Eğitim Ve Öğretim İle Yapılan Cihad
2. EĞİTİM ve ÖĞRETİM İLE YAPILAN CİHAD
Müslümanların nerede olursa olsun, zamanın hangi diliminde yaşarlarsa yaşasınlar İslâm’ı öğrenmeleri, öğrendiklerini başkalarına da öğretmeleri ve bunları gerek kendi hayatlarında yaşamaları ve gerekse toplum hayatına hâkim hale getirmeleri için yaptıkları bütün eğitim ve öğretim çalışmaları ve bu uğurda bütün harcamaları eğitim ve öğretim ile yapılan cihat demektir.
Bükeyr b. Maruf (r.a.) yoluyla Aklama (r.a.)’dan ‘el Kebîr’ adlı kitabında Taberânî şöyle bir rivayette bulunuyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:
“Şu kavimlere ne oluyor ki, komşularını din bakımından bilgili kılmıyorlar, onlara öğretmiyorlar, onlara öğüt vermiyorlar, onlara emretmiyorlar ve onları (kötülüklerden) sakındırmıyorlar. Yine o kavimlere ne oluyor ki, komşularından öğrenmiyorlar ve onlardan İslâmî bilgiler almıyorlar, vaazlarını dinlemiyorlar. Vallahi diyorum ki, mutlaka komşularını öğretecekler, onları fakih ve anlayışlı kılacaklar, onlara vaaz edecekler, onlara emredecekler ve onları sakındıracaklardır. Aynı zamanda yine (yemin ederek diyorum) mutlaka bir kavim komşularından öğrenecekler, onlardan fıkhı alacaklar, onlardan öğüt alacaklar ve bunu yapmazlarsa kendilerine azap konusunda mutlaka acele edeceğim.” Sonra indi ve bir grup şöyle dedi: Bunlarla kimlerin kast olunduğunu bilir misiniz? Buyurdu ki: “Eş’ariler. Onlar fakih olan bir toplumdurlar. Onların kuyu sahibi ve bedevilerden (göçebe yaşayan) kaba-saba görgüsüz komşuları vardır.” Bu, Eş’arîlere ulaştırıldı. Hemen Rasûlullah (s.a.v.)’a geldiler ve dediler ki: ‘Ya Rasûlallah, Sen bazı kavimleri hayırla anmışsın ve fakat bizi de şer ile anmışsın.
Bizim günahımız nedir ki? Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir toplum ya komşularına öğretir, ya onlara mutlaka öğüt verir, ya onlara kesin emreder ve onları mutlak olarak (kötülüklerden) sakındırır veya bir kavim muhakkak komşularından öğrenir, öğütlenir, onlardan fıkhı alır ya da onlara ceza ve ukubet kesin olarak yakında dünyada gelir.” Dediler ki, ey Allah (c.c.)’ın Rasûlü, bizler kendimizden başkalarına mı vaaz edelim? Rasûlullah (s.a.v.) sözünü aynen onlara iade etti. Onlar da aynen sözlerini şöyle tekrarladılar: Biz mutlaka kendimizden başkasına mı öğüt vereceğiz? Rasûlullah (s.a.v.) aynı şeyi tekrar söyleyince, dediler ki: ‘Bize bir yıl mühlet ver.’ Rasûlullah (s.a.v.) da kendilerine bir yıl mühlet verdi. Bu mühlet içerisinde onları fakih kılacaklar, öğretecekler ve vaaz edecekler (komşularına). Sonra Rasûlullah (s.a.v.) kendilerine şu ayeti okudu: “İsrail oğullarından kâfir olanlar Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanet olunmuştur. Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir. Yapmakta oldukları münkerlerden birbirlerini sakındırmıyorlardı.” [39]
Yine Rabbimiz (c.c.) buyuruyor: “Müminlerin tümünün savaşa çıkmaları gerekmez. Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup, savaşa çıktığında, dinde derin bir kavrayış edinmek ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde uyarıp-korkutmak için (geride kalabilirler). Umulur ki, onlar da kaçınıp-sakınırlar.” [40]
İmam Gazzalî diyor ki: ‘Mutlaka her bir mescitte ya da ülkenin her bir yerinde bir fakihin-âlimin bulunması vacip-farzdır. Onlara dinlerini öğretmesi için bu gereklidir. Aynı zamanda her bir köy ve kasabada da durum böyledir.
Her bir fakih ya da âlimin, farz-ı ayın olan görevini bitirdikten sonra, farz-ı kifâye olan görevlere yönelmesi de vacip-farzdır. Meselâ çevre köy-kasaba ve şehirleri gidip gezmesi, ister Arap ve ister Acemler ya da başka milletler olsun, hepsini gidip dolaşmaları yahut buralarda da âlimlerin yetiştirilmesi gerekir. Onlara tebliğ yapması icap eder. Onlara dinlerini farzlarını ve şeriatlarını öğretmesi lazımdır. Ancak buralara giderken kendi ihtiyaçlarını da kendisi karşılamalı, gittiği yerlerde başkalarına muhtaç durumda olmamalıdır. Çünkü tebliğci Müslüman bu görevini yaparken herhangi bir zafiyet ve zillet durumunda olmamalıdır.’
[39] Maide sûresi, 5/78-79.
[40] Tevbe sûresi, 9/122.