بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Ticaret Ahlâkı / TİCARET AHLÂKI / Malın Dünyadaki Faydaları
TİCARET AHLÂKI

Malın Dünyadaki Faydaları

Mal, Allah Teâlâ’nın insana verdiği bir nimettir. Ahireti kazanmak, mal ile olduğu gibi, dünya ve ahiret, mal ile düzen bulur, rahat olur. Hac, zekât, fitre, sadaka, cihad sevapları, hep mal ile kazanılır. Bedenin sıhhat, kuvvet bulması, mal ile olur. Başkasına muhtaç olmaktan insanı koruyan maldır. Sadaka vermek, akrabayı dolaşmak, fakirlerin yardımına yetişmek mal ile olur. Mescidler, okullar, hastaneler, yollar, çeşmeler, imarethaneler, köprüler yaparak, asker yetiştirerek insanlara hizmet etmek de hep mal ile olur. Dinimiz; “İnsanların en iyisi, onlara faydası çok olanıdır” buyurmaktadır.

İnsanlara yardım etmek için çalışıp para kazanmak, nafile ibadet yapmaktan daha çok sevaptır. Cennetin yüksek derecelerine mal ile kavuşulur. Hadis-i şerifte; “Allah Teâlâ, bir kuluna mal ve ilim verir. Bu kul da haramlardan kaçınır. Akrabasını sevindirir. Malından, hakkı olanları bilip verir ise, Cennetin yüksek derecesine gider.” buyrulmuştur.

Abdullah ibn Mes’ud (r.a.)’un haber verdiği bir hadis-i şerifte de; “İki şeyden birine kavuşan insana gıpta etmek, buna imrenmek yerinde olur. Allah Teâlâ bir kimseye İslâm ilimlerini ihsan eder. Bu da, her hareketini, bilgisine uygun yapar. İkincisi, Allah Teâlâ, birine çok mal verir. Bu kimse de malını, Allah Teâlâ’nın razı olduğu, beğendiği yerlere harcar.” buyrulmuştur.

İslâm âlimlerinin büyüklerinden olan Süfyan-ı Sevri; ‘Bu zamanda mal, insanın silahıdır.’ buyurmuştur. Yani, insan canını, sıhhatini, dinini ve şerefini mal ile korur.

Malı ve dünyalığı kötüleyen haberler de çoktur. Fakat bu haberler, malı, dünyalığı değil, bunların sevgisini, zararlı kullanılmasını kötülemektedir. İnsanın azmasına, Allah Teâlâ’yı unutturmasına, ibadete mani olmasına sebep olan mal, zararlıdır. Ölümü ve ölümden sonrasını unutturan mal da zararlıdır. Mal, birbirine zıt iki şeye yani hayra ve şerre sebeptir. Hayra, iyiliğe sebep olan mal övülmekte, şerre, kötülüğe sebep mal da kötülenmektedir.

İsraf ise, malı helâk etmek, faydasız hâle getirmek, dine ve dünyanın mubah olan işlerine faydalı olmayacak şekilde sarf etmektir. Malı denize, kuyuya, ateşe ve elden çıkmasına sebep olan yerlere atmak, onu helâk etmektir. Kullanılmayacak hâle sokmak, kırmak, kesmek, ağaçtan meyveyi toplamayıp çürütmek, tarlayı hasat etmeyip, ekinin helâk olması, hayvanları soğuktan, düşmandan korunacak yere koymamak ve soğuktan, sıcaktan ve açlıktan ölmelerini önleyecek kadar yedirmemek ve örtmemek de, helâk etmektir ki, bunların hepsi israftır.

Ayrıca, meyve ve ekin toplandıktan sonra, bunları iyi saklamayıp kendiliklerinden bozulmaları veya nem alarak çürümeleri veya kurt, güve gibi canlıların yemeleri de hep israftır. Ekmek, et, et suyu, peynir gibi gıdaların ve hurma, karpuz, soğan gibi meyvelerin ve kuru incir, kuru üzüm, zerdali gibi kuru meyvelerin ve buğday, arpa gibi hububatın ve elbise, kumaş, kitap gibi eşyanın, böylece israf edildikleri çok görülmektedir.

Yemek artıklarını dökmek, çatalı, kaşığı, tabağı, tası ekmekle veya parmakla sıyırıp yemeden önce, kapları ve parmakları yıkamak ve silmek de israftır. Fasulye, pirinç, nohut gibi şeyleri yıkarken dökmek ve dökülenleri toplamamak israftır. Sofra bezi ve masa üstüne düşen ekmek ve yemek kırıntılarını toplamayıp atmak da israftır. Bu kırıntıları toplayıp kedi, köpek, koyun, sığır, karınca, kuş, tavuk gibi hayvanlara yedirmek israf olmaz. Doyduktan sonra fazla yemek de israftır. Yalnız, misafir utanmasın diye, ev sahibinin fazla yemesi ve orucu rahat tutmak için sahurda fazla yemek israf değildir.

Ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde bildirildiği gibi mal, büyük bir nimettir. Malı israf, Allah Teâlâ’nın nimetini hakir görmek, nimete kıymet vermemek, nimeti elden kaçırmak, kısaca küfran-ı nimet etmek, yani şükretmemek olur. Bu ise, nimeti verenin, azarlamasına ve azap etmesine sebep olacak büyük bir suçtur. Nimetin kıymeti bilinmeyince, hakkı gözetilmeyince elden gider. Şükredilince ve hakkı gözetilince elde kalır ve artar.

Kendisini meşgul eden şeylerden uzaklaşarak nefsiyle baş başa kalabilmiş temiz akıl sahibi her insanın rahatlıkla fark edebileceği gibi, insan da diğer yaratılmışlar gibi fanidir ve vakti saati geldiğinde her nefis gibi ölümü tadacaktır. Vade dolduğunda, dünya hayatında yapıp ettikleriyle birlikte yeniden diriltilip hesaba çekileceği güne kadar, düne kadar üzerinde gezindiği, çiğneyip geçtiği, ekip dikerek ondan bitenlerle beslendiği toprağın bağrına girmekte ve bedeni çürüyüp ona karışmaktadır. ‘Gelimli gidimli dünya, sonucu ölümlü dünya’ sözü bu durumu ifade etmektedir.

Dünya hayatına niçin geldiğine, neden yaratıldığına bakmayan biri için ‘hayat ancak bu dünyadaki hayattır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder’ anlayışı hâkimdir. Bu ve benzeri zihniyetteki insanlar ‘meçhulden gelip meçhule gittiklerini’ zannederler ve kendilerine bu dünya hayatında oynayacakları nice şeyler bulurlar. Ve güle oynaya da çarçabuk geçen dünya hayatını tamamlarlar.

Kendisinin ve kendi dışındaki dünyanın, oyun ve eğlence olsun diye yaratılmadığına ve kendisinin de başıboş bırakılmadığına inanan insan için ise dünya hayatı bir imtihandır, bir süreliğine konaklamadır. Konup göçülen bu mekânda “Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz” anlayışıyla yaşar ve ayrılır. Dünya hayatını ahirete tercih etmez, ahireti bırakıp dünya hayatına razı olmaz. Çünkü bilir ki, ahiret hayatı daha hayırlı ve daha devamlıdır Allah (c.c.)’tan korkanlar için.

Allah (c.c.)’a gereği gibi teslim olmuş bir insan için dünya hayatının süsü, zineti Allah (c.c.)’ı anmaya, hatırlamaya engel olmaz. O kimsenin ne ticareti, ne siyaseti Allah (c.c.)’ı unutmasına, dışlamasına yol açmaz. Dünya nimetleri arasında Allah (c.c.)’ın rızasını, ahiret yurdunu arar. “Dünya ahiretin tarlasıdır” ve “Ne ekersen onu biçersin” cümleleri bu konuda söylenen güzel sözlerdir.

Ahireti verip dünya hayatını satın alanlar ise dünya hayatının sadece dış yüzünü bilirler. “Dünya hayatının bir oyun, eğlence, bir süs, insanlar arasında bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibaret” olduğunu sanırlar. Dünya malına aldanırlar, dünya hayatı böylelerini aldatır. Dünya hayatının aldatıcı bir geçinme olduğunu fark etmezler ya da fark etmek istemezler.

Anadan üryan, kan revan içinde yapayalnız geldiğimiz, gözümüzü açtığımız bu dünyadan, Yaratan’ın takdir ettiği süre dolduktan sonra yine iki-üç metrelik kefen bezi hariç yine çırılçıplak ve yapayalnız toprağın üstünden altına girdiğimiz gerçeği her gün, her an tekrarlanmakta değil midir? Uzun yaşamak, iyi yaşamak, rahat yaşamak ölüm gerçeğini yanılıp unutmamıza neden olsa dahi ölümün bizi unutmasına, gelip kapımızı çalmasına engel olmuyor.

Her şeyimizi borçlu olduğumuz Mevlâ’mız Allah (c.c.), Peygamberimizin (s.a.v.) eşleri dahil kadın olsun, erkek olsun müminlerin dünya dirliği ve süsünden ziyade ahiret yurdunu gözetmeleri, dünyadan da nasiplerini unutmamalarını öğütlüyor. Helal, temiz rızıklardan yararlanmamız ve ihtiyaç sahiplerini de yararlandırmamız bize tavsiye ediliyor.

Yine Allah (c.c.) kendisini anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevirmemizi, onların yarın hesap günü dünyaya geri dönmeyi ve “Yalnız Allah (c.c.)’a tapıp O’ndan başkasına kulluk etmemeyi” isteyeceklerini haber veriyor.

Dünya hayatının güzelliklerine göz dikip müminlerden yüz çevirmek, sonu hüsranla bitecek olan bir haldir. Asıl olan dünyanın neresinde ve hangi şartlar altında olursak olalım Allah (c.c.)’ı razı eder bir halde olmaktır. Ölüp tekrar diriltildiğimizde “dünyada ne kadar kaldınız?” diye sorulduğunda “bir gün ya da daha az kaldık” diyeceksek, üç günlük dünya hayatında (dün-bugün-yarın) üç kuruşluk dünya malına haddinden fazla değer vermenin gereği yoktur. Bunun için “Dünya malını elimde bulundur, kalbimde değil” diye dua etmelidir.

Dünya hayatı gökten indirilen suya benzer ki, bu yağmur sayesinde insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri yeşerir, gürleşir, birbirine karışır; daha sonra da kurur, sapsarı olur, rüzgârın savurduğu çerçöp haline geliverir. Akleden topluluklar için bu ayet, Allah (c.c.)’ın her şeye gücü yeten olduğuna ve dünya hayatının geçiciliğine güzel bir örnektir.

Aklını çalıştırmayanlar, heva ve heveslerine tabi olanlar ve Allah (c.c.)’ı, ahireti inkâr edenler için dünya hayatı baştan çıkarıcı ve aklı baştan alıcıdır. Yahudiler (ve onların izinden gidenler için) şu değersiz dünya malını alıp, Allah (c.c.)’ın ayetlerini az bir paha karşılığında satmak, “nasıl olsa bağışlanacağız, biz Allah’ın sevgili kullarıyız” deyip Allah (c.c.)’ı anmaktan yüz çevirenleri bin yıl yaşatılmak dahi azaptan alıkoymayacaktır. İnsanın Karun kadar malı olsa, yine sonu bu dünyadan ayrılık olan bir ölümdür.

Dünya hayatına gereğinden fazla değer verme (dünyevileşme-sekülarizm) ile hiç değer vermeme (ruhbanlık-mistisizm) yani ifrat ve tefrit değil orta yolu tutmak; dünya ile ahiret hayatını bir ve bütün olarak değerlendirmek; her hususta olduğu gibi bu hususta da ölçülü, dengeli ve ahenkli olmaktır mümine yakışan hal. Bu ayetler bize bu durumu şöyle haber veriyor: “Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabindan koru! derler. İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok süratlidir.” [1]

İmanın ve hayırlı bir kul olmanın kıymetini bilemeyen kişiler dünyevi mal ve mülke hırs yaparlar. Zenginliğe şan ve şöhrete özenirler. Zengin olan kişilere Allah (c.c.)’ın çok büyük lütufta bulunduğunu düşünerek sürekli olarak zenginlik ister dururlar. Oysaki insanı insan yapan sahip olduğu iman ve erdemli davranışlardır. Yoksa zengin ya da fakir olduğu değil. Bu konuda Kur’an kıssalarında geçen ve Hz. Musa (a.s.)’nın kavminden olan Karun oldukça güzel bir örnek teşkil etmektedir. Karun’a çok fazla dünya malı ve zenginliği verilmiştir. Oysaki o şımarıklık, doymazlık ve azgınlık sergilemektedir. Karun’un sahip olduğu mala mülke imrenen ve Allah (c.c.)’ın ona çok büyük bir lütufta bulduğunu düşünen kişilerin Karun’un yaptığı azgınlıklardan dolayı kendisinin ve sarayının yerle bir edilmesi üzerine gerçekleri anlamaları oldukça çarpıcıdır. İlgili ayetler şu şekilde gösterilebilir:

“Şu da bir gerçek ki Karun, Musa’nın kavmindendi. Onlara karşı şımarıklık/azgınlık yaptı. Ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını taşımak, kuvvetli bir grubu bile zorluyordu. Kavmi ona şöyle demişti: “Şımarma, çünkü Allah, şımaranları sevmez.”

“Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana güzel davrandığı gibi sen de güzel davran/Allah’ın sana lütufta bulunduğu gibi sen de lütufta bulun. Yeryüzünde fesat isteyip durma, çünkü Allah fesat peşinde koşanları sevmez.”

“O dedi: ‘Bu servet bana, bendeki bir ilim sayesinde verildi.’ Peki, o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan kuvvetçe daha zorlu, sayıca daha çok olanları bile helâk etmiştir. Günahlarının ne olduğu, günahkârlardan sorulmaz.”

“Karun, süsü-püsü içinde toplumunun karşısına çıktı. Şu iğreti dünya hayatını amaçlayanlar dediler ki: ‘Ah, Karun’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi. Gerçekten o, çok nasipli bir adam!”

“Kendilerine ilim verilmiş olanlar şöyle demişti: ‘Yazıklar olsun size! İman edip hayra ve barışa yönelik iş yapan kişi için Allah’ın vereceği karşılık daha üstündür. Ama buna, sadece sabredenler ulaştırılır.”

“Nihayet, Karun’u da sarayını da yere geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edecek yandaşları da yoktu. Kendi kendisine yardım edebileceklerden de değildi.”

Akşam onun mevkiine/konumuna imrenenler sabah şöyle diyorlardı: ‘Vay be! Allah, kullarından dilediğine rızkı açıp yayıyor, dilediğine de ölçüyle veriyor/kısıyor. Allah bize lütufta bulunmasaydı, vallahi bizi de batırmıştı.’ Demek ki, inkârcılar asla iflah etmiyorlar.”

“İşte âhiret yurdu! Biz onu, yeryüzünde üstünlük taslamayanlarla bozgunculuk peşinde koşmayanlara veririz. Sonuç, takva sahiplerinindir.” [2]

Ayetlerde de görüldüğü gibi Karun kendisine Allah (c.c.) tarafından verilmiş olan dünya malının neden verilmiş olduğunu ölçüp tartmadan nankörlüğe ve büyüklenmeye gitmiş, sahip olduklarının nedenini kendisinde bulunan bir ilme bağlamıştır. Günümüzde de pek çok insanda aynı psikolojik durumu gözlemlemek mümkündür. Benim malım, benim mülküm diye başlayan cümlelerin sonundaki dünya malına gösterilen büyük muhabbet insanların ne kadar cimri ve doymaz olduklarını ifade etmektedir. Oysaki Allah (c.c.), dileyene bu dünya malını vereceğini ancak o kimsenin ahirette bir nasibi olmayacağını buyurarak, sahip olunan dünya mallarının gereğince kullanılmadığında ahirette sonu hüsranla biten bir akıbeti olduğunu göstermektedir. Allah kullarına rızkı alabildiğince açıp dilediğince kısar da. Bu Allah’ın (c.c.) bileceği bir durumdur. Kimi nasıl ve ne şekilde imtihan edeceğini sadece Allah (c.c.) bilir. Zenginliğinden dolayı şanslı görülen bir kişi para ile satın alınamayacak çok çeşitli nimet ve imkânlardan mahrum da bırakılabilir. Ya da bunun tam tersi bir durumda söz konusu olabilir. Nice fakir insanlar kendilerinden binlerce kere zengin pek çok insandan daha sağlıklı ve mutlu bir hayat sürebilmektedirler. Yani paranın çok olması da dünya saadeti için yeterli olmamaktadır. Önemli olan az olsun çok olsun kişinin sahip olduğu nimetin şükrünü yerine getirebilmesi ve ihtiyaç sahiplerini bu nimet ve imkânlardan istifade ettirebilmesidir. Allah (c.c.)’tan bol para ve zenginlik dilemek yerine hem bu dünya da hem de ahirette hakkında hayırlı olacak olanın dilenmesi gerekir. Tek başına dünyevî zenginlik kişiyi sadece bu dünya hayatındaki sınırlı ömrü içinde tatmin edip mutlu kılabilir. Oysaki iman zenginliği ve ihlâslı bir yaşam kişiyi hem bu dünyada hem de sonsuzluk yurdu olan ahirette tatmin edecek ve mutlu kılacaktır.

Allah Tealâ, dünya malının geçici olduğunu, fani olduğunu, tatlı bir yeşillik olduğunu, Habib-i Hüda (s.a.v.) Efendimiz vasıtasıyla bize bildirmiştir. Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Dünya tatlı bir yeşilliktir. Allah Tealâ sizin ne yapacağınızı görmek için, sizi yeryüzüne halife gönderdi. İsrailoğulları refaha kavuştukları zaman, elbise, koku, ziynet, ev eşyası ve kadınlar­la zevk ederek, ahireti unuttu. Ahireti kaybetti.” Yine Rasûl-i Kibriya (s.a.v.) Efendimiz bir başka hadis-i şerifte şöyle buyurdu: “Servet çokluğu sizi gaflete düşürmesin, malınızın çokluğu sizi kandırma­sın. İnsanoğlu malım, malım der durur. Hâlbuki senin malın ve servetin, yiyip içti­ğin, giyip yok ettiğindir.”

Evet; malım malım der, övünür dururuz. Hâlbuki senin malım değin, ye­diğindir, giydiğindir, eskitip yok ettiğindir. Giymek suretiyle eskitip yok ettiklerin ve Allah için verdiklerin Allah hesabına vardır. Geride bulunan her şey bir gün seni terk eder, sana yar olmaz.

Bir de şu hadis-i şerife bakalım: “En büyük emeli dünyalık olduğu halde iken sabaha çıkan kimse, Allah (c.c.) katında bir kıymet taşımaz. Aynı zamanda Allah Teâlâ onun kalbini dört şey ile meşgul eder: Birincisi, eksilmeyen, ardı arkası gelmeyen telaş. İkincisi, bitmek bilmeyen meşgale. Üçüncüsü, zenginliğe ulaşamadığı fakirlik. Dördüncüsü, sonu gelmeyen boş kuruntular.’

Allah Teâlâ, bu ve benzeri hadis-i şerifler ile kalbimizi dünya sevgisinden uzaklaştırmak ister. Dünya malı büyüklük değildir. Çocuklar büyüklük değildir. Mal-mülk de değildir. Dünya fani, çocuklar boş övünme sebebidir.

Şakik Belhî (k.s.), Abbasi halifesinin huzuruna çıktığı zaman, halife: ‘Zühd ve takva sahibi Şakik sen misin?’ diye sorunca: ‘Şakik benim, zühd ve takva sahibi olan ben değilim, o sensin sultanım,’ dedi. Halife bu cevaba şaşırdı ve dedi ki: ‘Ben dünya zenginliği içindeyim. Her türlü ferah ve refah içindeyim. Nasıl olur da zühd ve takva sahibi olabilirim?’ Şakik Belhî şu cevabı verdi: ‘Allah, Kur’an-ı Azimüşşan’da dünya için; ‘Kalîl, yani az bir şey…’ dedi. Sen az bir şeye kanaat ettin. Bize ise ‘Ahiret bakidir, nimetleri bitmez.’ dedi. Biz de ahireti seçtik. Sen az bir­ şeye kanaat ettiğin için zühd ehli sayılırsın.’ Şakik Belhî (k.s.) bu cevabıyla onun dünya saltanatını hafife aldı, maneviyatın izzetini korudu.

Yine Evliyaullahın (Allah Dostları) büyüklerinden Hatemü’l-Esam (k.s.) diyor ki: ‘Kur’an-ı Azimüşşan’da gördüm ki, Hucûrat sûresi 13. ayet-i celilede “Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok çekineninizdir.” [3] buyuruluyor. Ben bu ayet-i celileyi düşündüm. İnsanla­rın önem verdiği mal, evlat ve rütbenin boş olduğunu anladım. Allah Teâlâ’nın hükmüne boyun eğdim, takvayı seçtim.’

Mal, yılan gibidir. Ağzında zehir, etinde panzehir vardır. Bu bakımdan malın faydaları, panzehiri gibidir. Tehlikeleri ise zehirleridir. O halde malın tehlike ve faydalarını bilen bir kimse malın şerrinden sakınma ve hayrını elde etme imkânına sahiptir.

Malın faydaları dünyevi ve dini olmak üzere iki kısma ayrılır. Dünyevi faydalarını zikretmeye ihtiyaç yoktur. Onların bilinmesi halk arasında ortak bir keyfiyettir. Eğer bu böyle olmasaydı halk mal aramak (servet edinmek) için dünyayı dolaşmazdı!

Dinî faydalarına gelince, onların tümü üç kısımda toplanır:

Birincisi, malı kendi nefsine infak etmesidir. Ya ibadet hususunda veya ibadete yardım hususunda infak eder. İbadet hususunda infak etmeye gelince, bu husus, malın yardımıyla hacca ve cihada gitmek gibidir; zira kişi ancak mal vasıtasıyla hacca ve cihada gidebilir. Hac ve cihad Allah (c.c.)'a yaklaştırıcı ibadetlerin temellerindendir. Fakir bir kimse bu iki ibadetin faziletinden yoksundur. İbadeti takviye etmek hususunda sarf edilmesine gelince, onlar yemek, elbise, mesken, evlenme ve hayatın diğer zaruri ihtiyaçlarıdır. Çünkü bu ihtiyaçlar yerine getirilmediği zaman, kalp onları düşünür ve dini için çalışmaya vakti kalmaz. O halde kendisiyle ibadet edebildiği şey de ibadetin ta kendisidir. Bu bakımdan yetecek kadar dine yardım olsun diye dünyalık edinmek, dini faydalardandır. Dünyadan zevk almak ve yeterli olandan fazla edinmek bu kısma dâhil olmaz. Çünkü bu sadece dünya vasıflarındandır.

İkincisi, halka sarf ettiğidir. Bu da dört kısma ayrılır:

1- Sadaka olarak verdiği.

2- Mürüvveti gereği verdiği.

3- Namusunu korumak için verdiği.

4-Çalıştırma ücreti olarak verdiği.

Sadakanın sevabı her Müslüman tarafından bilinir. Sadaka Allah (c.c.)’ın gazabını söndürür. Mürüvvet'ten gayemiz; ziyafet, hediye ve bunlara benzer yerlerde malı zenginlere ve seçkin kişilere sarf etmektir. Böyle bir harcamaya sadaka denilmez; zira sadaka, muhtac insana verilen mal demektir. Ancak bu harcama dini faydalardandır; zira böyle bir harcama kul, arkadaş ve dost edinir, cömertlik sıfatını kazanır, cömertlerden olur. Cömertlik sıfatıyla, ancak iyilik yapan, mürüvvet yolunda yürüyen bir kimse sıfatlanır. Bu da sadaka gibi sevabı pek büyük olan bir harekettir; zira hediye ve ziyafetler hususunda -yiyenlerin fakir olması şart koşulmaksızın- birçok hadis-i şerifler rivayet olunmuştur.

Namusu korumak için verilme hususuna gelince, biz bundan şairlerin hicvini (eleştirmesini) önlemek, sefihlerin (aşağılık kimselerin) hakaretini önlemek ve şerlerini uzaklaştırmak için verilen malı kastediyoruz. Bu mal da faydası dünyada görülmekle beraber dini nasiplerdendir. İstihdam ve çalıştırmaya gelince, o şu demektir: İşin yapılması için insanın birçok sebepler hazırlaması gereken işlerdir. Eğer kendi onları yaparsa vakitleri zayi olup, saliklerin makamlarının en yücesi olan fikir ve zikir ile ahiret yolunun yolculuğu kendisine zor gelecektir. Malı olmayan bir kimse ise, kendi hizmetini kendisi yapmak zorunda kalır. Yemeğini satın almak, un ve bulgurunu öğütmek, evini süpürmek, hatta muhtaç olduğu kitabı bile yazmak gibi işleri yapmak zorunda kalır. Öyle ise, başkası tarafından yapılması mümkün olan ve senin meşgul olduğun takdirde yorulacağın işler seni hedefin olan ilim, amel, zikir ve fikirle uğraşmaktan alıkoyar. Oysa zikir ve fikrin senin yerine, başkası tarafından yapılması düşünülemez. Bu bakımdan burada yani zikir ve fikrin dışında vakti zayi etmek zarardır.

Üçüncüsü, belli bir insana harcamadığı maldır. Fakat o mal ile toplum geneli için bir hayır meydana gelir. Camiler, köprüler, tekkeler, darülacezeler inşa etmek, yollara gözcüler dikmek ve hayırlar için yapılan diğer vakıflar gibi... Bunlar ebedî hayırlardır. Ölümden sonra da fayda verirler. Sâlih kimselerin dualarını getiren hayırlardır.

Kays bin Asım (r.a.) zühd ve takvası son derece kuvvetli olduğu halde, çocuklarına şöyle derdi: ‘Yavrularım! Helalinden mal kazanmaya bakınız! Zira mal dostu sevindirir, düşmanı da üzer. Hem mal sayesinde insanlara muhtaç olup dilenmekten kurtulmuş olursunuz. Bilhassa namerde el açmaktan kaçının. Yavrularım! Dilenmekten şiddetle sakınınız. Biliniz ki dilenmek acizlerin kazancıdır!’

Güzel söz söyleyenlerden bazıları diyorlar ki: ‘Hiç kimse malın zehirinden kurtulamaz; meğerki beş vazifeye dikkat ede:

Birincisi, maldan maksadın ne olduğunu ve malın ne için yaratıldığını ve niçin mala kendisi muhtaç olmuştur ki onu kazanıyor bilmektir. Ve yine bilmelidir ki mal, ancak ihtiyaç miktarı korunur. Himmeti (gayesi) müstahak olduğunun üstünde olan bir kimse, onu veremez.

İkincisi, malın gelir kaynağını gözetmektir. Dolayısıyla katıksız haramdan veya sultan malı gibi, çoğu haram olandan sakınmaktır. Mekruh olan ve içinde rüşvet kokusu, mürüvvetsizlik, zillet ve benzeri bulunan dilencilik gibi, mürüvvet yıkan kaynaklardan kaçınmalıdır.

Üçüncüsü, kazandığı miktarı gözetmektir. Bunun için malı ne fazla ne de az edinir. Bunun belirlenmiş oranı ihtiyaçtır. İhtiyaç, elbise, mesken ve yemektir.

Dördüncüsü, çıkış (gider) cephesini gözetmektir. İnfakta normal hareket etmektir. Ne israf ne de sıkılık. Yani helalinden kazandığını, uygun yerine sarf etmelidir. Uygun olmayan yere sarf etmemelidir. Çünkü haksız yerden almak ile haksız yere sarf etmekteki günah eşittir.

Beşincisi, almakta, bırakmakta, sarf etmekte ve tutmakta, niyetini ıslah etmektir. Dolayısıyla aldığını ibadette, kendisine yardımcı olsun diye almalıdır. Onu hakir saydığından dolayı bırakmalıdır. Bunu yaptığı takdirde, malın varlığı ona zarar vermez. Bunun için Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmuştur: ‘Eğer bir kişi, yeryüzündeki servetin tamamını edinir ve bununla Allah (c.c.)’ın cemalini kastederse, o kişi zahiddir. Eğer bir kişi, bütün dünyayı terk eder ve bununla Allah (c.c.)’ın rızasını kastedemiyorsa, o kişi zahid değildir.’

Bir insanın insanlara faydası olan meslekî alanlarda ilerlemesini dinimiz emretmiştir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.), ilim öğrenmeyi, savaş sanatını öğrenmeyi, yabancı dil öğrenmeyi, tıp ilmini öğrenmeyi tavsiye etmiştir. İslâm’ın hayatî prensiplerinden birisi de ‘malı muhafaza’dır. Bu malın kazanılması, hukukî dairede korunması, onun meşrû usûller ile çalıştırılması gibi hususları içine alır. Cenâb-ı Allah insanı ruh ve bedenden yaratmıştır. Hayatımız da dünya ve ahiret olmak üzere ikidir. Peygamberimizin (s.a.v.) çalışma hayatına getirdiği prensipleri anlamak için, bu iki kutbu dikkate almak durumundayız. İslâm’dan önce bazı zahidlerin, İslâmiyet sonrasında bir kısım tasavvuf erbabının dünyaya devamlı kötü gözle baktıkları, fakirliği, zenginliğe tercih ettikleri halvet ve çilehanelere çekilerek, dünyayı kökten reddettiklerini biliyoruz. ‘Bir lokma, bir hırka’ tabirleriyle ifadesini bulan bu görüşlerin, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) çalışma sünneti ile ters düştüğünü görmekteyiz.

Ayet ve hadislerde de dünyanın kötülendiği, kınandığı ve Müslümanların kendisinden uzak kalmasının istendiği doğrudur. Ancak bu hangi dünyadır? Asıl mesele burada düğümlenir.

Dünyanın üç tane yüzü vardır. Birisi Allah (c.c.)’ın isimlerine bakar ve O’na aynadır. İkincisi, ahirete bakar ve onun tarlası hükmündedir. Üçüncüsü de sefahet ve dalâlette gidenlerin nefislerini tatmin eden dünyadır. Dünyanın bu yüzü çirkindir, aldatıcıdır. Çünkü insanları Allah (c.c.)’tan uzaklaştırır. Diğer iki yüzü ise, müminler için hayırdır, ahirete hazırlık için gerekli olan bir âlettir. Ondan vazgeçmek değil, onu iman ve istikamette kullanmakla vazifeliyiz. İslâm’ın yapılmış hale getirilmesini emrettiği taraf burasıdır. Çalışma hayatımız da buna yöneliktir.

Aslında, kınanan ve güzel görülen, dünyanın kendisi değil, ona yönelen insan arzusunun derecesi ve şeklidir. İnsan dünyayı hırsla ve tamahla istiyorsa, onu eline geçirmek için, haksızlıkların her türlüsünü göze almaktan kaçınmıyorsa, İslâm’da şiddetle yerilen dünya budur. Dinî görevlerini yapmaya engel olmayan ve haksızlık yapmaya yol açmayan mal, servet, ne kadar çok olursa olsun, İslâm asla ona karşı olmaz. Hz. Peygamberin (s.a.v.) en yakın dostları arasında Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Zübeyr (r.a.) gibi çok zengin kimseler vardı. Örneğin, ticaretle uğraşan kişi, hileli iş yapmıyor, eksik ölçüp tartmıyor, yalan söylemiyor ve malının ayıbını gizlemiyor, ibadetlerini de aksatmadan yerine getiriyorsa böyle bir usulle dünya malına çalışmak nafile ibadettir.

Can bedende olduğu sürece mala ve maddeye muhtaçtır. İnsan, hayatını mal ve madde olmadan devam ettiremez. Beslenme, giyinme ve barınma (mesken) gibi temel ihtiyaçlar tabiî olarak bulunmadıklarından, bunlar çalışarak üretilecektir. Bu sebepledir ki, Kur’an-ı kerim, insan hayatının devamını sağlayan bu ihtiyaçların temin edilmesine teşvikte bulunmuştur: “Allah geçiminizi temin edesiniz diye gündüzü, dinlenesiniz diye de geceyi yaratmıştır.” [4]

“Şükredesiniz diye her şeyi emrinize amade kıldık.” [5]

“Allah’ın kulları için yaratmış olduğu zinet ve nefis rızıkları kim haram kılabilir?” [6]

“Dünyadan nasibini almayı unutma!” [7] ayetleri dünyanın Allah (c.c.)’a ve ahirete bakan yüzüne teşvik etmektedir. Allah (c.c.)’ın insan için yarattığı çalışmanın konusu olan şeyler ayetlerde, rızık, nimet, hayır, fazl olarak geçmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in, “Veren el, alan elden üstündür” [8] ve “Allah bir kuluna ihsanda bulundu mu, bunun eserini onun üzerinde görmek ister.” [9]

Hadis-i şerifleri de bu tür bir dünya için çalışmayı tavsiye etmektedir. Kur’an’da Rabbimiz, peygamberlerin dili ile bu dünyanın güzelliklerini istemeyi de bize dua olarak öğretmiştir. Her namazda, “Ey Rabbimiz, bize, dünya ve ahiret saadetini lutfet ve bizi Cehennem ateşinden muhafaza eyle!” [10] demekteyiz.

Bu hususta birçok ayet ve hadisler görmek mümkün. Müslümanların, İslâm’a tam sarıldıkları devirlerde, maddeten de yükseldikleri, İslâmiyet’ten uzaklaşma ölçüsünde de, fakirlik, sefalet ve acze düştükleri tarihte bilinen bir gerçektir. Hal böyle iken, günümüz şartları pek içimizi açmıyor. Çünkü bizim, asıl düşmanımız, cehalettir. Dinimizin güzel prensiplerini bilmemek, büyük ölçüde dünyamızı da etkisi altına almıştır. Çünkü din dünyadan ayrı bir gerçek değildir. Milletin asıl hastalığı, dini hayatımıza etkin kılmadaki zaaftır. Dinin içimizde hayat bulup dirilmesi, başta kendimizi, sonra milletimizi ve bütün Müslümanları canlandıracaktır. Çalışmalarımız da, hayatımız da tamamen düzene girecektir.

Dünya iş yeridir. Ahiret ücret alma yeridir. Ahirette faydası olamayan şey dünyalıktır. Dünyada Cehenneme götürücü tuzaklar vardır. Bu tuzaklara yakalanmamalıdır. Dünya hayatı, iş yapacak zamandır. Keyif yapacak, eğlenecek zaman ileride gelmektedir. Orada, dünyada yapılan işlerin karşılığı ele geçecektir. İş zamanını eğlence ile geçirmek, çiftçinin tohum ekmemesi ve ürün almaması gibidir.

Dünya, insanın gölgesine benzer. Kovalarsan kaçar. Kaçarsan, seni kovalar. Dünya, aşıklarına eziyet yeridir. Lezzetlerine aldanmayanlara, nimet yeridir. İbadet edenlere kazanç yeridir. İbret alanlara hikmet yeridir. Onu tanıyanlara selamet yeridir. Ana rahmine nispetle, Cennet gibidir. Ahirete nispetle çöplük gibidir. Dünyada olanlar İslâmiyet’e uygun kullanılırsa, ahirete faydalı olurlar. Hem dünya lezzetine, hem de ahiret nimetlerine kavuşulur.

1760 senesinde Diyarbakır'da vefat eden Ahmed Mürşidî Efendi, bir talebesinin nasihat istemesi üzerine ona şöyle buyurur: ‘Asla dünya malına meyletme. Kimseye el açmayacak kadar malın olsun yeter. Bilmez misin her işin hayırlısı ortasıdır. Dünya ahiretin tarlasıdır. Sen bu âleme para ve mal toplamak için gelmedin. İyi ameller yapmak için geldin. Kimseye el açmayacak ve yetecek kadar mal kazandıktan sonra, vaktini Hak Teâlâ’ya ibadet ederek geçir. Topladığın o mal ve mülk senin değil mirasçılarınındır. Senin rızkın, ancak âlemlerin rızık vericisi olan Allah Teâlâ (c.c.) tarafından sana yemen içmen için verilenden ibarettir. Malım mülküm yok deme. Olmadı diye gam çekme. Bu benim mülkümdür diyene, bir gün ecel gelir. Bu surette o malın sahibi olduğuna dair iddiası yalan olur. Bu yalan dünya, daima insanlara gaflet gömleği giydirir. Bu fâni mülkü elimizden alır. Kendini ona sahip sanacak bir yalancı müşteri bulur. O da ölür, yerine başkası çıkar. Dünyanın âdeti böyledir. Verir alır, alır verir.’

Hacı Bayram-ı Veli, dünyaya ve onun geçici lezzetlerine bağlanmanın sakıncalarından bahsederek talebesi olan Akbıyık Sultan'a buyurur ki: ‘Evladım, bu dünya fânidir. Malı mülkü elde kalmaz. Ne kadar malın olsa yine de ondan tat alamazsın. Ahiretten gafil olma. Zira gidişin dönüşü yoktur. Allah Teâlâ’dan gayri işlere tutulmaktan kurtul. Devamlı bâkî kalan işlerle meşgul ol.’ Hocasının bu sözleri üzerine Akbıyık Sultan; ‘Hocam! Peygamber efendimiz; “Dünya, ahiretin tarlasıdır.” buyuruyor. Bu sebeple dünya malı ile de meşgul olmak gerekmez mi?’ diye sorar. Hacı Bayram-ı Veli, uzun bir sessizlikten sonra; ‘Evladım! Mademki dünyayı terk edemiyorsun, öyle ise bizi terk et. Bu dergâhta dünya ile meşgul olanların işi yoktur.’ buyurur.

Seyyid Emir Gilâl hazretlerinin oğlu Seyyid Emir Hamza da buyurdu ki: ‘Bütün iyiliklerin başı, dünyayı terk etmektir. Bütün kötülüklerin başı da dünya sevgisidir. Bununla birlikte, Server-i kâinat efendimiz; “Dünya ahiretin tarlasıdır” buyurdu. O halde dünyada ahiret işleri yap ve dünyaya ve dünyanın nimetlerine bağlanma! Dünya rahat yeri değildir. İbret yeridir. Bunun için Rasûl-i Ekrem efendimiz; “Dünya ibret yeridir, tamir etme yeri değildir.” buyurdular.

Dünya sevgisi, günahların başıdır. Günah işlenmeyen yerde huzur vardır. Günah işlenirse huzursuzluk başlar. Günahlar kalbi sıkar. Zikr-i ilahi ile meşgul olmak, insana ferahlık verir, günahlara karşı soğukluk getirir. Bir Müslüman günah işlemese, Cennet nimetleri başlar. Şunu da unutmamak lazımdır ki; ‘İsyanı, günahı çok olanın, nisyanı, unutkanlığı da çok olur.’ buyrulmuştur. Allah Teâlâ günah işlemeyenlerden ve günah işlenmeyen yerlerden razıdır. Bunun için, günah işlememeye ve yakınlarımızı günahtan korumaya çalışmalıyız. Zira Allah Teâlâ günah işleyen bir kulunu muvaffak etmez.

Dünya demek; haramlar, isyanlar, inkârlar kısacası günah olan şeyler demektir. Dünyada, ahiret için yapılanlar, dünya ve dünyalık olmaz. Zira hadis-i şerifte; “Allah Teâlâ, ahiret için yapılan iyiliklere dünyada da mükâfat verir. Fakat yalnız dünya için yapılan işlere ahirette hiç mükâfat vermez.” buyrulmuştur.

Sözlerin büyüğü, büyüklerin sözüdür. Sözlerin güzeli de, güzellerin sözüdür. Kâinatın efendisi, Yaratanın sevgilisi, kısa ve öz olarak; “Dünyaya, burada kalacağınız kadar, ahirete de, orada kalacağınız kadar çalışınız.” buyurmaktadır.

[1] Bakara sûresi, 2/201–202.

[2] Kasas sûresi, 28/76–83.

[3] Hucurat sûresi, 49/13.

[4] Nebe sûresi, 72/10–11.

[5] A’raf sûresi, 22/36.

[6] A’raf sûresi, 7/31. ?????????????

[7] Kasas sûresi, 28/77.

[8] Buhari, Zekât, 17.

[9] Ebu Davud, Libas, 14: Tirmizî Edep, 54.

[10] Bakara sûresi, 2/201.