Hicr
HİCR
‘Hicr’, dostluğu bırakmak, dargın olmak ve ayrılık demektir. İnsanın başkasından beden, söz veya gönül olarak ayrılmasıdır. [1]
Hicr, insanların arasındaki tartışma, fikir uyuşmazlığı, nefsin tahrik ettiği olumsuz mücadele gibi sebepler dolayısıyla çıkan anlaşamazlık sonucundaki küskünlük ve iletişimi kesme halidir. Nedeni her ne olursa olsun bir müminin mümin kardeşi ile küskün olması dinimizin yasakladığı davranışlardandır. Hadisler bize dargın durmanın kötülüğünü, dargınları barıştırmanın nafile namaz kılmaktan, nafile oruç tutup sadaka vermekten daha hayırlı olduğunu [2] öğretir. Dünyada hatasız, kusursuz insan bulunmadığını herkes bilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in “Kim dünyada Müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da ahirette onun ayıbını gizleyip kapatır.” [3] buyurduğunu duymuş veya okumuş olanlar, kendilerine karşı yapılan hataları daha bir kolaylıkla bağışlarlar.
Hadîs-i şerîfte: “Bir Müslümana, kardeşine üç günden fazla küsmesi helal değildir. Yani, bunlar karşılaşırlar da her biri diğerinden yüz çevirir. Bu ikisinden hayırlı olanı, birinci olarak selam verendir.” [4]
“Ashabım! Birbirinize buğz (düşmanlık) etmeyiniz, birbirinize hased etmeyiniz, birbirinizden (yüz çevirip arkalaşarak) ayrılmayınız. Ey Allah`ın kulları! Birbirinizle kardeş olunuz. (Kardeş sevgisi gösteriniz). Müminin mümine üç günden fazla hicr (dargın durması) etmesi helal olmaz. Üç geceden sonra ona gidip selâm vermesi vacip olur. Selamına cevap verirse, sevapta ortak olurlar. Vermezse günâh, ona olur.” [5] buyruldu. Erkek olsun, kadın olsun, dünya işleri için bir müminin diğer mümine darılması, yani onu terk etmesi, aradaki bağlılığı kesmesi caiz değildir. Zimmî, yani İslâm devletinde yaşayan gayr-i müslim, muâmelatta (hukuki işlemlerde) Müslüman gibidir. İbadetlerden ve nikâhtan başka olan işlere (Muâmelat) denir.
Gayr-i müslim vatandaşlara da, dünya işleri için, dargın olmak câiz değildir. Onların da, güler yüzle, tatlı dille gönüllerini almak, incitmemek, haklarını ödemek gerekir. Müslüman olsun, kâfir olsun, İslâm memleketinde olsun, dârü’l-harpte olsun, nerede olursa olsun, hiçbir insanın malına, canına ve ırzına, namusuna dokunmak, caiz değildir. İslâm memleketinde yaşayan kâfirler ve başka memleketlerden gelen kâfir turistler, kâfir tüccarlar, muamelâtta, Müslümanların hak ve hürriyetlerine sahiptirler. Kendi dinlerinin gereklerini yerine getirmekte, ibadetlerini yapmakta serbesttirler. İslâmiyet, kâfirlere de, bu hürriyeti vermiştir. Müslüman, Allah (c.c.)’ın emirlerine uymalı, günah işlememelidir. Hükümetin kanunlarına karşı gelmemeli, suç işlememelidir. Fitne çımasına sebep olmamalıdır. Müslümanlara ve kâfirlere her yerde iyilik yapmalı, herkesin hakkını gözetmelidir. Hiç kimseye zulüm, işkence yapmamalıdır. Müslümanlığın güzel ahlâkını, şerefini, her yerde herkese göstermeli, her milletin İslâm dinine saygılı olmasına sebep olmalıdır.
Dargın olana, üç günden önce gidip barışmak, daha iyidir. Güçlük olmaması için, üç gün müsaade edilmiştir. Daha sonra günah başlar ve gün geçtikçe artar. Günahın artması, barışıncaya kadar devam eder.
Hadis-i şerîfte:“Sana darılana git, barış! Zulüm yapanı bağışla. Kötülük yapana iyilik et!” [6] buyuruldu. (Esselâmü aleyküm) diyene on sevap verilir. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah diyene yirmi sevap verilir. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah ve berekâtüh diyene otuz sevap verilir. Selama karşılık vermekte de böyledir. Üç günden fazla dargın duran kimse, şefâat olunmazsa, afv olunmazsa, Cehennemde azap görecektir. Günah işleyene, ona nasîhat olmak niyeti ile hicr eylemek, caizdir, hatta müstehapdır. Allah Teâla için darılmak olabilir.
Hadis-i şerifte: “Amellerin, ibadetlerin en kıymetlisi, hubb-i fillah ve buğd-i fillahdır.” [7] buyuruldu. Hubb-i fillâh, Allah Teâla için sevmek demektir. Buğd-i fillah, Allah Teâla için sevmemek, dargın olmak demektir. Allah Teâla, Hz. Mûsa (a.s.)’ya sordu: Benim için ne yaptın? Dedi. Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, ismini çok zikr eyledim, deyince, ‘Allah Teâla, namaz, sana burhandır, kötü iş yapmaktan korur. Oruç, kalkandır, Cehennem ateşinden korur. Zekât da, mahşer yerinde gölge verir, sana rahatlık verir. Zikr, mahşerde karanlıktan kurtarır, ışık verir. Benim için ne yaptın? Buyurdu. Yâ Rabbî! Senin için olan işin ne olduğunu bana bildir, diye yalvarınca, Yâ Mûsa! Benim Dostlarımı sevdin mi? düşmanlarımdan kesildin mi? buyurdu. Hz. Mûsâ (a.s.), Allah Teâla’nın en çok sevdiği ibadetin, hubb-i fillâh ve buğd-i fillâh olduğunu anladı. Günah işleyeni, kabahat yapanı uzun zaman hicr eylemek câizdir. Ahmed bin Hanbel’in (r.a.) haramdan geldiği bilinen hediyeyi kabul ettikleri için amcasını ve oğullarını hicr eylediği meşhurdur. Resûlullah (s.a.v.), Tebük gazasına gelemeyen üç kişiyi ve zevcelerini hicr eylemiştir.
Dinimiz, yukarıdaki hadislerde de buyrulduğu gibi, insanların dargın durmasını, birbirlerine küserek ilişkilerini bozmayı hoş görmemekte, bu durumun ortadan kaldırılması için her bir Müslümana vazife vermektedir. Bunu yapanlara çok büyük mükâfatla vaat etmektedir. Çünkü dargınlık, müminin mümin ile arasına sokulan en büyük nifaklardan birisidir. Kardeşliğe vurgusu had safhada olan Yüce Mevla’mız ayet-i kerimelerinde şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz müminler birbiriyle kardeştir. Öyle ise dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah'tan sakının. Umulur ki bu sayede merhamet olunursunuz.” [8]
Görüldüğü gibi dayanışma, kardeşlik derecesine ulaşmazsa eksik kalmaktadır. Dinimiz bu dayanışmanın olması için ‘kardeş’ olan müminler arasındaki husumetlerin, dargınlıkların kaldırılmasını emretmektedir. Kardeş sadece kardeşinin karnını doyuran, onu giydiren ve hasta olduğunda ilaç getiren kimse değildir. Kardeş bunların yanında kardeşinin haklarına saygı duyan, onurunun zedelenmemesini savunan, onun sevinci ile sevinen, üzüntüsü ile üzülen, küskünlüklerinde bunu ortadan kaldırmaya çalışan kimsedir.
Allah Teâlâ'nın müminleri dargınlıkların kaldırılması ve iletişim eksikliklerinin giderilmesinde, dayanışma, yardımlaşma yarışına davet eden aşağıdaki ayetleri de dikkat çekicidir. “İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın. Günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın. Allah'tan sakının, Allah'ın cezası şiddetlidir.” [9]
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), dargınlıkların yok edilmesinde mübarek gün ve gecelerin değerlendirilmesini tavsiye buyurmaktadır. Dini bayramlarımız, kandillerimiz, Cuma günlerimiz bunun için en güzel fırsatlardır. Bu sebeple bayramlar, insanlarımız arasındaki kardeşliği pekiştiren, soğuklukları gideren, kırgınlıkları tamir eden bir vesiledir. Üç günden fazla insanımızın birbirine küskün olması kesinlikle doğru bulunmamıştır. Bayrama kadar kırgınlıklarımız sürmüş gelmişse, bayramı vesile edip, gönlümüze yük olan bu dargınlıktan mutlaka kurtulmamız gerekir, bu noktada nefsini ilk yenenin siz olmanız, sizin için bir kazançtır. Davranışınızın nasıl değerlendirileceğini düşünmeyiniz. Barış için ilk adımı tereddütsüz atınız. Böylece cemaatte açılmış bir yarayı tamir etmiş olacaksınız. Bu vesile ile mübarek günlerimizi küs, dargın, asık yüzlerle değil sevinçle, türküler, ilahilerle, güzel oyunlar-eğlencelerle, ama bizim türkülerimiz, şarkılarımız, ilahilerimiz, bizim oyunlarımız-eğlencelerimizle geçirilmelidir. Ayrıca, yeni, alabildiğine çok ve güzel türküler, ilahiler de besteleyelim bu ve her millî konuda bunlarla toplumumuzun, yurdumuzun her yanını öylesine dolduralım ki yabancılarınkine ve yabancıların yerli taklitlerine hiç yer, onların sokulabilecekleri boşluk kalmasın.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in vaktinin önemli bir kısmı Mescid-i Nebevî'de geçerdi. Müslümanlarla orada görüşüp sohbet eder, sorularını cevaplandırır, öğüt isteyenlere öğüt verirdi. Önemli bir duyuruda bulunacağı zaman herkesi orada toplar, ganimet mallarını dağıtır, göndereceği heyetleri, askerî birlikleri, tayin edeceği kumandanları, valileri, zekât memurlarını, dini öğretecek muallimleri belirler, yabancı heyetleri kabul eder, onları orada veya mescidin yanında kurulan çadırlarda ağırlardı. Hasta olanları sorup öğrenir, onları evlerinde ziyaret ederdi. Dargın olanları barıştırmaya çok önem verir, evleri uzakta bile olsa, yanına birkaç kişiyi alarak oraya gider, barışmalarını sağlardı. Sahâbîler, evlerinde Resûlullah (s.a.v.)'ın namaz kılmasını, böylece yuvalarının bereketlenmesini isterler, yemek ikram etme bahanesiyle onu davet ederlerdi. O da kimseyi kırmaz, istedikleri yerde namaz kılardı. Şayet orası Mescid-i Nebevî'ye uzaksa, namaz vakti de girmişse, evdekilere imam olup namazı kıldırırdı.
Bu dargınlar özellikle akraba iseler, bu hususta daha çok gayretin olması gerekmektedir. Bu gayret, müminin sevap defterine yazılacak çok önemli iyiliklerdendir. Yakınlara ve akrabaya yapılacak iyilikte biri iyilik, ötekisi akrabaya gösterilen ilgi olmak ve dargınlığın sona erdirilmesi gibi üç ayrı iyilik bulunmaktadır. Bu üç iyiliğin birden ortadan kalkmasına vesile olacak akrabalar arası kırgınlıkları giderecek iyilikler de üstün niteliklidirler. Nitekim Ebû Eyyüb el-Ensarî (r.a.)’nin rivayet ettiği bir hadiste Efendimiz (s.a.v.) : “İyiliğin en iyisi, dargın akrabaya yapılandır.” buyurmuştur.
Aynı değerleri paylaşan insanlar gibi aynı imanı paylaşan milletleri de akraba sayacak olursak, birbirlerine küstürülmüş müşterek değerlere sahip aile ve milletlerin birbirlerine gösterecekleri anlayış ve yapacakları yardım ve iyilikler, hiç şüphesiz ‘en isabetli davranış’ ve ‘en üstün iyilik’ olacaktır.
Yapılması gerekli iyiliklere yapmacık ve geçici kırgınlıkları mani saymadan iyilik süngerini büyük bir yüreklilik ve içtenlikle dargınlıklar üzerine çekmek gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, iyilik eninde sonunda mutlaka iyilik getirecektir. İyilikle elde edilemeyecek hiç bir üstünlük ve fazilete başka hiç bir şekilde erişmek mümkün değildir.
Devamlı hissedar olduğumuz mübarek gün ve gecelerin şartları üstün vasıflı iyilik yapma fırsatıdır. Böyle bir fırsatı değerlendirecek dikkat ve duyarlılık herkesten çok Müslümanlara yakışır.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Cebrâil’in (a.s.) ‘insanoğlu olsaydım da yedi şeyi yapsaydım’ dediğini haber vermekte ve bu yedi şeyi şöyle sıralamaktadır: Beş vakit namazı cemaatle kılsaydım. Âlimler ile beraber bulunsaydım. Hastaları sorsaydım. Cenaze namazı kılsaydım. Su dağıtsaydım. İki dargını barıştırsaydım. Yetimlere şefkat etseydim.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen.
[2] Ebü Davüd, Edeb, 50.
[3] Müslim, Birr, 72; Tirmizî, Birr, 85.
[4] Buhârî, Edeb, 62; Müslim, Birr, 25; Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 13; Ebû Dâvud, Edeb, 55.
[5] Sahih-i Buhari, Kitabu’l-Edeb, 1992; Ebû Dâvud, Edeb, 55.
[6] Ebu Dâvud, Edeb, 133; Tirmizî, Birr, 31.
[7] Ebû Dâvud, Edeb, 122; Tirmizî, Zühd, 54.
[8] Hucurat sûresi, 49/10.
[9] Maide, sûresi, 5/2.