Fakirlik Düşündürücü Ve Tehlikeye Açıktır
FAKİRLİK DÜŞÜNDÜRÜCÜ ve TEHLİKEYE AÇIKTIR
Allah (c.c.) katında zenginlik, fakirlik, kölelik, efendilik, amirlik, memurluk yoktur. İnsanların hepsi eşittir; ancak takva sahipleri Allah (c.c.)’a daha yakındır.
Fakirlikle tembelliği bütün kötülüklerin anası kabul eden Hz. Muhammed (s.a.v.) fakirlik ve tembelliği ortadan kaldırmış, kısa zamanda bütün insanlara yaşama hak ve hürriyetini kazandırmıştır.
Dinimize göre mal, mülk, Allah (c.c.)’ın insanlara bir lütfudur. Bu lütuf, başka insanlara baskı ve onları aşağılamak için kullanılmamalı, insanlığın sıkıntılarını gidermek için harcanmalıdır. Zira Allah (c.c.) insanların mal, mülk, servet, suret ve güzelliklerine bakmaz, ancak kalplerinin temizliğine ve güzel amellerine bakar. Allah (c.c.) katında bütün insanlar, zengin, fakir, beyaz, siyah, hür, köle, hepsi, tıpkı tarağın dişleri gibi eşittir. Bunun için işçi ve patron, biri diğerini hor ve hakir görmemelidir. Roma imparatorluğu, köle ve işçilere çok kötü davrandığı için yıkılmıştır. Allah (c.c.)’ın elçisi Muhammed (s.a.v.) işçilere çok değer verir onların sık sık ihtiyaçları olup olmadığını sorardı.
Fakirlik, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin hayatı boyunca tercih ettiği bir yaşama yoludur. Fakir, kendisinin daima Allah ( c.c.)’a muhtaç olduğunu bilen ve aklından çıkarmayan, bu anlayış ve inanç içinde tevekkül ve teslimiyeti huy haline getiren kimsedir. Fakir, ilâhî bir sınavın en çileli aşamalarına ulaştığı zamanlarda bile harama el uzatmayan, gayr-i meşru bir kazanca tenezzül etmeyen, varlıklı insanların konforlu hayatı karşısında gözleri kamaşıp da, ‘Haram-helal ver Allah’ım (c.c.), yoksul kulun yer Allah’ım (c.c.)’ demeyendir.
Allah (c.c.) ayet-i kerime’de “Ey insanlar, siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her şey den müstağnidir; her hamde layıktır” [1] buyurulmaktadır.
Ubade Bin Samit (r.a.) buyurdu: ‘Cehennemin yedi kapısı vardır: Üçü zenginler, üçü kadınlar, biri de fakir ve miskinler içindir.’
Fakirler topluluğu, Rasûlullah (s.a.v.)’e bir elçi gönderdiler: ‘Ben fakirlerin sana gönderilen elçisiyim.’ dedi. Bunun üzerine Rasûl-ü Ekrem (s.a.v.): “Sana ve yanlarından geldiğin kimselere merhaba! Onlar öyle bir topluluktur ki, onları seviyorum.”
Elçi dedi ki: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Zenginler hayrı bizden tamamen aldılar. Hacca giderler. Bizim buna gücümüz yetmiyor. Umre yaparlar, bizim takatimiz yok. Hasta oldukları zaman, mallarının fazlasını kendilerine zahire edinirler.’ Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Benden fakirlere tebliğ et! Muhakkak sizden sabreden ve ecrini Allah’tan (c.c.) isteyen bir kimse için, üç haslet (şey) vardır:
1. Cennette bir takım köşkler vardır. Yeryüzündeki insanların, gökteki yıldızlara baktıkları gibi, Cennet ehli onlara bakarlar. Oraya ancak fakir bir Peygamber, fakir bir şehit veya fakir bir mümin girer.
2. Fakirler zenginlerden yarım gün evvel cennete girerler. O yarım gün de, beş yüz senelik bir zamandır.
3. Zengin (sübhanellahi vel hamdü lillahi v.d.) dediğinde fakir de onun gibi derse, zengin bu hususta fakire yetişemez. Velev ki bu hususta on bin dirhem harcasın. İyilik amillerinin hepsi de böyledir.” buyurdular. Bunun üzerine fakirlerin elçisi dönüp, Rasûlullah (s.a.v.)’ın buyurduğunu kendilerine haber verdiler. Onlar da: ‘Biz razı olduk! Razı olduk!’ dediler.
Fakirliğin cezayı gerektirici durumlara düşürdüğü zamana ait işaretlerinden birisi, insanın ahlâkını kötüleştirmesi, iteatini bırakmak suretiyle, Rabbinden (c.c.) şikâyet etmesi, kaza ve kaderine küsmesidir. Herhangi bir kul dünyaya karşı sevgi gösterirse, ona şunlar karşılığında dünyadan al denir. 1. Meşguliyet, 2. Üzüntü, 3. (Ahirette) uzun hesap, buyurdular.
Rasûlullah (s.a.v.) “Bir kişi malının fazla oluşundan yüz bin dirhem çıkarıp sadaka vermiş. Bir kişi de kendisinde fazla mal olmadığından, iki dirhemin (gönülden razı olarak) bir dirhemini çıkarıp sadaka olarak vermiştir. İşte bu bir dirhemin sahibi, yüz bin dirhemin sahibinden ( bu takdirde) daha üstün oldu.” Allah (c.c.) ayet-i celilede: “Biz yeryüzünde olan şeyleri yer halkına bir süs yaptık ki, insanların hangisinin daha güzel bir amelde bulunacağını imtihan edelim” [2] buyurmuştur.
Yine Peygamberimiz (s.a.v.) “Adem oğlunun hakkı ancak üç şeyde vardır: 1. Belini doğrultan yemekte, 2. Avret mahallini örten elbisede, 3. Kendisini koruyan evde. Bundan fazla olan hesaptır.” buyurmuşlardır.
Rasûlullah (s.a.v.): “Bir kimsenin karnı aç olsa da, hiç kimseye söylemese, Hak Teâlâ, o kimseye bir yıllık sevap verir ve ummadığı yerden rızık gönderir ve başka ihtiyacı varsa, kimseye bildirmezse, o da böyledir.” [3] buyurmuşlardır.
Gerçek zenginliği mal ve servette arayanlar, onu ancak gönül kanaatinde bulabilir. Çünkü gözü aç olup doymak bilmeyen kimse, her zaman fakirdir. Rahat ve huzuru konforda arayanlar, onu temiz ve helal bir kazançta ancak bulabilir. Çünkü haram insanı her zaman vicdanen rahatsız ve huzursuz eder. Lezzetleri nefis ve çeşitli sofralarda arayan, onu ancak beden sağlığında bulabilir. Çünkü sağlıktan daha tatlı bir nimet yoktur.
Övgüye ve sevgiye layık bulunan fakir, çalışmayı ihmal eden, başkası kazansın, ben yiyeyim, fikrinin takipçisi bulunan bir kimse olmayıp, gayretinin son sınırına kadar didindiği halde, fazla bir kazanç temin edemeyen, nefsin bütün tahriklerine ve şeytanın her türlü vesvesesine karşı koyan bir kahramandır.
Kâinatın Efendisi, elindeki maddi imkânları fakirlerin ihtiyaçlarına sarf eder ve yoksullar gibi yaşardı. O, yaşamaya layık bulunan hayatın, ahiret hayatı olduğunu kesin olarak bildiği için: “Ey Allah’ım! Beni fakir olarak yaşat ve fakir olarak vefat ettir. Beni yoksullar zümresi içinde haşret!” diye dua etmiştir.
Müminlerin annesi Hz. Aişe (r.a.) Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bu duasını işitince; ‘Ne için bu duayı yaptınız?’ diye sormuştu. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) “Zira, onlar zenginlerden kırk yıl önce Cennete gireceklerdir.” [4] buyurdular.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve O’nun temiz ailesi, bir günde iki defa, arpa ekmeğinden karnını doyurmamıştı. ‘Biz neden böyle sıkıntıdayız?’ diye zihnini yormamış, ‘Ey Allah’ım! Muhammed ailesinin rızkını, canlarını (tende) tutacak kadar ihsan et!’ diye dua etmiştir. [5]
Hedefine ulaşan bu dua sebebiyle, O’nun kutlu evinde, aylarca ocak yanmadığı ve dolayısıyla yemek pişmediği olurdu. Ehl-i Beyt, su ve hurma ile hayatlarını devam ettirme yolunu takip ederlerdi. Ondaki bu hal, bir şey bulamamaktan değil, eline geçeni hemen yoksullara dağıtmasından ve dünya malına karşı isteksiz davranmasından ileri gelmekteydi. Bu hususun en kuvvetli delili şu hadis-i şerif olmaktadır: “Allah (c.c.) bana Mekke dağlarını altın haline getirmeyi teklif etti. Ben de, Hayır (istemem), dedim. Ve şöyle yalvardım. “Ey Rabbim! Bir gün doyayım, bir veya üç gün aç kalayım. Çıktığım vakit, şükür ve hamdederim.” [6]
Rasûlullah (s.a.v.)’ın övdüğü fakirler, mal yokluğu ile göz tokluğunu şahsında toplayan, altına ve gümüşe kul olmayan, bunaltıcı sıkıntılar içinde kıvrandıkları halde, dine aykırı bir söz ve hareketle Allah (c.c.)’a isyan etmeyen kimselerdir. Onlar bu yüce özelliğin sahibi olduklarından dolayı “Fakirler(in bir çoğu) zenginlerden (ahiretin zaman ölçülerine göre) yarım gün, beş yüz sene önce Cennete girecektir.” müjdesine kavuşmuşlardı. [7]
Müslüman, mal yönünden kendisinden daha düşük derecede olana bakacak; ibadet yönünden kendisinden ileride olanı dikkate alacaktır. Mümin böyle bir yol takip edecek olursa, ibadette gayretini, elinde bulunan mala karşı kanaatini ve şükrünü artırır.
Fakirleri sevmek, onların kendisinin bir parçası olduğunu düşünmek ve onlara yardımcı olmayı kendine görev bilmektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve diğer peygamberlerin yaşayışları, fakirce bir hayat olduğu için, yoksulları sevmek, İslâmî bir görev olmaktadır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’i seven, O’nun hayatını kendisine örnek bilecektir. Zira “Kişi sevdiği ile beraberdir.” [8]
Rasûlullah (s.a.v.), Hz. Aişe (r.a.)’ye yaptığı öğütle: “Ya Aişe! Yoksulu (kapından) geri çevirme! Bir hurmanın yarısı ile olsa bile, (onu gözet). Ya Aişe! Yoksulları sev ve onlara yaklaş ki, Allah (c.c.) da kıyamet günü seni (rızasına ve cennetine) yaklaştırsın.” buyurmuşlardır. [9]
Rasûlullah (s.a.v.): “Tembel olma, hırsa da kapılma! Elindeki servetten yoksula ve fakire sarfet! Fakirlik utanç sebebi değildir, ondan korkma, zira fakirler, Cennete zenginlerden beşyüz sene evvel girecektir. Her ümmet için bir imtihan sebebi vardır. Ümmetimin imtihanı da mal ( yüzünden olacak)tır.” [10] buyurdular. [11]
Allah (c.c.), hikmet gereği olarak insanları; sima, ahlâk, tabiat ve mizac hususlarında, birbirine çoklukla uymaz hallerde yaratmış ve yaratışta olduğu gibi, yaşayış tarzlarımızda da muhtelif derecelerde kılarak, bir kısmımızı zengin, bir kısmımızı da fakir eylemiştir. Alemin nizamı da böyle yürümektedir. Örneğin, bir caminin inşa edilmesi, zenginin parası, fakirin de işçiliği iledir. Zenginler, fakirlere ve fakirler de zenginlere muhtaç olarak birbirleriyle yardımlaşır. Birlik ve bütünlük gösterilir. Bu birlik ve beraberlik sayesinde, ne zor ve tehlikeli işler bile, kolaylıkla başarılıp sonuca kavuşurlar. Bu nedenle, zenginin parası ve işçinin emeği, bir toplumu ayakta tutan iki ana temeldir. Allah (c.c.), zengini şükür ve fakiri de sabır ile mükellef kılarak, her birini ayrı ayrı denemeye tabi tutmuş; her ikisi de birbirinden zor olan bu faziletlerde başarı gösterenlere, büyük karşılıklar vaad buyurmuş ve biz insanların toplu, birbirine saygı ve sevgi ile bağlı bir halde yaşamalarına temel olacak bir takım hükümler koymuştur. Bu hükümlerden birisi olarak, Cenâb-ı Hak fazlından bazı kullarına ihsan ettiği mallardan, o kimselerin diğer muhtaç, yoksul, istekli olan kimselere ihsan etmelerini emir buyurmuştur. Hatta bu emrin zenginler için bir borç ve mükellefiyet, fakirler için de bir hak olduğunu bildirmek üzere, Allah Teâlâ ayet-i kerimelerinde buyurur ki: “Gerçekten takva sahipleri cennetlerde pınar başlarındadır. Rablerinin kendilerine verdiğinden razı oldukları halde. Doğrusu onlar, bundan önce güzel amel işleyenlerdir. Onlar geceden pek az (bir zaman) uyuyorlardı, sabahın erken vakitlerinde de hep istiğfar ederlerdi. Onların mallarından, dilencinin (malı olmayanın veya utancından dilenmeyen fakirlerin, muhtaçların ve her) mahrum olanın bir hakkı vardır.” [12]
Yine Allah (c.c.) başka bir ayette: “Yoksula, yetime ve esire, seve seve yemek yedirirler.” [13] buyurdu.
Tarihten bir örnek; İran elçisi Medine’ye gelip Halife Hz. Ömer (r.a.) görmek istedi. Büyük ve görkemli saraylar arıyordu. Görenler, ‘Ne arıyorsun?’ diye sordular. ‘Halifeyi arıyorum’ dedi. ‘Halife orada hurma dallarının arasındadır.’ Dediler. İran elçisi gitti baktı ki, Hz. Ömer (r.a.) gerçekten kurumuş hurma dallarının içinde, çalı çırpı üzerinde uyuyor. İran Elçisi, şaşkınlığından kendini alamıyor. ‘Uyu, ya Ömer! Uyu! Böyle sıcak hurma dalları üzerinde korkusuzca uyumak, ancak senin hakkındır.’ der.
[1] Muhammed sûresi, 47/38.
[2] Kehf sûresi, 18/7.
[3] Tirmizi.
[4] Tuhfet ül- Ahvezi, s.15.
[5] Tuhfet-ül-Ahvezi, s.18
[6] Et-Tac.
[7] Tuhfet ül- Ahvezi, s. 25.
[8] Tirmizî, Cennet, 25.
[9] Et-Tac.
[10] Et-Tac.
[11] Tirmizî, Zühd, 26, 2337.
[12] Zariyat sûresi, 51/15–19.
[13] İnsan sûresi, 76/8.