Nübüvvetin Bereketi
Hz. Muhammed (s.a.v.), elinde sekiz dirhem olduğu halde, bir gömlek almak üzere çarşıya çıkmış, yolda ağlamakta olan bir cariyeye rastlamıştı. Cariyeye ağlamasının sebebini sorunca cariye şöyle cevap vermişti: ‘Ailem beni çarşıdan bazı şeyler almak üzere iki dirhem para ile yolladı. Ancak parayı kaybettim; çok aradım, bulamadım. Şimdi eve eli boş dönsem, halim nice olur? Korkudan ağlıyorum.’ Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.), “Ağlamaya gerek yok. Al ben sana iki dirhem armağan ediyorum.” diyerek elindeki sekiz dirhemin ikisini cariyeye verince geriye kalan altı dirhemin dört dirhemiyle çarşıdan bir gömlek satın aldı. Evine dönerken yolda yarı çıplak, yaşlı bir adam gördü. Adamın durumuna acıyarak gömleği ona giydirdi. Çarşıya geri dönerek, kendisi için, geriye kalan iki dirhem parasıyla bir gömlek daha aldı. Evine dönerken daha önce rastladığı cariyeyi yine huzursuz bir halde gördü ve sordu: “Niçin evine gitmiyorsun? Böyle üzüntülü ne bekliyorsun.?”
‘Bu defa geciktiğim için dövülmekten korkuyorum.’ Dedi. Rasûlullah (s.a.v.), “O halde ben seni evine götüreyim.” Buyurdu. Beraberce yürümeye başladılar. Cariyenin sahibi Hz. Muhammed (s.a.v.)’in, gecikmesi sebebiyle cariyenin bağışlamasını dileyince, adam cevap verdi: ‘Ey Allah’ın Elçisi! Sizin evimizi ziyaretimize sebep olan bu cariyeyi Allah (c.c.) için hür kılıyorum.’ Bu durumdan çok memnun olan sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) evine dönünce evdekilere anlatmış: “Yanımdaki sekiz dirhem ne bereketliymiş! Bir cariyenin korkusunu önledik; sonra onun hür kalmasını sağladık. Yarı çıplak bir adamı giydirdik; yine de para bitmedi.” buyurmuşlardır.
Ziyafetlerden sonra davetlilerce yapılan kısa ve öz Türkçe bir dua vardır. Yemek bittikten sonra ev sahibine, ‘Allah (c.c.), evinize Halil İbrahim bereketi versin’ denilir. Halil İbrahim bereketi meşhurdur. Halil İbrahim sofrası da meşhurdur. Allah dostu İbrahim (a.s.) aynı zamanda yetimin, yoksulun, dulun ve kimsesizin de dostudur. Onun sofrası her zaman açıktır. O sofra, bir bereketsofrasıdır. Fakirin yemesiyle eksilmez, daha da bereketlenir. Hz. İbrahim (a.s.)’in sofrasında bir misafir bulundurmadan hiç bir yemeğe oturmadığı rivayet edilir.
Hz. İbrahim ki, Allah’a “selim bir kalple” [1] gelmeyi başarmış büyük bir şahsiyet ve büyük bir peygamber; yakarışları yüreğinin en derin noktalarından gelen bir tevhid abidesi, Kur’an anlatımı ile Allah (c.c.) aşkından “ağlayıp inleyen” [2] bir gönül insanıdır. Hz. İbrahim (a.s.)’in büyüklüğünü anlatmaya bizim kelimelerimiz yetmez ve esasen anlatmak istediğimiz şey de bu değildir. Biz Hz. İbrahim (a.s.)’e verilen berekete dikkat çekmek istiyoruz ve diyoruz ki, bu bereketsadece Hz. İbrahim (a.s.)’e verilmemiş, bütün peygamberlere (a.s.) verilmiştir. Nübüvvetle bereketarasında çok sıkı bir ilişki vardır. Esas itibariyle nübüvvet, ilâhî bir rahmet ve berekettir. Cenâb-ı Hak insanlara olan şefkatinden ve merhametinden dolayı peygamberler (a.s.) göndermiş ve bununla büyük bir lütufta bulunmuştur. Kur’an-ı kerim’de şöyle buyruluyor: “And olsun ki, içlerinden kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, nefislerini arındıran, kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar açık bir sapıklık içinde idiler.” [3]
Her peygamber insanlığa ilâhî bir lütuf ve rahmettir. Gelen her peygamber de bereketiyle gelir. Ama bu bereket değişik konularda olabilir. Hz. İbrahim (a.s.) gibi açar sofrasını herkese. Peygamberler (a.s.) cömert insanlardır. Elleri açık insanlardır. Sofraları ve gönülleri herkese açıktır onların. Gönüllerinde kin, haset ve dünyaya tamah yoktur. Onlar, Kur’an ifadesiyle, “Biz sizden bir karşılık (ücret) istemiyoruz, bizim ücretimiz Allah’a aittir.” [4] Demişlerdir.
Bereket nübüvvetin özünde vardır. Bereketi anlayamazsak nübüvveti hiç anlayamayız. Ashab-ı kiram bereketin ne demek olduğunu çok iyi biliyorlardı. Çünkü Cenâb-ı Peygamberin her şeyinde ve her fiilinde bir bereket olduğunu gözleriyle görüyor, yaşıyor ve hissediyorlardı. Ashab-ı kiramın fakihlerinden Abdullah b. Mesud (r.a.) bereketi anlayamayanları bakınız nasıl uyarıyor: ‘Biz Rasûlullah (s.a.v.)’in mucizelerini bereket sayardık. Siz ise onları bir korkutma vesilesi olarak görüyorsunuz. Biz Rasûlullah (s.a.v.)’le bir seferde bulunuyorduk. Suyumuz azaldı. Efendimiz (s.a.v.), “Bana bir parça artık su arayın!” buyurdular. İçerisinde azıcık su bulunan bir kap getirdiler. Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) elini içine soktu. “Haydi, temiz mübarek suya gelin. Bereket Allah’tandır.” buyurdu. Yemin ederim ki suyun parmaklarının arasında kaynadığını gördüm. Vallahi biz yenmekte olan yemeğin tesbihini işitirdik.’ [5]
Hz Peygamber (s.a.v.)’in duası ile az bir yiyecek ya da içeceğin bereketlenmesi ve çok sayıda kişiye yetmesi asr-ı saadette çokça görülmüş bir hadisedir. Bu konudaki rivayetler tek bir sahabiden de gelmemiştir. Pek çok sahabinin rivayeti vardır ve bu rivayetler muteber hadis kitaplarında doğruluğu tasdik edilmişlerdir. Rivayetlerin çokluğu ve çeşitliliği manevî tevatür oluşturacak derecededir. Hal böyle iken bereketi anlayamayanlar geçmişte görüldüğü gibi günümüzde de görülebilmektedir.
Peygamberlik ilâhî bir müessese ve bu müessesenin anlaşılması sadece akıl ve beş duyu ile değil, gönülle de olması gerekiyor. Bazı şeyleri hissetmek gerekir. Rahmeti ve bereketi hayatında hissedemeyene peygamber bereketini anlatamazsınız. Bir sahur sofrasındaki bereketi, o sıcak havayı, o anlatılmaz mutluluğu duymayan, “Sahur yemeği yiyiniz, çünkü onda bereket vardır.” [6]
Hadis-i şerifinin tecellîlerini gözleriyle görmeyen ve hissetmeyen, peygamber bereketini de kavrayamaz. Bir iftar sofrasındaki o neredeyse kalbimizi durduracak olan heyecanı hissetmeyen, Mikail (a.s.)’in o sıcak soluğunu hissetmeyen, bereket-i peygamberîden ne anlasın.!
Bereketi sadece maddî bir artış olarak da görmemek gerekir. Bereket dünya ve ahiret saadeti ve huzurudur. Ötelerin ötesine açılan bir kapıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in her şeyinde bir bereket vardı. Yemesinde, içmesinde, oturmasında, konuşmasında bereket vardı. Eğitim ve öğretiminde bereket vardı. Cenâb-ı Peygamber’in varlığı yetiyordu sahabeye. O'nu görebilmek, göz çeperlerimizden geçen kılcal damarlardaki kanın hızla ve aniden artması ve daha coşkulu akması demekti. O’na dokunabilmek ellerimizin bizi, nasıl olduğunu bilmediğimiz ama garip bir tanışıklık içinde olduğumuz ve bu tanışıklığın nereden kaynaklandığını bir türlü anlayamadığımız manevî dünyalara götürmesi demekti. O’nu görebilmenin ve O’na dokunabilmenin ne demek olduğunu O’nunla beraber olma şerefine ermiş ashabının aşkından, muhabbetinden, gayretinden, cihadından, zikrinden, fikrinden, şükründen anlamak mümkündür. Kâinatın Efendisi ne bereketli insanmış. Bize insanlığı ve Allah (c.c.)’a kul olmayı, rahmeti, merhameti, adaleti öğretmiştir. Topluma yön veren siyaseti, komutanlığı ve liderliği ile çağ açıp çağ kapayarak, ferdi ve toplumu diriltecek esasları, düsturları öğretmiş. Bereketi de öğretmiş Allah (c.c.)’ın Rasûlü, hem mübarek sözleriyle hem de fiilleriyle öğretmiştir. Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:
‘Biz Rasûlullah (s.a.v.) ile beraber iken üzerimize yağmur yağmaya başladı. Efendimiz (s.a.v.) elbisesini açtı ve bedenine yağmur isabet etti. ‘Bunu niçin yaptınız?’ diye sorduk. “O Rabbinden yeni geliyor.” buyurdular.’ [7]
Rabbinden insanlığı kurtaracak vahiyler getiren rahmet ve bereket peygamberi, Rabbinden gelen hiçbir rahmeti kaçırmıyor. Çünkü O, rahmeti ve bereketi biliyor. Ümmetine de öğretiyor. Rahmeti ve bereketi anlamayan ne rahmet peygamberini ne de bereketi anlar.
[1] Saffat sûresi, 37/84.
[2] Tevbe sûresi, 9/114.
[3] Âl-i İmran sûresi, 3/164.
[4] Şuarâ sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180.
[5] Buharî, Menâkıb, 25; Tirmizi, Menakıb, 14; Nesâî, Tahâret, 61.
[6] Buhârî, Savm, 20; Müslim, Sıyâm, 45; Tirmizî, Savm, 17; Nesâî, Savm, 18.
[7] Müslim, İstiskâ, 13; Ebû Davud, Edeb, 114.