بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Cihad ve Savaş Ahlâkı / Savaş Sonrası Problemler Ve İslam / Ganimetler ve Fey
Savaş Sonrası Problemler Ve İslam

Ganimetler ve Fey

GANİMETLER VE FEY

Mücemmi’ İbnu Câriye el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte Hudeybiye sulhünde hazır bulunduk. (Sulh yapılıp) oradan döndüğümüz zaman, halk, develerini hızlandırarak (bir yere birikmeye) başladılar. Biz hayretle: ‘Bu insanlara ne oluyor, (niçin hayvanlarını hızlandırıp bir yere üşüşüyorlar?)’ diye sorduk.

‘Rasûlullah (s.a.v.)’a vahiy gelmiş’ dediler. Biz de, halkla birlikte harekete geçip develeri hızlandırdık. İlerleyince Rasûlullah (s.a.v.)’ı ‘Kura’u’l-Gamîm’ denen (Mekke ile Medine arasında Usfân’ın önünde bulanan) yerde bulduk. Devesinin üzerinde duruyordu. Halk toplanınca bize Fetih süresini tilâvet buyurdular.

Askerlerden biri: ‘Yani bu sulh bir fetih midir?’ dedi. Rasûlullah (s.a.v.):

“Evet!” deyip ilaveten: “Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Zât’a yemin ederim bu bir fetihtir” buyurdu. Süre-i celileyi okumaya devam eden Rasûlullah (s.a.v.): “Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ganimetler vaat etmiştir. İman edenler için bir delil olması ve sizi doğru yola ulaştırması için bunları size hemen vermiş ve insanların size uzanan ellerini önlemiştir” meâlindeki ayete kadar [24] okudu.

Sehl İbnu Ebî Hasme (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) Hayber’i iki kısma ayırdı: Biri vukua gelecek hâdiseler ve kendi ihtiyacı içindi, öbür kısmı da Müslümanlar arasında taksim etti. Bu kısmı on sekiz hisseye ayırdı.’ [25]

İbnu Şihâb (r.a.) der ki: ‘Rasûlullah (s.a.v.) Hayber’i beşe taksim edip beşte birini aldıktan sonra geri kalanı, Hudeybiye Seferi’ne katılanlardan Hayber’e iştirak eden ve etmeyenler arasında taksim etti.’ [26]

Ebu Katade (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Savaş sırasında kim bir düşmanı öldürür ve bunu ispatlarsa, maktülün seleb’i kendisinin olur.”[27]

Seleme İbnu’l-Ekva (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) bir seferde idi, müşriklerden bir casus gelip, ashabının yanında bir müddet oturup konuştu. Sonra sıvışıp gitti. Rasûlullah (s.a.v.): “O bir casustur, arayıp bulun ve öldürün!” diye emretti. Ben (erken) bulup öldürdüm. Rasûlullah (s.a.v.) onun selebini bana bağışladı.’ [28]

Avf İbnu Mâlik ve Hâlid İbnu Mâlik (r.a.) şunu söylemişlerdir: ‘Rasûlullah (s.a.v.) selebin kâtile ait olduğuna hükmetti, selebi ganimet malına katarak beşli taksime (humus) tâbi kılmadı.’ [29]

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.)’a Bahreyn’den bir mal getirildi. Rasûlullah (s.a.v.): “Bunu mescide dökün” dedi. Bu mal (şimdiye kadar) Rasûlullah (s.a.v.)’a gelenlerin en çok olanı idi. Rasûlullah (s.a.v.) namaza gitti ve mala hiç nazar etmedi. Namaz bitince gelip malın yanında durdu. Her gördüğüne ondan veriyordu. Derken amcası Abbas (r.a.) geldi ve:

‘Ey Allah’ın Rasûlü, bana da ver. Zira ben hem kendimin, hem de Akil’in (esaretten kurtuluş) fidyesini verdim!’ dedi. Rasûlullah (s.a.v.) da: “Al!” dedi. Bunun üzerine o da torbasını iyice doldurdu. Sonra onu sırtlamaya çalıştı, ancak muvaffak olamadı.

- Ey Allah’ın Rasûlü, birilerine söyle de sırtıma kaldırıversin’ dedi ise de: “Hayır” cevabını aldı. Bunun üzerine; Abbas:

- Öyleyse sen sırtıma kaldırıver!’ dedi. Yine: ‘Hayır!’ cevabını aldı. Bunun üzerine Abbas (r.a.), torbadan bir miktarını döktü, tekrar sırtlamaya çalıştı, yine kaldıramadı. Ve:

- Birilerine söyle sırtıma kaldırıversin!’ dedi. ‘Hayır!’ cevabını alınca, yine:

- Öyleyse sen kaldırıver’ dedi. Rasûlullah (s.a.v.) buna da ‘Hayır!’ deyince Abbâs bir miktar daha boşalttı, sonra kaldırıp omuzuna koyup çekip gitti.

Rasûlullah (s.a.v.), Abbas (r.a.)’taki para hırsına hayretinden, bize görünmez oluncaya kadar gözleriyle onu takip etmişti.

Rasûlullah (s.a.v.) tek dirhem kalıncaya kadar oradan ayrılmadı. [30]

Avf İbnu Mâlik (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.)’a fey malı gelince, hemen gününde dağıtırdı. Evliye iki hisse, bekâra bir hisse verirdi.’ [31]

İbnu Ömer (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) Hayber mahsulünden her sene zevcelerine yüz vask veriyordu. Bunun seksen vaskı hurma, yirmi vaskı arpa idi. Hz. Ömer (r.a.) halife olunca, Hayber’den Yahudileri çıkardığı zaman orayı taksim etti ve Rasûlullah (s.a.v.)’ın zevcelerini muhayyer bıraktı. Dileyene arazi ve (sulama) suyu verecek, dileyene de eskiden olduğu şekilde belli miktardaki vaskı verecekti. Bazıları arazi ve suyu tercih etti ki Hz. Aişe ve Hafsa (r.a.) bu gruptandı bir kısmı da kendilerine hurma verilmesini tercih etti.’ [32]

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Peygamberlerden (a.s.) biri, gazveye çıktı da kavmine: “Nikâhla bağlanıp, gerdeğe girmek istediği halde henüz gerdek yapmadığı kadını olan benimle gelmesin, keza bina yapıp henüz çatısı atılmamış inşaatı olan da gelmesin, keza gebe koyun veya develer satın alıp doğurmalarını bekleyeniniz varsa o da gelmesin.” dedi.

Gazveye çıktı. Derken tam ikindi namazı sırasında veya buna yakın bir zamanda (fethedeceği) beldeye yaklaştı. Güneş’e: “Sen bir memursun, ancak ben de bir memurum” dedi ve Allah (c.c.)’a yönelerek: “Ey Rabbim, şu güneşi bize durdur (da namazımız geçmesin!)” diye dua etti. Güneş, o yerlerin fethini Allah müyesser kılıncaya kadar durduruldu. Sonra elde edilen ganimetleri topladılar. Toplanan ganimetleri yemek üzere ateş geldi. Fakat ateş tatmadı bile. Bunun üzerine Peygamber:

“İçimizde ganimetten çalan bir hırsız var, her kabileden bir kişi bana biat etsin!’ dedi. Bu suretle ona biat etmeye başladılar. Derken bir adamın eli peygamberin eline yapışıp kaldı. ‘Hırsız bu kabilede. Kabilenin her ferdi bana teker teker biat etsin!” dedi.

Biat etmeye başladılar. İki veya üç kişinin eli O’nun eline yapıştı kaldı. ‘Ganimet hırsızı sizde’ dedi. Öküz başı kadar iri bir altın getirdiler. Ganimet yığınının içine o da atıldı. Ateş gelip ganimeti yedi.

Bilesiniz, bizden önce hiçbir ümmete ganimet helal kılınmamıştır. Ganimetleri Allah sadece bize helâl kıldı. Bu da, bizde gördüğü aczimiz ve zafımız sebebiyledir. [33]

Hz. Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) bir gün kalkıp gulûl’ü (yani ganimet malından çalma) hatırlattı, bunun kötülüğünü, günahının büyüklüğünü belirtti ve bu meyanda şunları söyledi:

“Sakın sizden birini, kıyamet günü, boynunda böğürmesi olan bir deve olduğu halde bana gelmiş: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, bana yardım et!’ diye yalvarıyor ve kendimi de cevaben: ‘Senin için hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim’ der bulmayayım...” Rasûlullah (s.a.v.) bu tarzda hayvanları ve diğer ganimet mallarını teker teker zikretti.’ [34]

Semüre İbnu Cündeb (r.a.), Rasûlullah (s.a.v.)’ın şöyle söylediğini haber verdi: “Kim ganimet hırsızını gizlerse bu da onun gibi olur.”[35]

Abdullah İbnu Amr İbni’1- Âs (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) bir ganimet ele geçirilince, Hz. Bilâl (r.a.)’e emrederdi, o da halka yüksek sesle duyurur, askerler de ganimet olarak ne ele geçirmişse getirip teslim ederdi.

Peygamberimiz (s.a.v.) de önce beşte birini (humus) alır, geri kalanı taksim ederdi.

Bir gün, (Bilâl’in) çağırmasından sonra bir adam kıldan mamul bir yular getirdi ve:

- Ey Allah’ın Rasûlü, ganimet olarak biz de bunu ele geçirmiştik!’ dedi.

“Sen, dedi, üç kere bağırdığı vakit Bilal’i işitmedin mi? O zaman niye getirmedin?”

Adam, Rasûlullah (s.a.v.)’a (gecikmenin sebebiyle ilgili olarak kabul görmeyen) özürler beyan etti. Ancak neticede şu cevabı aldı:

“Hayır! Bunu senden kabul etmiyorum. Kıyamet günü sen bununla birlikte geleceksin.”[36]

Yine Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.)’ın ağırlıklarının başını bekleyen Kerkere denen bir zat vardı, vefat etti. Rasûlullah (s.a.v.): “O cehennemdedir!” buyurdu. Bu söz üzerine adamı görmeye gittiler. Üzerinde ganimetten çalınmış bir aba buldular.’[37]

Âsım İbnu Küleyb babası Küleyb’den o da Ensârî birinden naklederek anlatıyor: ‘Biz Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte bir sefere çıkmıştık. Sefer sırasında şiddetli bir kıtlık ve sıkıntıya maruz kaldık. Derken, bir ganimet ele geçirdik. Askerler, onu hemen yağmaladılar. Rasûlullah (s.a.v.), yaya olarak (teftiş maksadıyla) yanımıza geldiğinde tencerelerimiz kaynamaya başlamıştı bile. Yayı ile tencereleri deviriverdi. Etleri de toprağa buladı. (Hepsini böylece yenmeyecek hale getirdikten) sonra şu açıklamayı yaptı:

“Yağma malı, lâşeden daha helal değildir’[38]

Sa’b İbnu Cessâme anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Koruluk ittihazı sadece Allah ve Rasûlü’ne ait (bir hak)’tır.”[39]

El-Misver İbnu Mahreme (r.a.)’ye Amr İbnu Avf (r.a.) şunu anlatmıştır: ‘Rasûlullah (s.a.v.) Ebu Ubeyde (r.a.)’yi Bahreyn’e, oranın cizyesin getirmek üzere yolladı. Mallarla dönünce Ensar geldiğini işitti. Sabah namazını Hz. Peygamber (s.a.v.) ile kıldılar. Namaz bitince, Rasûlullah (s.a.v.)’ın etrafını sardılar. Rasûlullah (s.a.v.) tebessüm buyurdular ve: “Öyle zannediyorum, Ebu Ubeyde’nin bir şeyler getirdiğini işittiniz.” dedi. Hep birlikte: ‘Evet!’ dediler. Bunun üzerine şunları söyledi:

“Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümit edin. Allah’a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helak oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helak etmesinde korkuyorum.”[40]

Sa’lebe İbnu Ebî Malik anlatıyor: ‘Ömer İbnu’1-Hattâb (r.a.), bir kısım bürgüyü Medineli kadınlar arasında taksim etmişti, geriye güzel bir bürgü kaldı. Yanındakilerden bazıları kendisine:

‘Ey Müminlerin Emiri, bunu da Senin yanında bulunan Rasûlullah (s.a.v.)’ın kızına ver!’ dediler. Bununla, Hz. Ali (r.a.)’in kızı Ümmü Gülsüm’ü kast ediyorlardı. Hz. Ömer (r.a.) onlara:

‘Ümmü Selît, buna daha çok hak sahibidir. Zira O, Rasûlullah (s.a.v.)’a biat etmişti ve Uhud Savaşı’nda bize kırbalarla su taşıyordu.’ dedi. [41]

[24] Fetih sûresi, 48/20.

[25] Ebu Dâvud, Harâc, 24.

[26] Ebu Dâvud, Harâc, 24.

[27] Buharî,Meğâzî, 54; Müslim, Cihad, 46; Tirmizî, Siyer, 13; Ebu Dâvud, Cihad, 147.

[28] Buhârî, Cihad, 173; Müslim, Cihad, 45; Ebu Dâvud, Cihad, 110; İbnu Mâce, Cihad, 29.

[29] Ebu Dâvud, Cihad, 149.

[30] Buhârî, Salât, 42, Cizye, 4, Cihad, 172.

[31] Ebu Dâvud, Harâc, 14.

[32] Buhârî, Hars, 8, 9, 11, İcâre, 22, Şirket, 11, Şurut 5, Meğâzî, 40; Müslim, Musâkât, 1;

Ebu Davud, Harâc, 24; İbnu Mâce, Rühün, 14.

[33] Buhârî, Humus 8, Nikâh 58; Müslim, Cihad 32.

[34] Buharî, Cihad, 189; Müslim, İmâret, 24.

[35] Ebu Dâvud, Cihad, 146.

[36] Ebu Davud, Cihad, 144.

[37] Buhârî, Cihad, 190; İbnu Mâce, Cihad, 34.

[38] Ebu Dâvud, Cihad, 138.

[39] Buhârî, Şirb, 11, Cihad, 146; Ebu Dâvud, Harâc, 39.

[40] Buharî, Rikâk, 7, Cizye, 1, Megâzî, 11; Müslim, Zühd, 6; Tirmizî, Kıyâmet, 29.

[41] Buhârî, Megâzî, 22, Cihad, 66.