Haksız Mal Edinmek
Müslüman, ancak başkasının hakkı olmayan, meşru yollarla elde ettiği mala sahip olabilir. Yalan ve yalan şahitliği gibi gayr-i meşru yollarla, kişileri aldatarak elde edilen servet haramdır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Bir kısım insanlar vardır ki, Allah’ın mülkünden haksız olarak mal elde etmeye girişirler. (Bu hal sebebiyle) kıyamet günü onlara ateş vardır.” [1]
“Her kim Müslüman bir kimsenin malını koparmak için yemininde yalancı olarak and içerse, kıyamet gününde o, Cenâb-ı Hakk’ın gazabına uğrayarak, Allah (c.c.)’a kavuşur.” [2] Bu kimseler için Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “(Yahudiler misali) Allah (c.c.)’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini (tutmayıp) az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahiret (nimetlerin) de bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah (c.c.) onlarla (hoşlarına giden bir lisanla) konuşmayacak, onlara (rahmetle) bakmayacak ve onları temize çıkarmayacak (övmeyecek)’tir. Onlar için acı bir azap vardır.” [3]
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Hak (celle ve alâ) kıyamet gününde şu üç sınıf kimseyle (hoşlarına gidecek bir lisanla) konuşmayacak, kendilerine rahmetle bakmayacak, onları temize çıkarmayacak. Onlara acıklı bir azap vardır…” Onlardan biri alış verişlerindeki yalan yeminleriyle haksız servet; mal, mülk edinen ve böylece muhatabın parasını gasp eden kişilerdir. [4]
“Her kim yemini ile bir Müslüman’ın hakkını yok eder; elinden alırsa o kimseye Allah cehennemi vacip kılmış, cenneti de haram etmiş demektir.” buyurmuşlar. Bunun üzerine ashap, ‘Pek az bir şey olsa da mı, Yâ Rasûlallah?’ diye sormuşlar, Peygamber Efendimiz de: “Misvak ağacından bir çubuk dahi olsa (yine böyledir)” [5] buyurmuşlar ve bu sözü üç defa tekrar etmişlerdir.
“Ben ancak bir insanım” diye başlayan hadis-i şerif’in baş tarafında dikkat çekici açıklamalar mevcut: Bir muhakemeleşme anında taraflardan biri haksız olduğu halde daha becerikli, daha bilgili, ağzı laf yapan olabilir. Getirdiği deliller daha ikna edicidir. Böyle bir durumda hâkim, delillere göre hareket edeceğinden, delilleri gerçek, haksızı haklı sanıp lehine karar verebilir. Bu hal, davayı kazananın lehine bir durum değildir. Çünkü haksız elde ettiği o mal onun için bir ateş parçasıdır. Bu durum Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in sözü geçen hadisinin devamında şöyle belirtiliyor: “Ben bir kimsenin hakkını (getirdiği delillere bakarak) her kimin lehine hükmedecek olursam (biliniz ki) o bir ateş parçasıdır. Artık dileyen onu sırtına yüklensin, dileyen terk etsin.” [6] Dolayısıyla, haksız olduğu halde dava kazanmak kişileri sevindirmemelidir.
Rasûlullah (s.a.v.) buyuruyor: “Her kim zulüm yoluyla bir karış yer alırsa, Allah onu kıyamet gününde yedi kat yer(in dibin)den itibaren boynuna dolar.” [7]
Erva isminde bir kadın, Hz. Said (r.a.)’i ‘Benim yerimi (evimin bir kısmını) elimden aldı’ diye Halife Mervan’a şikâyet etmiş. Mervan, olayı tahkik için heyet göndermek ister. Hayatta iken cennetle müjdelenmiş olan Said (r.a.) ‘Heyetin gelmesine gerek yok’ diyerek iddia edilen yeri derhal kadına bırakır ve ‘Allah’ım! Eğer bu kadın yalancı ise gözünü kör et, kabrini de evinde yap’ diye beddua eder. Erva daha sonra kör olmuş ve ‘Said’in bedduası bana isabet etti’ diye itirafta bulunmuş ve evinin içindeki kuyuya düşerek orada ölmüştür.
Haram yollarla kazanılan dağ gibi servetler, günün birinde felâketler, hastalıklar ile veya hoyratça harcayan bir mirasyedi elinde kaybolur gider, yerinde yeller eser. Bununla beraber haram-helâl demeden mal biriktiren kul, ‘evlatlarıma büyük servet bırakıyorum’ diye sevinir. Halbuki bilmez ki, helâl lokmada duyarlı olmayan ana-babanın kıyamette ilk davacısı olacak kişi, çoluk çocuğu olacaktır. Onlar o gün:
‘Ya Rabbî! Ondan hakkımızı sen al. Bize haram yedirdi. Bizim ise bundan haberimiz yoktu. Bize öğrenmemiz gereken şeyleri (dini bilgileri) öğretmeyip, bizi cahil bıraktı.’ [8] Diyerek davacı olacaklardır.
Hadis-i Şerifte buyrulmuştur ki:
“Kulu kıyamet günü terazi başına getirirler, onun her biri birkaç dağ büyüklüğünde iyi amelleri (sevapları) bulunur. Ona, çoluk çocuğunun nafakasını nereden kazandığı sorulur. Bu yüzden bütün iyi amelleri (sevapları) gider; biter. Sonra bir melek (gelir): Bu o kimsedir ki, çoluk çocuğu bütün iyiliklerini yedi, hesabı bundan soruldu, der” [9]
Haramdan servet biriktirme sevdasında olanların dikkatine!
Hayatta iken cennetle müjdelenen 10 sahabeden biri de Abdurrahman b. Avf’dır. O zengin bir tüccar idi. O’nun zenginliğinin pek tabii dine uygun, meşru olan alış verişten; helâl kazançtan olduğunda şüphe yoktur. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
“O gece (Miraç gecesinde) Abdurrahman b. Avf’ı gördüm. Cennete, oturduğu yerde emekleyerek giriyordu. O’na dedim ki: ‘Niçin bu kadar ağır geliyorsun?’ Dedi ki: ‘Yâ Rasûlallah! Malımın hesabı dolayısıyla çocukları bile ihtiyarlatacak kadar ağır sıkıntılar geçirdim. Öyle ki, bir daha sizi göremeyeceğimi zannettim.” [10]
Abdurrahman b. Avf bu hadiseyi duyunca, haberin doğruluğunu tetkik edip öğrenir ve o sırada Şam’dan yeni gelmiş olan kervanını olduğu gibi hemen fakirlere dağıtır.
Helâl yollarla kazanılan malın hesabı bu derece zor olursa haram kazancın hesabının şiddetini artık siz düşünün.
[1] İbnu Deybe’, a.g.e., XIV, 306.
[2] Zeynü’d-din, a.g.e.,
[3] Âl-i İmran sûresi, 3/77.
[4] İbnu Deybe’, a.g.e., XVI, 281, hn. 5872.
[5] Müslim, İman 218, (137); İbnu Deybe’, a.g.e., XVII, 274.
[6] Müslim, Müsâkât 137, (1610).
[7] İmam Gazâlî, Kimya-ı Saadet, çev. A. Faruk Meyan, s. 192.
[8] Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, IV, 127.
[9] Faslu’l-Hıtâb, 403; O. Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi, IV, 89.
[10] Şuara sûresiM, 42/88-89.