Cihad Her Müminin Görevidir
CİHAD HER MÜ’MİNİN GÖREVİDİR
Dünya hayatında herkese düşen bir görev vardır. Hiçbir şeyin bir kararda kalmadığı, servetlerin dağılıp, tükenip imarlı ve güzel şehirlerin harabeye döndüğü, medeniyetlerin yok olduğu ve insanlara ahirette, ancak buradan gönderdiklerinin fayda vereceği şu dünyada herkes, kendi durumuna göre mutlaka bir şey yapmalı ve öte dünyaya gitmeden bir şeyler göndermelidir. Şu kesin olarak bilinmelidir ki, ölümle herkesin amel defteri kapanacak ve herkes, yaptığıyla kalacak, ancak, dinine, milletine, ırzına namusuna ve diğer korunması gereken değerlere zarar gelmesin diye kendini Allah yoluna adayanların ve her şeyleriyle yüce İslâm davasına hizmet edenlerin defterleri asla kapanmayacaktır. Bir hadis-i şerif bunu ne güzel izah eder: “İnsanın ölmesiyle her ameli kesilir; ancak Allah yolunda mücahede edenin ameli, bundan müstesnadır: Onun ameli, kıyamet gününe kadar nemalanır ve kabir fitnesinden de emin kılınır.” [3] Çünkü o bir çığır açmıştır ve dolayısıyla, kendisinden sonra o yolu takip edenlerin hasenatının bir misli ona da yazılacaktır. Hem o, kabrin fitnesinden ve dehşetinden de emin olacaktır; zira o, gerçekten ölmemiştir ki kabir azabına muhatap olsun. Sadece vücudu yani beden itibariyle yer değiştirmiş; geride bıraktıklarıyla da hâlâ insanların gönlünde yaşamaktadır.
Hz. Muhammed (s.a.v.)’e, Raşid Halifeler’e ve sahabeye ‘ölü’ diyenin kendisi ölmüştür. Çünkü onlar öyle bir çığır açmışlardır ki, uğradığımız yolun her başlangıcında onlara ait bir kısım eserler görürüz ve her görüşte yüzümüzü yerlere sürer ve ‘Payidâr olun, bu yolu açtınız ve bize rahat ve emniyet içinde yürüme imkânı hazırladınız’ deriz. Bu sebeple, onların fazilet, meziyet ve hasenatları üst üste yığılmakta ve ta Arş’a kadar yükselmektedir. Zaten onlar kabir azabından da emindirler. Çünkü kabir azabı ölü ruhlar, ceset insanları ve dini hayata hayat yapmayanlar; yani hakikat-ı Ahmediye’ye gönül vermeyenler ve Kur’an’ı rehber edinmeyenler içindir. Bu itibarla da, hayatını bunlarla donatmış, mamur etmiş bir insanın kabir azabı çekmesi düşünülemez.
Yine cihad konusunda Fahr-i Kâinat Efendimiz, şöyle buyururlar:
“Kişinin kendisini bir gece Allah’a adaması, gündüzünde oruç tutulan, gecesinde de ibadet edilen bin günden daha hayırlıdır.’ [4]
Bir tarafta bin gün oruç tutacak ve bin geceyi ihya edeceksiniz; beri tarafta ise, memleketi ve milletinizin içine sızmak ve kötülük yapmak isteyen düşman karşısında silahınız omuzunuzda nöbet bekleyeceksiniz, işte bu, öncekinden daha hayırlı ve Allah (c.c.) katında daha değerlidir.
Bir kısım müminler, cihad görevlerini doğrudan doğruya ve fiilen yerine getirir ve neticede, yukarıdan beri arz ettiğimiz faziletlere ererler. Bir kısım kimseler de vardır ki, onların cihada fiilen sahip çıkması söz konusu değildir. Fakat onlar da, yaptıklarının karşılığını Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu olarak diğerleri ölçüsünde alırlar. Yani, imana ve Kur’an’a hizmet yönünde, hatta sırtına bir kerpiç alıp taşıyan insanın dahi gayreti heba olmaz. Meşveret planında meseleye sahip çıkandan, icraya, ondan bu hizmette ayakçılık yapana kadar herkes niyetine ve gayretine göre mutlaka mükâfatını alır. Kalemiyle cihada iştirak eden yazardan, onun yazdığı şeyleri basıp dağıtan kimselere kadar herkes dolu dolu hissesini alır. Öyle ise herkes, bu ortak sofraya Rabbinin kendisine bahşettiği imkânlarla iştirak etmeli ve umum neticeye ortak olmaya çalışmalıdır. [5]
Bir hadis-i şerifte Ebu Hureyre (r.a.) şu hususu naklediyor: ‘Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Mi’rac’a yükselirken, (Allah’a kulluğuyla merdiven merdiven semalara doğru tırmanırken, çeşitli manzaraları müşahede etmiş, çeşitli olaylara tanık olmuştu. Bu arada şunu da görmüşlerdi: Bir günde toprağa tohum eken ve aynı günde ürün alan bir kavim getiriliyor. Yalnız ürün alınır alınmaz, tohumlar tekrar ürün veriyor. Bu ilginç manzara karşısında Allah Rasûlü, Cebrail (a.s.)’e: “Ya Cibril! Bunlar kim?” diye soruyor. Cebrail (a.s.):
“Bunlar, kendilerini Allah yoluna adamış mücahidlerdir. Allah onlar için haseneyi (iyilikleri) yediyüz kere katlar. Ve ne infak etseler eksilmez; Allah, onun yerine başkasını ihsan eder. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” [6] cevabını vermiştir.
Bunun içindir ki mümin, Allah yolunda bütün hayatını, zevkini, sefasını, rahatını ve gençliğini feda ederken, bunların heder olmadığı, boşa gitmediği kanaat ve düşüncesini taşımalı ve öbür âleme giderken, hiçbir şeyin zayi olmadığı bir âleme intikal ettiği şuuruyla gitmelidir. Evet, her şeyi koruyan, muhafaza eden Allah Teâlâ, onun feda ettiklerini de koruyacaktır. O kadar koruyacaktır ki, eğer cennette secde söz konusu ise, mümin, orada, Allah (c.c.)’ın lütuf ve ihsanları karşısında secdeye kapanacak ve başını kaldırmak istemeyecek. Öyle zannediyorum ki, eğer böyle bir şey varsa, bu secdeden alınan zevk, diğer cennet nimetlerinden alınan zevkten geri kalmayacaktır.
Bu konu ile alâkalı olarak Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in bir hadisini de şu şekilde görüyoruz:
“Gaziyi techiz eden, aynen gazaya gitmiş gibidir. Gazinin ehline bakıp gözeten de gaza yapmış gibidir.” [7] Bir insanın kendisi bizzat ve fiilen cihada katılamıyor, fakat mücahedede bulunana omuz veriyor. Kurduğu kurumlarıyla mücahidleri kucaklıyor ve onları koruyup kolluyorsa, o da fiilen mücahedede bulunmuş gibidir. Bedir’de kılıç çalanlarla onlara destek verenler; Uhud’da savaşanlarla, onları techiz edenler, Tebük’e çıkanlarla, çıkamayıp servetiyle o yola koyulanlar; Allah Teâlâ’nın huzuruna beraber yürüyecek ve beraber haşr-u neşr olacaklardır. Zira Rasûl-i Ekrem’in “Seferber olunuz!” emrine onlar da icabet etmiş ve her ne kadar birtakım geçerli mazeretler sebebiyle fiilen harbe iştirak edememişlerse de, malî ve moral destekleriyle harp için seferber olmaktan geri kalmamışlardır.
Evet, fiilen Tebük’e giden mücahidler, ahirette bir kısım kadınları, yaşlıları ve çocukları da yanlarında göreceklerdir. Çocuklar, bıçak veya kamalarını, harpte kullanılsın diye getirip, Rasûl-i Ekrem’in önüne atmış, gelinler kulağından küpeyi çıkarıp Allah Rasûlü’ne vermiş, bir başkası kolundan bileziğini sıyırıp cömertlik yarışına iştirak etmiş, yaşlılar, koltuk değnekleriyle sürünerek gelmiş, ellerindeki avuçlarındaki şeyleri oraya dökmüş ve ‘Benim de bir katkım bulunsun’ demişler. [8]
Evet, işte bütün bunlar, bizzat sefere iştirak etmiş gibi muamele göreceklerdir. Bunu da Rasûl-i Ekrem, bir başka hadislerinde şöyle ifade buyuruyorlar:
“Medine’de kalan öyle insanlar vardır ki, geçtiğiniz her vadi, yürüdüğünüz her mesafede sizinle beraberdirler. Hastalık onları Medine’de hapsetmiştir.” Bir diğer rivayette ise, “Mükâfatta sizin ortağınızdırlar.” [9]
Demek ki, acizlik, fakirlik, yaşlılık, çocuk ve kadın olma gibi mazeretler, onların ayaklarına bağ olup, kendilerini fiilen sefere çıkmaktan alıkoymuşsa; cihad sevabından yoksun kalmayacakları gibi, mükâfatından da yoksun kalmayacaklar ve Cenâb-ı Hakk, niyetleri sebebiyle onları aynen gazaya çıkanlar gibi kabul buyuracaktır. Allah Rasûlü’nün müjde yüklü bu ifadesinden anladığımız budur.
Bu inancımızı da hakkımızda bir dua ve niyaz kabul ediyoruz. Özellikle günümüzde, cihadın bütünüyle terk edilmesi söz konusu olduğundan, kısmen veya tamamen bu işe iştirak edenlerin mutlaka cihad sevabından hisselerini alıp pay alacaklarına inancımız vardır.
[3] Tirmizî, Fedâilü’l-Cihad, 2; Ebû Davud, Cihad, 16; Müsned, 6/20.
[4] İbn Mâce, Cihad, 7.
[5] İ’lây-ı Kelimetullah veya Cihad, F. Gülen.
[6] İbn Kesîr, Tefsîr, 5/31.
[7] Buharî, Cihad, 38; Tirmizî, Fedailü’l-Cihad, 6; Nesâî, Cihad, 44.
[8] Hayâtü’s-Sahâbe, Yusuf Kandehlevî, 1/421-422.
[9] Buhârî, Mağazî, 81; Müslim, İmâret, 159.