Darus Sulh
DÂRU’S-SULH
İslâm devletiyle barış münasebetleri bozulan veya bilfiil savaş halinde bulunan ülkeler, kendileriyle sulh antlaşması yapılması durumunda bu antlaşmanın mahiyetine göre farklı isimler alırlar.İslâm hukukunda hâkim telakkiye göre devletlerarası münasebetlerde normalolan durum barış halidir. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre savaşın hukukî mesnet ve sebebi, Müslüman olmayan ülkelerin Müslümanlara savaş açmasıdır. İslâm’a göre savaş zaruret icabı başvurulan geçici bir durum olup Müslüman bir ülke ile düşmanca münasebetler içine giren ülkelerle ilişkilerin normale dönmesi için gerek savaş öncesi gerekse ise savaş sırasında barış yollarına başvurmak, karşı tarafın barış istemesi halinde bunu kabul etmek Kur’an-ı Kerim’in emridir. [29]
Hanefi hukukçularının açıkça belirttiği gibi savaşın hedefi, düşmanın mukavemet ve üstünlüğünü kırarak tecavüzleri önlemek, Müslümanların emniyet içinde din ve dünya işlerini yürütme imkânına kavuşmalarını sağlamaktır. [30] Bu sebeple savaşa girişmeden önce veya savaş sırasında antlaşmalarla bu sonuca ulaşmak mümkün olduğu takdirde savaştan kaçınılır. Müslüman hukukçular, İslâm ülkesiyle (daru’l-İslâm) düşmanca münasebetler içinde bulunan devletlerle barış ilişkilerini düzenleyen antlaşmaları iki kategoride mütalaa etmişlerdir.
1. Geçici Anlaşmalar
İslâm hukuku kaynaklarında ‘muvâdea, muhâdene, müsâleme, musâlaha, muahede, hüdne, sulh ve silm’ gibi terimlerle ifade edilen geçici anlaşmaların yapılabilmesi, sebeplerinin ortaya çıkması halinde ittifakla caizdir. Bu antlaşma türüyle ilgili olarak ‘düşmanla belli bir süre savaşı terk hususunda bir şey karşılığında veya karşılıksız yapılan antlaşma’, ‘savaşı terk üzere yapılan muahede’, ‘Müslüman’ın harbîile İslâm’ın hükmü altında bulunmaksızın bir süre mütareke üzerine yaptığı akid’ gibi tarifler yapılmıştır. Bu tür antlaşmaların temel özelliği, gayri Müslim ülkenin İslâm hâkimiyetini kabul etmemesi ve İslâm devletinin kontrolü altına girmemesidir. Bir diğer ifadeyle böyle bir ülke İslâm hukukunun tatbik sahası dışındadır. Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî hukukçularına göre bu antlaşmalar için belli bir süre sınırı yoktur. Şâfıîler’e göre ise on yıldan fazla süre için yapılamaz, fakat sürenin bitiminde yenilenebilir. Bu antlaşma ile daru’s-sulh haline gelen ülke halkının (ehl-i sulh) can ve mallarına tecavüz haram olup antlaşma süresince kendileriyle savaşılmaz. Bu tür geçici antlaşmalar Hanefîler’e göre gerektiğinde bozulabilir. Mâlikî, Şafiî ve Hanbelî hukukçularına göre ise süre bitimine kadar antlaşmaya bağlı kalmak gerekir. Ancak karşı tarafın antlaşmayı bozacağı anlaşılırsa tek taraflı olarak bozulabilir.
2. Sürekli Antlaşmalar
Savaştan önce veya savaş sırasında İslâm devletiyle barış içinde yaşayacağına dair bir teminat ve İslâm hâkimiyetine boyun eğdiği hususunda bir işaret olmak üzere cizye vermesi karşılığında gayr-i Müslim bir ülke ile yapılan antlaşmalar bu kısma girer. Böyle bir anlaşmanın yapılabilmesi için şu iki şartın benimsenmesi gerekir:
a) Cizye ödemeleri.
b) Kendilerine İslâm hükümlerinin uygulanması (İslâm hâkimiyetini kabul etmeleri).
Bir zimmet akdi olan bu anlaşmanın İslâm devleti tarafından ihlâl ve iptali caiz olmadığı gibi devlet bu tür bir anlaşma teklifini kabul etmek mecburiyetindedir. Kendileriyle antlaşma yapılan ülke halkına ehl-i zimme (ehl-i ahd) denir. Bu statüdeki ülke İslâm devletinin hâkimiyetinde olmakla birlikte yönetim ve iç işlerinde serbesttir; bu ülkeyi dışa karşı savunmak İslâm devletinin görevidir. Bu tür antlaşmaları yapmaktan maksat, Hanefî hukukçularının açıkça ifade ettiği gibi Müslümanlara karşı açılmış olan savaşı bertaraf etmek ve düşmanın Müslümanlarla barış içine girmesini sağlamaktır. [31]
Fıkıh kaynaklarında geçici antlaşmalara örnek olarak ‘Hudeybiye Antlaşması’, sürekli antlaşmalara örnek olarak da Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Necran, Eyle, Hecer, Bahreyn, Cerbâ ve Ezruh halkıyla yaptığı antlaşmalar gösterilir.
Bu anlaşma türlerine bağlı olarak ortaya çıkan barış ülkelerine (daru’s-sulh) Müslüman hukukçuların genel olarak verdikleri adlar ve bu ülkelerle ilgili görüşleri de şöyledir:
Daru’l-ahd
Hanbelî hukukçuları ile Şâfiîler’den Mâverdî amme hukuku yönünden yaptıkları arazi tasnifinde, mülkiyetin İslâm devletine veya kendileriyle antlaşma yapılan gayr-i Müslimlere ait olmasından hareketle ülkeleri belli bir ayırıma tâbi tutmuşlardır. Bunlara göre Müslümanların eline geçen araziler dört kısma ayrılır:
a) Kuvvet ve fetih yoluyla alınan topraklar,
b) Ahalisinin terk etmesi sebebiyle elde edilen topraklar. Bu iki toprak da sakinleri ister Müslüman ister gayr-i Müslim olsun mülkiyeti Müslümanlara ait olduğundan daru’l-İslâm’dır. Barış antlaşması yoluyla elde edilen topraklar da iki kısımdır,
c) Yapılan anlaşma ile mülkiyeti Müslümanların ortak malı sayılan ve bir haraç karşılığında gayr-i Müslim ahalisine bırakılan topraklar. Bu antlaşma ile onlar ehl-i ahd, topraklan da daru’l-İslâm’a ait vakıf arazi haline gelir. Bu araziden alınan haraç ücret hükmündedir; Müslüman olmaları veya arazinin bir Müslüman’a geçmesi halinde düşmediği gibi ayrıca baş cizyesi vermeden orada bir yıldan fazla kalamazlar,
d) Yapılan antlaşma ile mülkiyeti kendilerinde kalmak üzere bir haraç karşılığında gayr-i Müslim ahalisine terk edilen topraklar. Bu araziden alınan haraç cizye hükmünde olup Müslüman olmaları veya arazinin bir Müslüman geçmesi halinde düşer. Bu topraklar bir önceki durumun aksine daru’l-İslâm değil daru’l-ahd’dir.
Anlaşmaya uydukları sürece orada kalırlar, daru’l-İslâm dışında oldukları için kendilerinden ayrıca baş cizyesi alınmaz. Buson kısmın daru’l-İslâm sayılmaması arazi hukuku yönündendir; ülkenin mülkiyeti Müslümanlara ait olmadığından daru’l-İslâm sayılmamıştır. Halkıyla zimmet akdi yapılmış bu ülkeye, kendileriyle daru’l-harpten farklı olarak sürekli bir barış hali mevcut olduğu için daru’l-ahd adı verilmiştir. Ancak İslâm devletinin kontrol ve hâkimiyeti söz konusu olduğunda bu ülkenin daru’l-İslâm sayılması gerekir. Nitekim Şafiî fakihleri, ahalisiyle barış yapılan bu iki tür ülkenin de daru’l-İslâm olduğunu belirtmişlerdir. Çünkü her ne kadar ülke gayr-i Müslimlere ait ise de İslâm devletinin hâkimiyeti altındadır. Ayrıca kendilerine İslâm ahkâmını uygulama şartı koşulmaksızın cizye üzerinde barış yapılması mümkün değildir.
Daru’l-ahd ahalisinin antlaşmayı bozması halinde, Şâfıîler’e göre ülke yeniden fethedilecek olursa fetihle elde edilen toprakların hükmünü alır, fethedilmezse daru’l-harp olur. Hanbelîler’e göre ülke yeniden fethedilirse iki görüş söz konusudur. Bir görüşe göre antlaşma ülke hakkında bozulmuş sayılmayacağı için topraklar daru’l-ahd hükmünde kalır, diğer görüşe göre ise fetihle alınan topraklar statüsüne geçer. Ülkenin yeniden fethedilememesi halinde ülke daru’l-harp olur.
Daru’z-zimme ve Daru’l-muvâdea
Hanefî hukukçuları, kendileriyle yapılan barış anlaşmasının mahiyetine göre anlaşmalı gayr-i Müslim ülkeleri iki grupta mütalaa ederler:
a) Daru’z-zimme: Kendileriyle sürekli bir anlaşma (zimmet akdi) yapılan ülkeler bu gruba girer. Müslümanlar tarafından fethedilmeden önce halkı ile cizye karşılığında barış yapılan ve daru’z-zimme diye adlandırılan bu ülke, İslâm devletinin hâkimiyeti altında bulunduğundan daru’l-İslâm sayılır. İmam Mâlik de bu konuda Hanefîler ile aynı görüşü paylaşır.
b) Daru’l-muvâdea: Kendileriyle geçici barış antlaşması yapılan ülkeler bu gruba girer. Yapılan antlaşma ile karşılıklı olarak cana ve mala yönelik tecavüzlere son verilip barışa girilir. Ancak İslâm devletinin hâkimiyeti altında bulunmadığından daru’l-İslâm sayılmayan bu ülkelere daru’l-muvâdea yanında daru’l-eman da denir.
Daha önce işaret edildiği gibi Şafiî,Mâlikî ve Hanbelî fakihleri de gayr-i Müslimlerle geçici anlaşmalar yapılacağı görüşündedirler. Söz konusu fakihler, Hanefîlerin daru’l-muvâdea diye adlandırdıkları bu barış ülkesinden müstakil bir adla bahsetmeseler de bu anlaşma türüyle ilgiligörüşleri onların bu ülkeler hakkındaki kanaatlerini de yansıtmaktadır.
Sonuç, olarak Hanbelî mezhebi hukukçularıyla Şâfiîler’den Mâverdi’nin, cizye karşılığında arazi mülkiyeti gayr-i Müslim ahalisine bırakılan barış ülkesini daru’l-ahd diye adlandırarak daru’l-İslâm saymamaları, meseleye arazinin statüsü açısından bakış yapmalarından kaynaklanmaktadır. Hanefî fakihleri ise konuya İslâm devletinin hâkimiyeti noktasından bakmakta ve daru’z-zimme adını verdikleri bu barış ülkesini daru’l-İslâm’dan kabul etmektedirler. Meseleye İslâm devletinin hâkimiyeti açısından bakıldığı takdirde Şafiîve Hanbelî fakihlerinin de aynı görüşte oldukları görülür. Daru’l-ahd’i daru’l-İslâm’dan saymaları sebebiyle Hanefîler’in daru’l-İslâm ve daru’l-harp dışında, Müslümanlarla aralarında sulh münasebeti bulunan üçüncü bir ülke taksimini kabul etmediklerine dair bazı müelliflerin ileri sürdüğü iddia gerçeğe uymamaktadır. Bu iddia, Batılı yazarların cihad konusunda gerçeği yansıtmayan görüşleri ve daru’s-sulh ile ilgiliyanlış değerlendirmelerinden kaynaklanmıştır. [32]
[29] Enfal sûresi, 8/61.
[30] El-Mebsût, Serahsî.
[31] İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, A. Özel.
[32] TDV İslâm Ansiklopedisi.