Erdemli Siyaset ve Toplum
İslâm, hayatı bir bütün olarak kucaklamış ve
ona göre kurallar koymuştur. İnsanın hayatı bir bütünlük arz ettiğine göre,
onun hayatına hâkim olan ilkelerin de bütünlük ve tutarlılık arz etmesi
gerekir. İnsan, hayatının bir kısmında ahlâk ve fazilet sahibi, diğer
kısımlarında hırslı, acımasız, doyumsuz ve ahlâksız olamaz. Bu, mantığın en
temel ilkeleriyle çelişir.
Bu yüzden insanın bireysel hayatına da, aile
ve sosyal hayatına da, siyasete de hâkim olması gereken kurallar aynı kaynaktan
gelirler. Varlık alemine hakim olan kurallarla, insan hayatına yön veren
kurallar aynıdır. Nitekim İslâm’da, din ile dünya birbirinden ayrılmamıştır. “Dünya ahiretin tarlasıdır.” Hadis-i
şerifi bunu en güzel şekilde ortaya koymaktadır. Çünkü amaç, insanın bu dünyada
bir bütünlük içinde, anlamlı ve tutarlı bir hayat yaşaması ve böylelikle âhiret
mutluluğunu da kazanmasıdır.
Bunun içindir ki din ile siyasetin bir ve
beraber olması, dinin siyasete alet edilmesi anlamına gelmez. Kademe bakımından
din, siyasetin üstündedir. Din, siyasete yön veren ilkeleri ortaya koyar.
Siyaseti ‘erdemli siyaset’ olarak
tanımladığımız zaman, dinin siyaset ahlâkı ve toplum düzeni için ne kadar elzem
olduğunu açık bir şekilde görürüz. Günlük siyaseti doğru anlamak için de
adalet, emanet ve hakkaniyet üzerine kurulu ‘erdemli siyaset’i doğru anlamamız gerekiyor.
Siyaset, insanın ve toplumun hayır ve hasenat
üzere, mutlu ve erdemli bir hayat yaşaması için gayret göstermek, çaba sarf etmek
sanatıdır. Siyasetin asıl ve temel gayesi budur. Bu amaca hizmet etmeyen ve
adalet dağıtmayan bir siyaset, ancak küçük hesapların, çıkar çatışmalarının,
kirli ilişkilerin bir aracı olur.
Kur’an-ı Kerim’de siyaset kelimesi geçmez ama
siyaset kavramının altını dolduran temel unsurlar zikredilir. Mülk, adalet,
emanet, devlet, imam, emir, istişare, kavim, millet gibi kavramlar, bugün
siyaset dediğimiz alanın temel unsurlarıdır. Sadece bu kelimeler bile, İslâm’da
siyasetin devlet yönetiminden ve bugünkü manada ‘politika’dan ibaret bir şey
olmadığını gösteriyor.
Türkçede de sıkça kullandığımız ve mahkeme
salonlarında gördüğümüz “Adalet, mülkün
temelidir.” sözü, İslâm’ın yüksek siyaset anlayışının tek cümlelik bir
ifadesidir. Adalet olmadan hiçbir şey hak ettiği yere ulaşamaz. Mülk ise, hem
mal ve mülkü, hem bir ülkeyi, hem de yönetim biçimini ve düzeni ifade eder. Bu
manada yerel, ulusal ve küresel siyasete anlam katan şey, adalettir.
Siyaset, insanların büyük kitleler halinde
bir arada yaşamak için ihtiyaç duyduğu düzenin kurallarını ortaya koyar ve uygular.
Bu kurallar yüksek ahlâkî ve manevî değerlere dayandığı zaman, siyaset adalet
dağıtan ve hayra vesile olan bir kurum haline gelir.
Siyaset asla kendi başına bir amaç değildir.
Siyaset, insanı mutluluğa ulaştırmak ve erdemli, mutlu ve ahlâklı bir hayat
yaşaması için bir araçtır. İnsanın yüksek değerlerine hizmet etmeyen bir
siyaset, bizi ancak bencilliğe ve insanın arzu ve heveslerinin tek değer kabul
edilmesine götürür.
İnsanın mutluluğu nedir? İnsan, nasıl mutlu
olur? İnsanın mutluluğu maddî hazlarını tatmin etmek demek değildir. Çünkü maddî
hazların sonu yoktur. Madde aleminde kaldıkça insan hep daha fazlasını ister.
Ve gerçek tatmine hiçbir zaman ulaşamaz. Gerçek mutluluk, manevî değerlere
sahip olmak, tükenmeyen bir kaynağa bağlı olmaktır. Yüksek siyasetin temel
değerleri, bu ahlâk ve maneviyat alanından gelir.
Bugün siyaset ile mutluluk arasındaki
ilişkiyi neredeyse unutur olduk. Çünkü siyaset deyince aklımıza gündelik
politika geliyor. Kimse siyasete yüksek bir değer atfetmiyor, ondan ahlâkî ve manevî
bir görev ifa etmesini beklemiyor. Oysa erdemli siyaset, insanın ahlâkî ve manevî
huzurunu ve mutluluğunu temin etmek için vardır.
Büyük İslâm düşünürü Farabî, ‘Erdemli Toplum’ adlı ünlü eserinde,
siyasete ve siyasal düzene işte böyle bir anlam yükler. İnsan, topluluk halinde
yaşarken manevî mutluluğa ulaşmak için hangi kurallara tabi olmalıdır ki
erdemli bir hayat yaşayabilsin? Farabî, erdemli topluma hâkim olan siyaset
düzeninin, bu soruyu cevaplamak zorunda olduğunu söyler. İslâm’ın ahlâkî ve
hukukî düsturları, erdemli siyasetin de çerçevesini belirler.
Bu yüzden siyaset, ahlâk ve hukukun buluştuğu
yerdir. Hukuk, son tahlilde tıpkı siyaset gibi, bir ahlâk öğretisidir. Başkasının
hakkına saygı duymak, gasptan, cinayetten, hırsızlıktan uzak durmak, toplum
düzenini gözetmek… Bunlar aynı anda hem hukukî hem de ahlâkî değerlerdir.
Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmış bir insan, hukukun kurallarına da riayet ediyor
demektir.
İnsanın kemale ulaşmak suretiyle mutluluğa
ulaşması siyasetin gayesi, hukuk ve ahlâkın meyvesidir. Bu üç alan arasındaki
bağ, İslâm düşüncesinde açık bir şekilde ortaya konmuştur. Modern dönemde ise
bu alanlar birbirinden adeta kesin çizgilerle ayrılmıştır. Bu yüzden siyaset
konuşurken ahlâktan bahsetmek adeta nesli azalmış ve safiyane bir şey olarak
görülmektedir. Siyasetin değil, siyasetçinin ahlâklı olmasından
bahsedilmektedir. Oysa siyasetin kendisi ahlâk ilkeleri üzerine kurulu
olduğunda, siyasetçi de, yöneten de, yönetilen de ahlâkı ilave yahut ekstra bir
şey olarak değil, hayatın kurucu unsurlarından biri olarak görür. Böylece ahlâk
siyasetin içeriğini oluşturur. Onun ruhuna hâkim olur.
İşte ‘Erdemli Siyaset’, ancak bu yüksek ahlâkî
ve manevî değerler üzerinde kurulup yükselebilir. Bu değerler, hayatımıza anlam
veren ilkeler, kurallar, ölçülerdir. Mesela hepimizin ölümlü varlıklar olması
gibi. Mesela hepimizin bir gün amellerimizden dolayı hesaba çekileceğimiz gibi.
Mesela başlangıcı olan her şeyin bir sonunun olması gibi…
Bu temel ilkeleri düstur kabul eden bir hayat
anlayışı, bizi erdemli topluma götürür. Erdemli topluma ulaşmanın yolu ise,
erdemli siyasettir. Yani ahlâkî ve manevî değerlerin hakim olduğu, yön verdiği
bir siyaset… Bu siyaset günlük politikadan ve onun bitip tükenmeyen
oyunlarından, desiselerinden farklıdır. Basit, çıkarcı hesapların ötesindedir.
Bu siyaset bir ahlâk siyasetidir. Bu yüzden bizim geleneğimizde siyaset ile
ahlâk birbirinden ayrı şeyler değildir.
Ahlâkta bireye ve topluma taalluk eden bütün
kurallar, aynı zamanda siyasette de geçerlidir. Adaletli olmak, emanete riayet
etmek, doğru sözlü olmak, ölçüyü kaçırmamak, hem bireyin hayatında hem de
toplumsal hayatta uyulması gereken kurallardır. İşte yüksek, erdemli siyaset bu
ilkeler üzerine yükselen siyasettir.
Bu yüzden İslâm düşünce geleneğinde siyaset, ‘amelî
hikmet’ ve ahlâk başlığı altında ele alınmıştır. Amelî hikmet, insanların
hayatlarında hangi kuralları nasıl uygulayacaklarını ortaya koyar. O, bir tür
hayatın ilm-i halidir.
Devletin nasıl yönetileceğini, siyasetin
nasıl yapılacağını belirleyen de bu amelî hikmet, hayat ilm-i halidir. İmam Maverdî,
‘Ahkâmu’s-Sultâniyye’ adlı Sünnî
siyaset düşüncesinin klasik eserlerinden biri olan meşhur kitabında, bu amelî
hikmetin pratik hayatta ve devlet idaresinde nasıl uygulanacağını detaylı bir
şekilde anlatır.
Maddeci, çıkarcı, bencil, ilkesiz modern
siyasetin tersine, İslâm’ın öngördüğü erdemli yüksek siyaset, merkeze insanın
manevî değerlerini ve hayat gayesini yerleştirir. Asıl hedef, ‘beşer’ kalıbını
aşıp, ‘insan’ olabilmektir. Beşeriyetten insan mertebesine geçebilmek, insanın
bu dünyadaki en büyük imtihanıdır. Siyaset de bu amaca hizmet etmek için
vardır.
Hz
Mevlâna k.s. diyor ki, ‘Eğer Âdem evladı suretle insan olsaydı, Hz Peygamber
Efendimizle Ebu Cehil aynı olurdu.’ Siyaset, beşer ile insan, Hz Peygamber
(s.a.v) ile Ebu Cehil arasındaki farkı göz ardı ettiği anda, istikametini
kaybetmiş demektir. Eşitlik, temsil, düzen, vs. adına ahlâkî değerlerin yok
sayılması, modern siyaset anlayışının temel sapmalarından biridir. Herkesin oy
hakkına sahip olması ve kanun önünde eşit olması, ahlâkî değerlerin ortadan
kalkmasına yahut gevşetilmesine neden olmamalıdır.
Fakat günümüz siyaseti, insanların
tercihlerinin esas alındığı bir noktadadır. İnsanlar neyi nasıl kabul ederse
onun ilke olması öngörülmektedir. Medyada olduğu gibi, siyasette de ‘halk bunu
istiyor’ denilerek ahlâkî ilkelerden taviz veriliyor. Oysa erdemli bir siyaset
anlayışı, adalet, emanet ve hakkaniyet gibi sağlam ilkeler üzerine kuruludur.
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi erdemli
yüksek siyasetin amacı, insanı mutluluğa ulaştırmaktır. Bunun yolu ise erdemli
bir toplum inşa etmekten geçer. Erdemli toplum, insanları hayatlarını ahlâki-manevi
kurallara göre yaşadığı ve hiçbir şeyde aşırılığa kaçmadığı bir toplumdur.
Burada insanlar birbirlerinin haklarına riayet ederler. İyilik ve güzelliği
koruyup kollarken, kötülüğe karşı da ortak mücadele ederler. Zira iyiliğin
yaygınlaştırılıp kötülüğün yasaklanması, hem bireysel hem de toplumsal hayatta
huzur ve barışın temel şartıdır. İşte bizim yüksek siyaset dediğimiz şey, bu
ilkeleri hayata geçirecek mekanizmaları kurmaktır.
Yüksek siyasetin temel önceliklerinden biri,
iyiliğin yaygınlaştırılması ve kötülüklerin yasaklanmasıdır. Kur’an buna “emr-i
bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker” der. Bütün iyilikleri ifade eden maruf, “Allah
ve Rasulü’nün yapılmasını emrettiği ve insan aklının da güzel kabul ettiği”
bütün davranışlardır. Münker ise, “Allah ve Rasûlü’nün yasakladığı ve insan
aklının da kötü kabul ettiği” bütün amel ve davranışlardır. Kur’an’da sıkça
ifade edildiği gibi maruf olan şeylerde insanlar için pek çok iyilikler ve
güzellikler, münker olan şeylerde ise kötülükler ve zararlar vardır.
İyiliği yaygınlaştırıp kötülüğe karşı
mücadele etmek, bireysel ve toplumsal düzenin ve huzurun olmazsa olmaz bir
şartıdır. Kur’an ve Sünnet bu konuya çok büyük önem atfeder. Çünkü insanın bu
dünyada yaşamasının amacı Allah’a kulluk etmektir. Bunu yapmanın yolu ise
iyinin yanında durup, kötünün karşısında olmaktır.
Siyaset, bu temel duruşu benimsediği zaman
insanlara hizmet eden ve adalet dağıtan bir kurum haline gelir. Ama iyi ile
kötü, helal ile haram, güzel ile çirkin arasındaki farkı ortadan kaldırır ve
hangisinin yanında durması gerektiğini unutursa, o zaman siyaset ancak zulüm,
haksızlık ve fitne üreten bir kurum haline gelir.
Kur’an, Müslümanları iyinin yanında, kötünün
karşısında bir topluluk olarak tasvir eder: “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.
İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz.” (Âl-i İmran sûresi, 3/110).
Fakat sadece tasvirle yetinmez, aynı zamanda böyle bir topluluk olmalarını
emreder: “Sizden hayra çağıran, iyiliği
emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmran sûresi, 3/104).
İşte bizim erdemli toplum dediğimiz toplum modeli, bu ilkeleri esas alan bir
toplumdur. Siyaset bizi bu amaca ulaştırdığı oranda anlamlı ve faziletli bir
uğraştır.
Yukarıda kısaca ele aldığımız yüksek siyaset
düsturunu benimseyen İslâm’ın büyük âlim ve düşünürleri, gündelik siyasetin
üstünde kalarak devlete, devlet adamına, yöneticiye ve topluma her zaman yol
göstermişlerdir. Bu mesafeyi korumak, irşad vazifesi açısından son derece
önemlidir. Çünkü gündelik siyasetin içine giren bir kişi, onun rutin
işleyişinden kendini kurtaramaz.
Bunun en güzel örneklerinden biri, Fatih’in
İstanbul’u fethederken şeyhi ve hocası Akşemseddin hazretleri ile olan
ilişkisidir. Bir sultan olarak Fatih, işini yapmak için gerekli bütün teknik ve
idarî tedbirleri alır, askerî stratejisini geliştirir, askerlerine moral verir,
idarecilere adaletle davranmalarını söyler. Yani erdemli bir idareciden
beklenen bütün tavır ve tutumları sergiler.
Fakat
İstanbul’un manevî olarak fethi, Fatih şehrin anahtarlarını Akşemseddin
hazretlerine verip elini öptüğü zaman gerçekleşir. Konstantinapol, işte o andan
sonra İstanbul haline gelir. İstanbul o andan sonra İslâm’ın zirve
şehirlerinden biri haline gelir. Bu, erdemli yüksek siyasetin en çarpıcı
örneklerinden biridir. Bize düşen bugün de siyaseti, kısır döngülerden ve basit
çıkar hesaplarından kurtarmak ve yüksek ahlâki değerlere bağlamaktır. Bunu
yaptığımız vakit, siyaseti adalet dağıtan ve insanların huzur ve mutluluğuna
hizmet eden bir kurum haline getiririz. Bunu başardığımız gün erdemli yüksek
siyaseti hayata geçirmiş oluruz.
Erdemli
toplum yukarıda belirttiğimiz özellikleriyle başta ‘Asr-ı Saadet’ olmak üzere
İslâm tarihinde bir çok dönemlerde gerçekleşmiş, asırlarca yaşamıştır.
Dolayısıyla düşünürlerin zihinlerinde ve kitaplarda kalan bir hayal değildir.
Yeniden gerçekleşmesi, yaygınlaşması ve büyük insan kitlelerinin bundan
yararlanması da hayal değildir. Yeter ki bunu gaye edinen güçlü Müslüman
siyasetçiler ve devletler erdemli toplumu arzu etsinler.