Salâbet
‘Salâbet’, metanet, sulbiyyet, sağlamlık, dayanıklılık, peklik gibi anlamlara gelir. Kutsal varlıkları korumak için insanın sahip olduğu kalp gücü demektir. Ayrıca bunları korumada gösterilen cesaret, metanet ve sebat sıfatlarını ifade eder.
‘Salâbet’in karşıtı, laubalilik, gevşeklik ve inanç bozukluğudur.
Salâbet, çok değerli ve güzel bir huydur. Kimi zaman ‘salâbet’ yerine ‘taassup’ da kullanılmaktadır. Aslında ‘taassub’, adet ve geleneklerde veya maddi ve manevi şeylerde fazla direnip taraftarlık yapmaktır. Bunu yapan kimseye de ‘mutaassıp’ denir. Bunun için taassup iki türlüdür: Birincisi dine uygun olan taassuptur. İnançlara ve din gerçeklerine gösterilen sebattır. Bu çok iyidir. Diğeri ise, batıl ve yararsız adetler, modalar, fikirler, yapılıp yapılmamasında dinen sakınca bulunamayan konular üzerinde gösterilen taassuptur ki, bu çok kötüdür. Ne yazık ki, birçok kimse, ikinci türden asılsız şeylere dört elle sarıldıkları halde, dinin gerçek kurallarına bağlı kimselere kusur bulmak adına taassup suçlaması yapmaktadırlar. Her şeyi gerçek kaynağından öğrenmeli, hakkı hak ve batılı da batıl görmeye çalışmalıdır. [1]
Namaz kılıyorsunuz. Namazınızı eğilip kalkmaktan kurtaracak özü buldunuz mu? Oruç tutuyorsunuz. Orucunuz, sırf aç kalmaktan mı ibaret, yoksa gerçek bir ibadet, Allah rızası için bir ibadet haline geldi mi? Sadaka veriyorsunuz. Sağ elinizin verdiğini sol eliniz duymayacak derecede bir mahviyeti gözettiniz mi? Yoksa elinizin açıklığını reklâm edebilmek için bir fakiri de istismar mı ettiniz?
İşte böyle küçükten büyüğe her davranışta, İslâmi olanla olmayanı ayıran ince bir nokta vardır. Allah Teala, bu ince noktanın, içimizde bir ayrı şuur hali gibi diri olmasını istercesine bizi uyarıyor:
“Şüphesiz ki sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!” [2]
Bakın bu imtihanda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tavrı nasıl?
Kureyş müşrikleri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e şu teklifi getiriyorlar:
- İstersen sana dünya kadar mal verelim. Arap âleminde senden zengini bulunmasın. İstersen seni başkan yapalım. Mekke'nin hâkimi ol. Sana dünyanın en güzel kızını verelim, onunla evlen. Kimi İstersen... Sadece söylediklerinden vazgeçmen karşılığında... Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.v.)’in verdiği cevap bize edebî bir örnektir:
“Güneşi sağ avucuma, ayı da sol avucuma koysanız,
yine de davamdan vazgeçmem!”
İşte İslâm'ın kutlu peygamberinin tavrı ve işte şöhret tuzağında, mevki makam tuzağında, para tuzağında, şehvet tuzağında tökezleyen yuvasından vazgeçen bir nice müslümanın tavrı... O peygambere bu ümmet... Şüphesiz bu çok önemli bir soru. Hiçbir Müslüman bu sorunun üzerinde durmadan geçemez. Kutlu peygambere yakışan bir ümmet olma duygusunu bir ufuk çizgisi gibi içimizde taşımak ve O'nun ruhi salâbetinden, ruhumuza bir ışık hüzmesi dilemek durumundayız.
O’nun ruhî salâbetinden, ruhlarına ışık hüzmesi düşenler, O'na dost olmak gibi erişilmez bir payeye ulaşmışlar. Bütün varlığını Allah Rasûlü’nün önüne koyan Hz. Ebubekir (r.a.) “Peki evine ne bıraktın?” sorusuna içinde hiçbir eziklik hissetmeden “Allah ve Rasûlü’nün sevgisini” şeklinde cevap verebiliyor. Hz. Ömer (r.a.), kendini adayışta, ruhunu bu adanışa hazır hale getirmede, işte bu Ebu Bekir'le yarışıyor ve “Onunla yarıştığım her defasında Ebu Bekir'in beni geçtiğini gördüm” diye yiğide hakkını teslim edebiliyor. Sahabe çizgisinin ardından nice kutlu insanlar ruhlarını, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in izinde pişire pişire, sahabe neslinin faziletlerini hayatına, ruhuna nakşede nakşede, mübarek bir daveti bize kadar ulaştırmışlar.
[1] Ö. N. Bilmen, Büyük İslâm İlmihali.
[2] Bakara Sûresi, 2/155.