleri ve onların müttefikleriyle iş birliği yapan ve Hz. Peygamber (s.a.v.) ile daha önce imzaladıkları antlaş­mayı bozan Kurayza oğulları, Müslümanların savaşla meşgul oluşundan faydala­narak Medine’de savunmasız kalan aile­lere saldırmak istediler. Rasûl-i Ekrem harbin ardından kalelerini kuşattı. Ni­hayet Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendileri hak­kında vereceği hükme rıza göstererek teslim olmak zorunda kaldılar. Kurayzalılar İslâm öncesinde Evs kabilesinin müt­tefiki olduklarından Hz. Peygamber (s.a.v.) Evsliler’den Sa’d b. Muâz’ı hakem tayin et­ti. Sa’d yetişkin erkeklerin öldürülmesi­ne, kadınlarla çocukların ve malların ga­nimet olarak paylaştırılmasına hükmet­ti. Rasûlullah (s.a.v.) bunun ilâhî hükme de uy­gun olduğunu belir­terek yerine getirilmesini emretti. Bu hükmün, Kurayzalılar’ın İslâm devletiyle yaptıkları antlaşmayı bozmaları ve düş­mana yardım etmeleri sebebiyle verildiği kabul edilmiştir.

Mekke’nin fethi sırasında Hz. Peygamber (s.a.v.) kaçanların takip edilmeme­sini, hiçbir yaralı ve esirin öldürülmemesini emretmişti. Fetihten sonra da kendisine ve diğer Müslümanlara yaptıkları zulüm ve eziyetlere rağmen Mekkelilerin hepsini affetmişti. Ancak daha önce Müslüman olup başka bir Müslüman’ı öldürdükten sonra dinden dönen Abdullah b. Hatal ile Mek­ke’de Rasûl-i Ekrem’e çok eziyet eden ve hicretleri sırasında Hz. Fatıma ile Ümmü Külsûm’e saldırıda bulunan Huveyris b. Nukayz, Benî Mustalik Gazvesi sı­rasında müşrik sanılıp yanlışlıkla öldü­rülen kardeşinin diyetini almak için Müslüman görünerek Medine’ye gelen ve di­yeti aldıktan sonra kardeşinin katilini de öldürüp Mekke’ye kaçan Mikyas b. Subâbe’yi ismen belirterek öldürülmelerini istemişti. Bunlardan başka Abdullah b. Hatal’ın Hz. Peygamber (s.a.v.)’i hicvederek şar­kı söyleyen iki cariyesinden biri de yaka­lanarak öldürülmüştü. Kaçan diğer cariye ile daha önce vahiy kâtipliği yaptığı halde dinden dönen Abdullah b. Sa’d b. Ebu Serh ve Mekke’de Hz. Peygamber’e eziyet eden Ümmü Sâre adlı cariye ise ‘eman’ dilemeleri üzerine affedilmişlerdi.

Mekke’nin fethinden hemen sonra Huneyn Gazvesi’nde de çok sayıda esir alınmıştı. Ancak savaşın ardından Hevazin kabilesinden bir elçi heyeti gelerek İslâ­miyet’i benimsediklerini ifade etmiş ve esirlerin kendilerine bağışlanmasını is­temişlerdi. Fakat esirler ganimet olarak gaziler arasında paylaştırılmış ve onların tasarrufu altına girmişti. Hz. Pey­gamber (s.a.v.) kendisiyle Abdül Muttalib oğulları’na ait esirleri serbest bıraktığını ilân etmiş, bunun üzerine diğer Müslümanlar da kendi paylarına düşen esirleri sa­lıvermişlerdi. Ancak bazı kişiler sahip ol­dukları esirleri bedelsiz bırakmayacak­larını söyleyince Rasûl-i Ekrem, elde edi­lecek ilk ganimetten her esire karşı altı pay vermeyi taahhüt ederek onları da ikna etti. Bu şekilde 6000 kadın ve ço­cuk karşılıksız serbest bırakılmış, ayrıca 24.000 deve, 40.000 koyun ve 4000 ukıyye (160.000 dirhem 475.200 kg.) gümüş iade edilmişti.

Hicretin 9. Yılında meydana ge­len Benî Anber Seriyyesi esnasında Be­nî Temîm’in bir kolu olan Benî Amber’den on bir erkek, yirmi bir kadın ve otuz çocuk esir alınmış, daha sonra Benî Temîm heyeti gelip Müslüman olduğunu bildirince esirler kendilerine iade edil­mişti.

Hulefây-i Râşidîn dönemi fetih hare­ketlerine bakıldığında bunların çoğunun barış yoluyla gerçekleştiği görülür. Bu dönemde antlaşma yapıp Müslümanlarla barış içinde yaşamak isteyen millet­lerle savaş yapılmamış, antlaşma şart­larına bağlı kaldıkları sürece esir ve kö­le muamelesine tâbi tutulmayacakları hususu hükme bağlanmıştır. Buna karşılık barışa ya­naşmayanlara karşı savaşılmış, esir alınan muharip erkeklerin bazen öldürül­düğü de olmuştur. Muharip erkeklerin öldürülmesine genel olarak antlaşma şartlarına uyulmaması veya Müslüman halka aynı şekilde davranılması hallerin­de başvurulduğu görülmektedir. Öte yandan başta Irak olmak üzere bir­çok yerde fetihten sonra hiç kimseye dokunulmayarak halk zimmî statüsüne geçirilmiş ve toprakları vergi karşılığın­da kendilerine bırakılmıştır. Hatta Hz. Ömer (r.a.)’in uygulamalarında görüldüğü gi­bi birçok defa gaziler arasında dağıtılan veya Medine’ye gönderilen esirler bile serbest bırakılmış ve toprakları kendilerine iade edilmiştir. [50]

İslâm Hukukuna Göre Esir Alma ve Esir­lere Yapılacak Muamele

İslâm hukukçu­larının büyük çoğunluğu, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Hulefa-yi Râşidîn’in talimat ve uygu­lamaları doğrultusunda muharip erkek­ler dışında kalan sivillerin yani kadın, ço­cuk ve yaşlıların, sakatların, din adam­larının ve savaşla ilgisi bulunmayan di­ğer kimselerin bilfiil savaşmadıkça öldürülmeyeceklerine hükmetmişlerdir. Şa­fiî mezhebinde bir görüşe göre kadın ve çocuklar dışında kalanlar bilfiil savaşmasalar da öldürülebilirler. Bu mezhebe göre bunların hepsi esir alınabilir. [51]

Diğer mezheplere göre ise esir alınacak kim­seler prensip olarak muharip erkeklerle ganimet çerçevesinde düşünülen kadın ve çocuklardır. Hanefî âlimleri, görüş ve tecrübeleriyle düşmana yardım edecek durumda olmayan veya çocuk yapama­yacak çağa ulaşan yaşlı erkeklerle yaşlı kadınlar, ayrıca din adamları ve inziva­ya çekilmiş kimselerin esir alınmasının bir fayda ve anlamı bulunmamakla bir­likte karşılığında esir mübadelesi yap­ma düşüncesiyle bunların alıkonulabileceğini söylemişlerdir. Ancak bu kişiler hiçbir şekilde öldürülemez. Malikîlere göre erkek ve kadın din adamları görüş­leriyle düşmana yardım etmemeleri ha­linde öldürülemeyeceği gibi esir de alı­namaz. Herhangi bir şekilde öldürüldük­leri takdirde diyetlerinin ödenmesi ge­rekir. Hanbelî mez­hebi âlimleri ise muharip erkeklerle ka­dın ve çocuklar dışında kalan kimsele­rin esir alınmasının caiz olmadığı görüşündedir; zira bunların öldürülmesi ha­ram olup toplanıp ele geçirilmelerinde de bir fayda yoktur.

Klasik dönem İslâm hukukçuları tara­fından, muharip erkekler dışında kalan düşman fertlerinden kimlerin esir alına­cağı hususunda ileri sürülen bu görüş­ler kendi zamanlarındaki milletlerarası örf ve şartlardan etkilenmiş olup bu tespitlerde mukabele bil misil prensibi ya­nında düşmanın zayıf düşürülmesi, Müslümanların güçlenmelerinin temini gi­bi düşünceler göz önünde bulundurulmuştur. Muharip erkeklerle birlikte ka­dın ve çocukların esir alınacağını hemen bütün mezheplerin kabul etmesi, düş­man nazarında taşıdıkları değer sebe­biyle bunların önemli bir caydırıcılık vesilesi oluşu ve o dönemlerin şartlarında maddî gelir kaynağı teşkil etmeleri sebebiyledir. Ancak bunlara uygulanan hüküm muharip erkeklerinkinden farklı olup esir kelimesiyle özellikle muharip erkekler kastedilmiştir.

Esir Alma, Esirlerin Barınma ve Bakımı

Düşman askerinin esir alındıktan sonra onunla ilgili hüküm devlet başkanına ait olduğundan bu asker kendisini esir alan kimse tarafından öldürülemez.

Öldürmesi halinde ise günahkâr olmakla birlikte tazmin gerekmez. Ancak bazı hukukçular ta’zîr cezası verileceğini belirtmişlerdir. Esirin kaçmaya veya tekrar savaşmaya teşebbüs etmesi durumunda ise öldürülmesi caizdir. Esirin şahsî malları da esir alana değil devlete aittir.

İslâm hukukçuları, esirlerin beslenme ihtiyacının esir alan devlet tarafınca karşılanacağını belirtmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de iyi kulların özellikleri sayılırken “Onlar kendi canları çektiği halde yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler” [52] buyrulmaktadır. Müfessirler bu ayeti yorumlarken kâfir olmasına rağmen esire yemek yedirmede büyük sevap bulunduğunu belirtirler. Hz. Peygamber (s.a.v.), Bedir esirlerini Medine’yegötürmek üzere ashaba dağıttıktan son­ra kendilerine iyi davranılmasını emret­mişti. Ashab-ı Kiram’dan Mus’ab b. Umeyr’in o sırada esir alınan kardeşi Ebu Uzeyir’in anlattığına göre Rasûlullah’ın bu talima­tı sebebiyle sahabelerin kendileri hurma ile yetinip ekmeklerini esirlere vermiş­lerdi. Ayrıca bir de­fasında Beni Âkıl’dan alınan bir esir, ‘Açım, beni doyurun; susuzum, bana su verin’ demesi üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.), “Bu senin tabii ihtiyacındır” karşılığını vermişti.

Esir­lerin gıda ihtiyaçları gibi giyimlerinin de esir alan devlet tarafından karşılanma­sı gerekir. Huneyn Gazvesi esirleri Ci’râne mevkiine getirildiğinde Rasûl-i Ek­rem, Büsr b. Süfyân el-Huzâî’ye elbise sağlamasını emretmiş, Büsr de satın alınmak suretiyle temin ettiği elbiseleri esir­lere giydirmişti. [53]

Esir Ailelerin Bölünme Yasağı

Hz. Peygamber (s.a.v.), gerek ganimetin payla­şılması gerek esirlerin satışı sırasında annelerle çocuklarının birbirinden ay­rı düşürülmesini yasaklamıştı. Ebu Eyyûb el-Ensârî, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, “Kim bir anne ile çocuğunu ayı­rırsa Allah da kıyamet gününde onunla sevdiğini ayırsın.” [54] buyurduğunu nakleder. Bu uygu­lamaya göre İslâm hukukçuları da anne ile çocuğunun birbirinden ayrı düşürülemeyeceği hususunda görüş birliğine varmışlardır. Baba ile çocuğun ayrılıp ayrıl­mayacağı konusunda ihtilâf bulunmakla birlikte çoğunluğa göre bu da aynı şe­kilde haramdır. Bu hususta dede baba, nine de anne hükmünde sayılmıştır. Ha­nefî ve Hanbelî fakihlerine göre iki er­kek veya kız kardeşi birbirinden ayırmak da haramdır. Hatta bazı Hanbelî âlimle­ri, çocukla hala veya teyze gibi evlenmeleri haram olan yakın akrabanın da bir­birinden ayrı düşürülemeyeceğini söylemişlerdir.

Esirlere Baskı ve İşkence Yapma Yasağı

Rasûl-i Ekrem çeşitli talimat, tavsiye ve uygulamalarıyla esirlere iyi davranılmasını istemiş, onlara eziyet ve işkence edilmesini yasaklamış, kendisinden bilgi almak için bile esire baskı yapılmasının uygun olmadığına işaret etmiştir. İslâm hukukçuları da aç ve susuz bırakma şeklinde bile esire eziyet yapılmasının doğ­ru olmadığını, bunun bir fayda sağlamayacağını belirtirler. Ay­rıca Hz. Peygamber (s.a.v.) insan haysiyetiyle bağdaşmayan, sadece kin ve öfkeyi arttırmaya yarayan, insanın sağken veya öl­dükten sonra bir uzvunu kesmeyi (müsle) yasaklamış, bazı azılı düşmanlarına müsle yapılmasını isteyenlere, “Ben ona müsle yapmam, peygamber bile olsam Allah da beni aynı şekilde cezalandırır.” cevabını vermiştir. Yine düşmanın öldürülmesiyle ilgili olarak şöy­le demiştir: “Öldürme konusunda insan­ların en çekingeni ve şefkatli davrananı inananlardır.’ [55]

Savaşta öldürülen bir patriğin başı Me­dine’ye Hz. Ebu Bekir (r.a.)’e gönderildiğinde bunu hoş karşılamamış, düşmanın da aynı şekilde davrandığı söylenince şu karşılığı vermiştir: ‘Farslarla Bizanslıları mı örnek alacağım?’ Bü­tün bunlardan açıkça anlaşıldığı gibi İs­lâmiyet, milletlerarası ilişkilere dair çe­şitli konularda başvurduğu mukabele bil misil kuralını bu hususta meşru görmemiştir. [56]

Esirin Müslüman Olması

Dört Sünnî mezhebin hukukçularına göre düşman askeri esir alınmadan ön­ce İslâmiyet’i kabul ederse hayatı yanın­da hürriyetini de garanti etmiş olur; artık öldürülmesi veya köleleştirilmesi caiz değildir. Esir alındıktan sonra Müslümanlığı kabul etmesi halinde ise öldürülme­si haram olmakla birlikte gazilerin ganimetteki payları sebebiyle hakkında kölelik hükmü sabit olur. Şafiî mezhebinde bir görüşe göre devlet başkanının köleleştirme yanında karşılıksız veya fid­ye ile serbest bırakma tercihleri devam eder. Hanbelî hukukçuları, Müslüman olan esirin karşılıksız veya fidye ile bıra­kılmasını gazilerin rızası şartına bağlar­ken bu mezhepten bazı âlimler, devlet başkanının gayri Müslim esirlerle ilgili olarak gazilerin rızasına gerek görülme­den sabit olan tercih hakkının İslâmiyet’i kabul eden esirler için öncelikle geçerli olması gerektiği yönünde görüş belirt­mişlerdir.

Esir Kadınlara Tecavüz Yasağı

Esirlere kötü muamele yapılması yasaklandığı gibi esir alınan kadınların kişilik ve if­fetleri de belirli bir hukukî düzenleme getirilerek güvence altına alınmıştır. Dört Sünnî mezhebe göre, kölelik yolu ile hu­kukî bir statüye kavuşturulmadan önce esir alınan bir kadınla cinsî münasebet­te bulunmak haramdır. İmam Malik ve Ebu Sevr’e göre böyle bir fiile zina için öngörülen ceza uygulanır. Diğer üç mez­hebe göre ise esirlerin bir bakıma gani­met çerçevesinde mütalaa edilmesinden doğan mülk şüphesi sebebiyle had ce­zası düşmekle birlikte ta’zîr cezası veri­lir. Ganimet paylaşımı yoluyla köle sta­tüsüne geçen bir kadınla cinsî ilişki, an­cak onun bir âdet görüp hamile olma­dığının anlaşılması ve hamile ise çocu­ğunu doğurması ile mümkün olur. Meş­ru sayılmayan ilişki sonucunda esir ka­dının hamile kalması durumunda nesebin hukuken sabit olup olmayacağı hususun­da farklı görüşler ileri sürülmüştür.

Esir kadınlarla bu şartlar çerçevesin­de ilişkide bulunmanın meşru sayılma­sı, onların ganimet yoluyla köle statü­süne geçirilmeleri sebebiyledir. Esirle­rin köleleştirilmesi ise İslâm’ın ortaya koyduğu ve arzuladığı bir uygulama ol­mayıp o dönemde mevcut yaygın bir te­amüldür. Esasen İslâmiyet’in getirdiği şartlar içinde gerçekleşecek bir ilişki bugünkü anlamda bir tecavüz değil hukukî bir mesnede dayanan, huku­ken korunan ve belirli sonuçlar doğu­ran bir tür karı koca ilişkisi mahiyetin­dedir. İslâm’ın arzuladığı bir hedef ola­rak bugün kölelik müessesesi ortadan kalktığı için savaş esirlerinin köle statü­süne geçirilmesi artık söz konusu değil­dir. Bu durumda İslâmî hükümlere gö­re esir kadınlarla cinsî ilişkide bulunmak da hiçbir şekilde meşru sayılmaz.

İslâm’da esir kadınlarla cinsî ilişkinin hukukî bir çerçeveye oturtulması ve o günkü milletlerarası şartlarda bile tek taraflı ve çok sıkı sınırlamalar getirilmesine karşılık Batı’da ancak savaş örf ve hukukuna dair 1907 Lahey IV. Sözleşmesi’ne ek nizamnamede aile şerefi ve hak­larına saygı gösterileceği belirtilmiş ve savaşta sivillerin korunmasıyla il­gili 1949 tarihli Cenevre IV. Sözleşme­siyle de kadınların tecavüz, fuh­şa zorlama vb. davranışlara karşı himayesi milletlerarası bir belgede yer almış­tır. Fakat buna rağmen devletler huku­kunda hâlâ kuvvetin en önemli rolü oy­naması ve mevcut hukukî tedbirlerin mü­eyyideden mahrum bulunması, kadınla­rın tecavüzden korunacağını belirten maddeyi çok defa kâğıt üzerinde bırak­maktadır.

Esirlere Uygulanacak Hükümler

Kur’ân-ıKerim’de esirler altı ayette zikredilmek­le birlikte bunların yalnız ikisinde ken­dileriyle ilgili hukukî düzenlemelerden söz edilmektedir. Hüküm getiren ilk ayet Bedir Gazvesi sonrasında nazil olmuş­tur: “Yeryüzünde ağır basıncaya düşma­nı tamamen mağlûp edinceye kadar hiçbir peygambere esirler alması yakış­maz. Siz geçici dünya malını arzuluyor­sunuz, hâlbuki Allah sizin için ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibi­dir. Allah tarafından önceden belirlen­miş bir hüküm olmasaydı aldığınız fid­yeden dolayı size mutlaka bir azap dokunurdu. Artık elde ettiğiniz ganimet­ten helâl ve temiz olarak yiyin ve Allah’­tan korkun. Şüphesiz ki Allah bağışlayan ve merhamet edendir.” [57]

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Bedir Gazvesinden sonra ashabıyla görüşüp esirlerin fidye karşılığında salıverilmesinin kararlaştırılması üzerine nazil olan bu ayet, Müslümanların düşmanla yaptıkları ilk savaşta onları iyice mağlûp edip kendilerine üstünlük sağlamak yerine maddî menfaati ön planda tutarak esir alma­larını hoş karşılamamakla birlikte gani­metin bu ümmet için helâl kılındığını da hükme bağlamıştır. İbn Abbas (r.a.)’ın belirt­tiğine göre bu savaşta esir almanın hoş karşılanmaması Müslümanların o sıra­da zayıf durumda bulunmaları sebebiyledir. Müslümanlar daha sonra güçle­nince esir alınması ve esirlerin bedelsiz veya fidye karşılığında bırakılmasını dü­zenleyen şu ayet nazil olmuştur: “İnkâr edenlerle savaşta karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice yıl­dırıp sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye alarak onları salıverin!’ [58]

Gerek bu ayetleri gerekse Hz. Peygam­ber (s.a.v.)’in uygulamalarını esas alan mezhep imamları esirlerin tâbi tutulacağı statü konusunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefî mezhebine göre devlet baş­kanı, İslâm toplumunun menfaatine uy­gun göreceği şu üç hükümden birini ter­cih etme hakkına sahiptir: Muharip er­kekleri öldürmek, köleleştirip gaziler ara­sında paylaştırmak, gayr-i Müslim vatan­daş (zimmî) statüsüne geçirerek karşılık­sız salıvermek. Sonuncu madde daha çok fethedilen bir ülkenin halkı için söz konusudur. Ebu Hanife ile Ebu Yusuf esi­rin fidye alınarak serbest bırakılmasını caiz görmezken İmam Muhammed Müslümanların ihtiyaçları bulunması halin­de bunu meşru sayar. Esirin esirle mü­badelesi de Ebu Hanife’den gelen kuv­vetli rivayete göre caiz değildir; ondan gelen diğer bir rivayete ve Ebu Yusuf ile Muhammed’e göre ise caizdir. Ancak Ebu Yusuf esirlerin ganimet olarak paylaşıl­masından sonra mübadele yapılamaya­cağını söylerken İmam Muhammed bu durumda da mübadelenin caiz olduğu­nu kabul eder. Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre ise devlet başkanı esirleri öldürme, köle statüsüne geçir­me, bedelsiz veya fidye karşılığında ser­best bırakma ve Müslüman esirlerle mübadele etme konusunda muhayyerdir. Bu hükümlerden öldürme yalnız muha­rip erkeklerle ilgili olup kadın ve çocuk­lara, ayrıca savaş sırasında öldürülme­si caiz görülmeyen diğer sivil insanlara uygulanmaz.

İslâm hukukçuları, devlet başkanının terci­hini kullanırken içinde bulunulan şartla­rı ve esirlerin özel durumlarını göz önüne alarak ülke için en uygun hükmü ver­mekle mükellef olduğunu belirtirler. Me­selâ İslâm toplumu için zararlı olacağı düşünülenlerin öldürülmesi, zararı do­kunmayacağı bilinenlerle zayıf ve güçsüzlerin, malî imkânı bulunmayanların karşılıksız bırakılması, hizmetinden fay­dalanılacağı umulanların kökleştirilme­si, ekonomik imkân sağlayacakların da fidye karşılığında salıverilmesi uygun bir çözüm olarak önerilir. Bu seçenek­lerle ilgili ayrıntılar şöyle özetlenebilir:

1. Öldürme: Dört mezhebe göre devlet başkanı gerekli gördüğü takdirde muharip (savaşçı) erkek esirlerin öldürülmesi yönün­de karar verebilir. Buna karşılık sahabeden İbn Ömer (r.a.), tabiinden Atâ b. Ebu Rebah (r.a.), Hasan-ı Basrî, Saîd b. Cübeyr, Mücahid ve Muhammed b. Şîrîn gibi müctehid âlimlere ve Şiî Ca’feriyye mezhe­bine göre esirin öldürülmesi caiz değil­dir. Hatta Hasan b. Muhammed et-Temimi bu konuda ashabın ‘icmaı’ bulunduğunu kaydeder. Nitekim İbn Ömer (r.a.)’e öldürülmek üzere esir getirildiğinde bunu reddet­miş ve esirlerin karşılıksız veya fidye ile salıverilmesini ifade eden âyeti okumuştur. Bu grup içinde yer alan âlim­lerin delilleri söz konusu ayetle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in genellikle esirleri bedelsiz ve­ya fidye karşılığında serbest bırakması şeklindeki uygulamalarıdır. Esirlerin ge­rektiği takdirde öldürülebileceğini ileri süren İslâm hukukçularının bir kısmına göre ise yukarıda zikredilen âyet, savaş halinde kâfirlerin boyunlarının vurulma­sını, caydırıcı ve yıldırıcı uygulamaların yapılmasını ve haram ayların çıkmasın­dan sonra müşriklerin bulunabildiği her yerde öldürülmesini emreden diğer bazı ayetlerle nesh edilmiştir.

[42] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel.

[43] Ebu Davud, Akzıye, 29.

[44] İnsan sûresi, 76/8.

[45] Bakara sûresi, 2/85; Enfâl sûresi, 8/67, 70.

[46] Ahzâb sûresi, 33/26.

[47] Muhammed sûresi, 47/4.

[48] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel.

[49] TDV İslâm Ansiklopedisi.

[50] TDV İslâm Ansiklopedisi

[51] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel.

[52] İnsân sûresi, 76/8.

[53] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel.

[54] Tirmizî, Büyû, 52, Siyer, 17.

[55] Ebu Davud, Cihad, 110.

[56] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel.

[57] Enfal sûresi, 8/ 67-69.

[58] Muhammed sûresi, 47/4.