بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Cihad ve Savaş Ahlâkı / Cihadı Engelleyen Hastalıklar / Hayatı Değerli Görmek
Cihadı Engelleyen Hastalıklar

Hayatı Değerli Görmek

Allah yolunda, O’nun istediği ölçülerde mücadele edebilmek için rahat ve rehaveti terk etmenin yanında onun bir üst basamağı sayılabilecek olan hayatı hakir görmek de şarttır. Evet, hayatı hakir görmeyenlerin, ukbaya dünya gibi bakamayanların cihadı bütün boyutlar ile birlikte ele alıp, yaşamaları âdeta imkânsızdır. Buna delâlet edecek Asr-ı Saadetten birkaç örnek verelim:

Hz. Ali (r.a) anlatıyor: ‘Uhud günü kıyasıya savaş oluyordu. Bir ara Rasûl-i Ekrem’i gözden kaybettim ve aramaya koyuldum. Hele O’nun öldürüldüğü söylentisi beni tamamen çileden çıkarmıştı. Şehitler arasında dolaşıyor, teker teker kaldırıp hepsinin yüzüne bakıyordum. Ancak aralarında Efendimiz (s.a.v.) yoktu. Kendi kendime şöyle düşündüm: ‘Ölmediğine göre, mutlaka düşmanın kuşatması altındadır. Çünkü Efendimiz (s.a.v.) için kaçma kesinlikle söz konusu değildir.’ Kılıcımın kabzasını kırdım ve düşman saflarına daldım. Önüme geleni itiyordum. Nihayet Rasûl-i Ekrem’i, etrafında kümelenmiş bir avuç yiğit insanla birlikte gördüm. O’na doğru koşarken, ‘Ya Rasûlallah, Sen’in bulunmadığın yerde yaşamanın hiçbir değeri yoktur. Sen’in yok olduğun yerde, benim için en şerefli yol, yok olmaktır’ diyordum. O esnada bir ses daha duydum. Ses, ‘Ey Ensar topluluğu, bana, bana doğru gelin!’ diyordu. Sesin sahibini tanımıştım; Sabit b. Dahhak’tan başkası değildi. Bütün gücüyle Müslümanları Allah Rasûlü’nün etrafında toplamaya çalışıyordu.’ [142]

Uhud’dan daha dehşetli günler yaşıyoruz. Allah Teâlâ’ın yüce adı ve Rasûl-i Ekrem’in yüce hatırası gönüllerden silinmek üzeredir. Daha doğrusu, hakikate gözlerini kapayan bir kısım insanlar, kıyasıya bunun kavgasını vermektedir. Böyle bir zaman ve zeminde bize durmak yaraşmaz. İçtimaî hayatın içine dalmak ve ölesiye, tükenesiye cihat yapmak zorundayız. ‘Gözümde ne cennet sevdası, ne de cehennem korkusu var..’ sözünün ifade ettiği atmosferde bir hasbîlik göstermek mecburiyetindeyiz. Bu uğurda her şeyimizi feda etmek idealimizi süsleyen en ulvî gaye olmalıdır. Sabit b. Dahhak gibi davranmalı ve ‘Rabbim! Habib’in uğruna yaptıklarım, huzuruna kabul edilmem için yeterli midir, bilemiyorum’ demeli; bu dünyadan aynen onun gibi, Uhud’un ötesinden cennetin kokularını duya duya ve gülen bir yüzle göçüp gitmeliyiz. Evet, bütünüyle hayatı istihkâr etmek ve dünya-ukba dengesini kurmak işte ideal yaşama budur. Bu dengeyi kurduktan sonra, Allah’ın tevfik ve inayetiyle- her şey hallolacaktır. Asıl mesele ahiret ve dünya aynı anda karşımıza çıkıp bütün ağırlıklarıyla vicdanımıza oturdukları zaman, en çok gerekli olanı tercih ederek, dengeyi kurabilmektir. Bu ise, dünyaya dünya kadar, ahirete de ahiret kadar değer ve kıymet vermeyi gerektirir. [143]

Bu dengeyi kurabilenler için korku ve endişeden söz edilemez. Bütün dünya belâ olup başlarında patlasa, herhalde onları zerre kadar paniğe sevk etmeyecektir. Zira korku ve endişe hayat tutkusundan ileri gelir; halbuki onlar, hayatı bütün bütün istihkâr etmektedirler. Böyle basit bir hayat için endişeye kapılmanın hiçbir anlamı ve insanı tatmin edecek hiçbir izah şekli yoktur. O halde asıl kazanılması gereken yer ahiret yurdudur. Gayretler, hep o tarafa yönelik olmalıdır. Ahirete iştiyak, en bereketli bir cesaret kaynağıdır.

Bakınız şu misale; Uhud’da Müslümanlar 70 şehit vermiş; geri kalanlar da, kolu-kanadı kırık bir vaziyette Medine’ye dönmüşlerdi. Bu arada Allah Rasûlü’nün mübarek başı da sarılıydı. Kimsede kılıç-kalkan tutacak güç, derman kalmamıştı. Buna rağmen bir söylenti duyuldu. Ebu Süfyan, ordusuyla beraber yeniden Medine’ye geliyor.. Hemen bir emir yayınlayan Allah Rasûlü, ‘Dün bizimle Uhud’da bulunan herkes toplansın’ buyurmuştu. Düşman takibe çıkılacaktı. İtiraz eden, tek insan olmadı. Kimisinin kolu, kimisinin bacağı kopmuştu. Ama herkes toplanılsın denilen yerde toplanmış, hazır bekliyordu. İçlerinde sürünerek gelenler dahi vardı. Mademki gazaya çıkılacaktı, o halde sahabe elbette bir köşede oturup duramazdı. Korkusuzdular, fütursuzdular. Bedenlerinde güç ve takat kalmamıştı ama ruhları şevkle kanatlanmış uçuyordu. Kur’an, onların bu durumunu şöyle anlatır:

“Onlar ki, halk kendilerine: ‘(Düşmanınız olan) insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!’ deyince, (bu söz), onların imanını artırdı ve ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir’ dediler.” [144]

Bu çıkış düşman üzerinde öyle bir etki yaptı ki, Müslümanların takviye birliklerle kendilerini takibe koyulduğunu zannederek arkalarına bakmadan kaçmaya koyuldular. İşte bir avuç yaralı aslan cesaretleriyle tarihe böyle altın bir sayfa ve bir destan daha yazıyordu. Uhud’u da Müslümanlar kazanmıştı. [145]

Zaten Müslüman, her zaman kazanır. Şehit olur kazanır, gazi olur kazanır veya haysiyet ve izzetini korur, yine kazanır.

Bu meseleye Sahabe-i Kiram içinde en iyi örnek olarak gösterilebileceklerin arasında herhalde Zübeyr b. Avvam gelir. Evet, bir gün Mekke sokakları herkesi şok eden bir haberle çalkalanıyordu. Söylenildiğine göre, Muhammedü’l-Emin öldü­rülmüştü. Herkes ne yapacağını nasıl hareket edeceğini şaşırmış ve hayretten, dehşetten donakalmıştı. Yalnız 9-10 yaşlarında bir çocuk, elinde bir kılıcı sürüyerek, o sokaktan bu sokağa koşup duruyordu. Daha sonra ‘Allah Rasûlü’nün havarisi’ [146] unvanını kazanacak olan bu çocuk Zübeyr b. Avvam’dı. Efendimiz (s.a.v.)’in halası Safiye (r.a.)’nin oğluydu. Şuraya-buraya deli gibi koşuyordu. Kimse de onun ne yapmak istediğini bilmiyordu. Nihayet, sokaklardan birinde karşısına Allah Rasûlü dikiliverdi. Ona hitaben, ‘Zübeyr nereye?’dedi. Zübeyr, öldürüldü zannettiği İki Cihan Serveri’ni karşısında bulunca, ne yapacağını şaşırdı; ‘Seni öldüreni öldürmeye gidiyordum Ya Rasûlallah!’ dedi. Efendimiz (s.a.v.), mü­tebessim bir çehre ile sordu: “Beni öldüreni ne ile öldürecektin?” Tek eliyle kaldıramadığı kılıcını iki eliyle kaldırıp ‘İşte bu kılıçla, Ey Allah’ın Rasûlü’ cevabını verdi. Evet, Zübeyr, daha henüz taşıyamayacağı kadar ağır bir kılıçla sokaklara koşmuştu. Zira içinde Allah Rasûlü olmayan bir hayatın, O’na göre hiçbir değer ve kıymeti yoktu. Zübeyr, hayatı hakir görüyor ve yiğitliğini işte böyle sergiliyordu. [147]

Yemâme’de de hayatın önemsiz görüldüğü ayrı bir tablo görürüz. Bu, ahirete müteveccih bir insanın canlandırdığı muhteşem bir tablodur. Yemâme Harbi cereyan ettiği zaman Ammar b. Yasir (r.a.), iyice yaşlanmıştı. Ama ‘Ben yaşlıyım, artık bu işten muafım’ demiyordu. Yemâme’nin en şiddetli anlarıydı. Tam sağda-solda çözülmeler meydana geldiği bir anda, Müslümanlar, birden bire çok aşina oldukları bir sesi duydular. Ses, ‘Ey Müslümanlar, cennetten mi kaçıyorsunuz? Bakın ben Ammar b. Yasir’im’ diyordu. Sesi duyanlardan bir sahabî diyor ki: ‘Vallahi, kulağına inen bir kılıç darbesi, kulağını koparmıştı. Kanlar yüzünden aşağıya doğru akarken yaşlı adam, kıpkırmızı sakalıyla haykırıyor, ‘Cennetten mi kaçıyorsunuz?’ diyordu. Başkası neden kaçarsa kaçsın, ölüm Ammar (r.a.)’dan kaçıyordu. [148]

Evet, Herakliyus’un kumandanı, doğru söylüyordu; o, mağlup olmalarının sebebini anlatırken şöyle demişti: ‘Hükümdarım, bunlarla savaşmak mümkün değildir. Çünkü bizim hayata koştu­ğumuz kadar, bunlar ölüme koşuyor; bizim dünyayı sevdiğimiz kadar, bunlar ahireti seviyorlar.’

Ammar (r.a.), Yemâme’de de aradığını bulamamıştı. Rasûl-i Ekrem O’na, “Ammar, senin son gıdan süt olacaktır.” Buyurmuştur. [149] Ammar (r.a.), bu sütü bana acaba Mûte’de mi, Yemâme’de mi, Yermük’te mi verirler diye hep harpten harbe koşup durmuştu. Fakat bunların hiçbirinde ona şehadet nasip olmamıştı. Nihayet Sıffin’e kadar gelmiş ve orada Hz. Ali (r.a.)’nin safında yer almıştı. O gün, yaşı 90’ı aşmış ve saçlarında siyah kalmamıştı; başı nurdan yumak gibi bembeyazdı. Akşama kadar savaşmış ve akşama doğru, ‘İçecek bir şey yok mu?’ dediğinde, bir bardak süt getirmişlerdi. Sütü görünce, ‘Bu, Ammar’ın son rızkıdır. Çünkü Efendimiz (s.a.v.)’den öyle işittim’ demişti. Biraz sonra oradaki insanlar güneşin batışıyla beraber bir başka güneşin daha batıp gittiğine şahit olacaklardı. Bu güneşin doğuşu, cennet yamaçlarında olacaktı. Ammar (r.a.) korkusuzdu. Zira O, insanın mukadder ecelinden bir saniye önce bile ölmesinin mümkün olmadığını çok iyi biliyordu. [150]

Kur’an-ı Kerim bu hakikati şöyle dile getiriyor:

“Allah’ın izni olmadan hiç kimse ölemez. (Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya sevabını (menfaatini) isterse, kendisine ondan veririz; kim de ahiret sevabını isterse, kendisine ondan veririz. Şükredenleri mükâfatlandıracağız.” [151]

Evet, Allah Teâlâ kişinin ne zaman vefat edeceğini baştan tayin etmiştir ve O’nun bilgisi dâhilindedir. Her canlı, sırası geldiği zaman ölecektir. Hz. Ömer (r.a), o kadar harbe iştirak eder bir şey olmaz da, mescitte namaz kıldırırken sırtından yediği hançerle şehit olur. Halid b. Velid (r.a.), ömrünü cephelerde geçirir, vücudunda yara almadık para kadar bir yer dahi kalmaz; ama eceli gelince o da döşek üzerinde vefat eder.

Bu hususlarla şunu arz etmeye çalışıyoruz: Rabbimizin tayin ve takdir buyurduğu ecel, ne bir dakika geriye, ne de ileriye alınabilir. Evet, Allah (c.c.), ölümümüzü ne zaman takdir etmişse, ancak o zaman ölürüz. O’nun emri ve izni olmadan, hiçbir şey olmaz. Dolayısıyla, ölümden, ne geldiği zaman kaçıp kurtulmamız, ne de gelmeden evvel ona kavuşmamız mümkündür. Nitekim ölümün arkasında koşanlar, ona istedikleri gibi çabuk ulaşamadı; ölümden kaçanlar da ondan kurtulamadılar. Mademki ölüm takdir edildiği zaman gelecektir, öyle ise önemli olan aziz olarak ölmektir. Aziz olarak ölen bir Müslüman’ın ölümü de, en az hayatı kadar İslâm’a faydalı olur. Zira onun şerefli ölümü, arkada kalanlar için bir ibret sancağı gibi dalgalanır ve bakanlar, ondan hep ibret alır. Biz, Hz. Hamza Efendimiz’i unutmadık ve unutmamız da mümkün değildir. Nasıl unuturuz ki, O, Rasûl-i Ekrem’in önünde doğranırken, melekler âdeta onun kanıyla göklere ‘Esedullah’ -Allah’ın aslanı diye yazmışlardı. Bazılarının inanç, anlayış ve belki müşahedelerine göre Hz. Hamza (r.a.) imdada çağrılsa ruhaniyeti cismanî vücut olup karşımıza çıkar. Gözü açık olanlar, her zaman onu görebilir. Rasûl-i Ekrem’in yolunda canını vermişliğin mükâfatı olarak o, nerede adı söylense orada hazır bulunur. Bu şeref ve paye, dünden bugüne, kendisini verip gönül bağladığı büyük dava uğrunda izzet ve onuruyla ölen herkeste müşahede edilmektedir.

[142] Hayâtü’s-Sahâbe, Yusuf Kandehlevî, 1/515-516.

[143] İ’lây-ı Kelimetullah veya Cihad, F. Gülen.

[144] Âl-i İmrân sûresi, 3/173.

[145] İbn Kesîr, el-Bidâye, 4/49.

[146] Buhârî, Cihad, 41; Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 48.

[147] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 2/250.

[148] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 4/134; Hayatü’s-Sahâbe,Yusuf Kandehlevî, 2/45.

[149] Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, 13/536-537.

[150] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 4/134-135; İbn Kesîr, el-Bidâye, 7/268.

[151] Âl-i İmrân sûresi, 3/145.