بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Cihad ve Savaş Ahlâkı / Günümüzde Cihad / Günümüzde Cihad
Günümüzde Cihad

Günümüzde Cihad

Cihadın sözlük ve terim anlamları, muhtelif âyet ve hadislerin çerçevelediği boyutları, ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.)’in cihadla ilgili söz ve uygulamaları konusunda önceki bölümlerde verilen bilgiler dikkate alındığında bu faaliyetin sadece Müslüman olmayan insanlarla savaşmaktan ibaret olmadığı görülür. Ahd-i Atîk, Ahd-i Cedîd ve Kur’an-ı Kerim’de mücadelelerine yer verilen, kısas-ı enbiya (Peygamberler tarihi) türündeki eserlerde hayat hikâyeleri anlatılan geçmiş peygamberler (a.s.)’in birçoğunun fiilen savaşmadığı bilinmektedir. Buna rağmen onların, ‘Hakk’ı üstün ve hâkim kılmak için gayret sarf etme’ anlamına gelen cihad görevini yerine getirdiklerinde şüphe yoktur.

Kur’an-ı Kerim’de savaşa izin verildiğini ifade eden ilk âyet Medine’de nazil olan sûreler arasında yer almaktadır. Halbuki Mekkî sûreler içinde de gerek Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ve gerekse diğer Müslümanlara Allah (c.c.) yolunda gayret göstermelerini, güçlüklere göğüs germelerini, kâfirlere boyun eğmeden Kur’an-ı Kerim’e dayanarak onlara karşı ‘büyük bir mücadele’ (cihad-ı kebîr) vermelerini emreden âyetlerin ve hadis-i şeriflerin mealleri yukarıdaki bölümlerde verildi.

Cihadın savaş şekline izin veren âyetin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hicreti sırasında veya bundan kısa bir müddet sonra indiği genel kabul gören bir görüş olduğu halde İbn Hişam bu tarihi biraz daha eskiye, İkinci Akabe Biati’ne kadar götürmekte, bundan önce Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ve Müslümanlara, maruz kalacakları bütün olumsuz davranışlar karşısında Allah (c.c.)’a dua etmeleri, işkencelere sabır göstermeleri ve kaba hareketlere hoşgörü ile mukabele etmeleri yönünde tavsiyelerde bulunulduğunu kaydetmektedir. Şüphe yok ki Rasûlullah (s.a.v.)’ın ve ilk Müslümanların bu davranışları da cihad niteliği taşıyordu.

Hac sûresinin 39. âyeti, Müslümanların zulme maruz kalmış, haksız yere yurtlarından çıkarılmış ve tevhid inancını terk etmeleri için işkenceye tâbi tutulmuş olmaları halinde savaşa izin vermektedir. Nitekim fitne ortadan kalkıncaya kadar Müslüman olmayan unsurlarla savaşmayı emreden âyetteki ‘fitne’ kelimesi de ‘mümini tevhid inancından vazgeçirme eylemi’ olarak tefsir edilmiştir. Cihadın terk edilmesi halinde yeryüzünde bir fitne, büyük bir fesat baş göstereceğini ifade eden âyetteki fitne ve fesattan maksat da başta tevhid inancı olmak üzere ilâhî hükümlerin ve insan haklarının çiğnenmesi olmalıdır. Birçok âyet-i kerime Müslümanları, peygamberler tarihinde önemli bir yeri olan Hz. İbrahim (a.s.)’in yolunu takip eden ‘seçkin ve en hayırlı ümmet’ olarak niteler. Çünkü onlar bütün güçlüklere rağmen iman yolundan ayrılmazlar; dinî tutum açısından aşırılıktan kaçınırlar; iyiliğe çağırıp kötülüğü önlemeye çalışırlar. Kur’an-ı Kerim’in Müslüman milletler için belirlediği bu makam ve onlara yüklediği bu görev, vahiy ve peygamberler tarihinin seyriyle de paralellik arz etmektedir. Çünkü Hz. İsâ (a.s.) haricinde Hz. Muhammed (s.a.v.)’den önceki peygamberlerin tebliğleri hem belirli bir zaman, mekân ve insan topluluğuyla sınırlı kalmış, hem de bu tebliğler gereği gibi korunamamıştır. Belli (seçkin) bir ırkın dini şeklinde telakki edilen Yahudilik’le birlikte Hıristiyanlığın da orijinal vahiyleri eksiksiz ve yanlışsız olarak sonraki zamanlara intikal etmemiştir. Müslümanlık’ta ise son ilâhî vahiy ilk günden itibaren hem yazıya geçirilmiş hem de hafızalarda korunmuş ve böylece günümüze aktarılmıştır. Buna göre son vahiy Kur’an, son din de İslâm’dır ve bu dinde nihaî ifadesini bulan ilâhî gerçekleri insanlığa duyurmak, tarihteki bütün peygamberlerin mücadelelerini sürdüren bir çaba yani bir cihaddır. Nitekim geniş boyutları ile cihad faaliyetlerinde bulunan Müslümanlar bu görevi, Hz. Muhammed (s.a.v.) başta olmak üzere bütün peygamberler (a.s.)’in bir misyonu olarak ifa ettiklerine inanırlar. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Muhammed (s.a.v.)’in vahyi ile geçmiş peygamberlerin vahiyleri, O’nun mücadelesiyle eskilerin mücadeleleri arasında sık sık bağlantı kurulması da bu gerçeğin açık bir delilini oluşturur. İslâm’da ifadesini bulan bütün cepheleriyle ilâhî mesajı insanlığa duyurma amacını güden, bu sebeple de her devirde canlı tutulması zorunlu olan cihad faaliyetinin günümüz şartlarında hangi metotlarla yürütülmesi icap ettiği, üzerinde durulması gereken bir konudur. Cihadın tabiî ve kalıcı yöntemlerini manevî ve maddî olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Her iki yöntemi de bir arada zikreden Nahl süresindeki davet âyeti önce manevî nitelikteki hikmeti ve güzel öğüdü, sonra da en güzel metotla olmak şartıyla maddî ve bedenî mücadele faktörünü önerir. “De ki, işte benim yolum; ben de bana bağlı olanlar da bilinçle ve basiretle Allah (c.c.)’a davet etmekteyiz.” ve “De ki, ben size tek şeyi öğütlemekteyim: Topluluk veya fert halinde Allah (c.c.)’ın huzurunda durup derin derin düşünmenizi...’ Mealindeki âyetler manevî yöntemi hem açıklamakta hem de desteklemektedir. Silâhlı savaşın da dâhil olduğu ve ilgili âyetlerde olabildğince güzel bir şekilde yürütülmesi istenen maddî nitelikteki yöntemin örnek sayılabilecek ilk uygulamaları Asr-ı saadetin daha çok Medine döneminde göze çarpmaktadır.

Geniş anlamıyla cihada ve davete ilişkin âyet ve hadislerle İslâm düşünce hareketlerinin tarihî gelişimi dikkate alındığında günümüz inanç ve fikir akımları, ideolojileri ve hâkimiyet emelleri karşısında cihadı yürütecek kişi ve zümrelerin öncelikle ilim ve imanla donanmaları gerektiği ortaya çıkar. Kur’an-ı Kerim, okumayı, Allah (c.c.) adına okuyup yazmayı ve bilinmesi gereken şeyleri öğrenmeyi emreden âyetlerle nazil olmaya başlamıştır. Sade bir Müslüman ve mümin olabilmek için İslâm’ın temel hükümlerini öğrenmekle yetinilebileceği halde İslâm’a davet görevini yürütecek mücahidler bilinçli ve basiretli olmak yani davasının dayandığı açık seçik delillere, doğrularla yanlışları kesin olarak ayırıp ortaya koyma imkânı veren bilgilere vâkıf olmak ve bunlara dayanarak faaliyetini sürdürmek zorundadır. Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i kitabın bilerek ve şuurlu olarak doğrularla yanlışları birbirine karıştırdıklarını ifade eden âyetler, bir yandan Ehl-i kitabı bu haksız tutumundan dolayı itham ederken öte yandan Müslüman davetçilerin doğrular ve yanlışlar hakkında gerektiği şekilde bilgilenmelerini, bu suretle Ehl-i kitabın belirtilen taktikleri karşısında ilmî olarak hazırlıklı bulunmalarını isteyen bir uyarı niteliği taşımaktadır. Burada ayrıca dinin bir bütün olarak alınması gerektiği de vurgulanmaktadır. Zira ferdin, ailenin ve bütün kurumlarıyla toplumun hayatına yön verecek düzenlemeler getiren İslâm’ın bu düzenlemelerinde ayırım yapıldığı takdirde Müslümanlığın özelliğini kaybedeceği ve tahrife uğramış eski dinlerin durumuna düşeceği açıktır. Halbuki İslâmiyet bir daha yenilenmeyecek olan son ilâhî dindir. Kur’an-ı Kerim’de, başta tahrifçi Ehl-i kitap bilginleri olmak üzere dini yozlaştırmaya taraftar olan gruplara şöyle hitap edilir: “Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şunu bilin ki içinizde böyle yapanların akıbeti dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine maruz kalacaklardır.’ ‘İ’lâ-yı kelimetullah’ için yapılan cihada katkıda bulunmanın diğer bir şartı dinin ortaya koyduğu inanç esaslarına iman etmek, İslâmiyet’in bütün dünyaya huzur ve mutluluk getirecek, bütün insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak yegâne ve en mükemmel din olduğuna samimiyetle inanmaktır. Kur’an-ı Kerim’in, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile ilk mücahidler olan diğer Müslümanların Allah (c.c.)’ın indirdiği gerçeklere, Allah (c.c.)’a ve diğer inanç esaslarına iman ettiklerini, “Duyduk ve itaat ettik” diyerek samimi inanç ve teslimiyetlerini gösterdiklerini bildiren âyeti dikkat çekicidir. Bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve arkadaşlarının davasını yürüttükleri dine önce kendilerinin inanıp bağlandıklarını, böylece davaları ile inançları arasında bir çelişki bulunmadığını göstermektedir. Öte yandan münafıkların pek çok âyette ağır ifadelerle suçlanmalarının sebebi de içine düştükleri bu çelişkidir.

Kur’an-ı Kerim, samimî bir dindarlık halini alarak kişinin bütün benliğini saran imanın cihad azmini ve iradesini güçlendireceğine de işaret eder. Ayrıca ilk dönem münafıklarının cihad hareketlerinde daima gevşeklik gösterdiklerine ilişkin âyetler, imanla ilgili tereddüt ve çelişkilerin cihad iradesini sarstığını ortaya koymaktadır. Din insanları dünya ve âhiret iyiliğine davet eden ilâhî bir kurum olduğuna göre, din davetçilerinin davet ettikleri ilkelerle yaşayışlarının uyumlu olması, iyinin canlı temsilcileri durumunda bulunmaları kaçınılmaz bir zarurettir. Kur’an’da Yahudi bilginlerinin insanlara iyiliği emrederken kendilerini unutmaları sorgulayıcı ve kınayıcı bir üslûpla dile getirilmekte ve böyle bir davranışın selim akılla bağdaşamayacağı ifade edilmektedir. Günümüz şartları içinde takip edilmesi gereken cihad yöntemlerini ekonomi, kültür, silahlı savaş ve siyasî cihad olmak üzere dört noktada incelemek mümkündür.