بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Kötü Ahlâk Hastalıkları / Kötü Ahlâk / Cedel
Kötü Ahlâk

Cedel

‘Cedel’,

sözlükte sert tartışma, münakaşa, niza, sözlü kavga demektir.

‘Cedel’

kelimesi, Türkçemizde kullanılan ‘cidal’ ile aynı anlamdadır. Bir mevzu

hususunda sertliği de içeren boş yere yapılan tartışmadır. Bu husus dinimiz

tarafından yasaklanmıştır. Çünkü cedel esnasındaki tartışma istenilen neticeyi

elde etmeyi sağlamadığı gibi, cedel esnasında yapılan tartışma üzücü olaylara

ve kavgalara sebep olabilmektedir.

Malik ibn

Enes (r.a.) şöyle der: ‘Cedel, dinden değildir ve din büyüklerinin hepsi bunu

yasaklamışlardır. Fakat konuştukları bid'at sahibi bir kimse ise inat, husumet

ve uzatma olmaksızın, Kur'an-ı Kerim ve hadisi şerifler ile ona anlatmışlardır.

Fayda vermeyince kendi haline bırakmışlardır.’ [1]

Resûlullah

(s.a.v.) buyurdular ki: "Bir kavim,

içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu, mutlaka cedel sebebiyle

olmuştur." Resûlullah (s.a.v.) bunu söyledikten sonra, delil olarak: "Onlar: "Bizim tanrımız mı yoksa

O mu daha iyidir?" dediler. Sana böyle söylemeleri, sırf tartışmaya

girişmek içindir. Onlar şüphesiz münakaşacı bir millettir" [2] ayetini

okudu.’ [3]

Hadisi

şerif, kendilerine gelen hidayetle istikamet üzere gitmeye başlayan milletler

sonradan sapıttı ise, bu sapmanın, peygamberin getirmiş olduğu dinî talimatlar

(emirler, yasaklar; iyi-kötü, hayır-şer şeklindeki değer hükümleri vs.)

hakkında yersiz münakaşalara girmelerinden, aleyhte deliller getirmeye

kalkmalarından ortaya çıktığını belirtmektedir.

Ayet-i

kerimenin, peygamberlerle batıl yolda münakaşaya giren, öğrenmek ve ikna olmak

için değil, inat ve inkâr gayesiyle mucizeler talep eden kavimleri söz konusu

ettiği belirtilmiştir. Kur'ân-ı Kerim hakkında yürütülen inat ve münakaşanın

maksat olduğu, bunun da, herkesin kendi şahsî görüşlerini veya şeyhlerinin

fikirlerini öne çıkarmak ve üstün kılmak için Kur'ân-ı Kerim'in bazı ayetlerini

diğer bazılarıyla karşılaştırmak suretiyle tahrik edilip, hakkın ortaya

çıkmasının asla düşünülmediği hadiste, işte bu çeşit tartışmanın kötülenip haram

kabul edildiği, hakkın izharı gibi faydalı bir maksatla yapılacak münazaranın

yasaklanmasının söz konusu olmayacağı hatta böylesi tartışmanın ‘farz-ı kifâye’

olduğu belirtilmiştir.

İlmini pratiğe aktarması gerekirken, söz dalaşı yapmaktan hoşlanan lüzumsuz

cedel ve münakaşaya giren

kimselerin ‘hayırsız’ ve ‘nasipsiz’ olduklarını da şu hikmetli selef sözünden

öğrenmekteyiz: ‘Allah bir kuluna hayır dilediğinde ona amel kapısını açar ve

cedel kapısını kapatır. Allah bir kuluna şer dilediğinde de ona amel kapısını

kapatır ve cedel kapısını açar’.

Cidal iki

kısma ayrılır:

1. Hakkı

desteklemek ve ortaya çıkarmak için yapılan mücadele. Bu caizdir. Çünkü bu

peygamberlerin yöntemidir. Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimiz (s.a.v.)’e hitaben: “Ey

Muhammed, Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel

şekilde mücadele et (tartış). Doğrusu Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi

bilir. O doğru yolda olanları da en iyi bilir.” [4]

Fahredin-i

Râzî, âyeti bir önceki âyetle irtibatlayarak yorumlar, şöyle ki: ‘Önceki âyet

Resûlullah (s.a.v)'a şöyle

emretmektedir: "Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır,

onlarla en güzel şekilde tartış..." Şu halde, bu âyette Cenab-ı Hakk, Resûlüne insanları

üç yoldan biriyle dine çağırmayı emretmektedir: 1- Hikmetle, 2- Güzel öğütle,

3- En güzel şekilde tartışma (cedel) ile. Bu davet işi, halkın eski

inançlarını, âdet ve alışkanlıklarını terk etmesini gerektirir. Herkes bu işi

hemen benimseyemez ve davetçiye istihza, hakaret, lânet, dayak, öldürme gibi çeşitli

fenalıklar yaparlar. Bu fenâ muamelelere maruz kalan davetçileri, beşerî

tabiatları karşılık vermeye, te'dib etmeye sevk eder. İşte âyet-i kerime bu

makamda itidali, ölçülü olmayı emretmekte, "Size yapılandan

fazlasını yapmayın" demektedir. [5]

Özellikle

günümüz sol dünyasının, medyanın münazara, fikirlerin tartışılması adı altında

büyük bir itina ile üzerinde durduğu cedel mevzuunda en azından dinin tebliğini

gâye edinen insanların duyarsız kalmaması gerekir. Zamanımızda geliştirilen

psikoloji, propaganda, reklâm gibi konuların da, artık cedelin -geniş tutulması

gereken- meşguliyet sahası içerisinde mütâlaası şarttır. Bazı hadislerde cedele

müteallik olarak gelen bir kısım kötüleme ve yasaklamaların, zamanı öldürmeye

veya dinî teslimiyeti kırmaya yönelik cidâl ve meşguliyetlerle te'vili şarttır.

Ancak durum

böyle olsa dahi dinimiz özellikle Müslümanlar arasındaki ilişkilerde

mutedilliği, uygun uslubu elden bırakmamayı bizlere uygun görmektedir.

"Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Kim

haksız olduğu bir münakaşayı terk ederse kendisine cennetin kenarında bir ev

kurulur. Haklı olduğu bir münakaşayı terk edene de cennetin ortasında bir ev

kurulur. Kim de ahlakını güzel kılarsa cennetin yüce yerinde bir ev

kurulur." [6]

Şu halde,

mümin şanına, imanına hiç yakışmayan bâtıl bir iddiaya girer de bunu bir

noktada bırakırsa Cenab-ı Hakk lütfuyla buna bir mükâfatta bulunuyor. Haklı

olduğu bir meselede iddialaşma ve münazarayı bırakan, öncekinden daha büyük bir

sevap alıyor. Bu sevap kendisine mükâfat olarak cennetin ortasında bir ev

verilmesi şeklinde ifade edilmiştir. Böylece, haklı bile olunsa münakaşanın

terkinde hayır olduğu ifade edilmiştir.

Hakkı

söylemenin dışında münakaşa ve cedeli terk edip öfkeden uzak durarak yumuşak

davranmak sufiyye ahlakındandır. Çünkü nefisler, cedel ve münakaşayı sevenlerde

daha ataktır. Müslüman, arkadaşının nefsini kabarmış görünce ona kalbiyle

mukabele eder. Kalp ile mukabele gören nefiste, korku ve soğukluk izale olur.

Böylelikle cedel fitnesinin ateşi söner. Nitekim Allahu Teâlâ hazretleri

buyurur: "Sen kötülüğü en güzel

şekilde sav. O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse,

sanki sıcak bir dost oluvermiştir." [7]

“Hem Rabbinin ismini an ve her şeyden kesilerek O'na

ihlâs ile ibadet et. O doğunun da, batının da Rabbidir. O'ndan başka hiçbir

ilah yoktur. O halde yalnız O'nu kendine vekil edin. Ve inkârcıların

diyeceklerine (sana iftira ve yalanlarına) sabırlı ol ve onları güzel bir

şekilde terk edib ayrıl." [8]

Hz. Nuh

(a.s.)’un kavminin kendisine şöyle dediklerini Kur’an bize bildirmektedir: “Ey Nuh, bizimle cidden mücadele ettin; hem

de çok mücadele ettin.” [9]

Bu ayet bize kutsal değerler uğruna mücadele

etmemiz gerektiğini ifade ettiği gibi bunun yolunun güzel bir üslup ile

olmasını emretmektedir.

2. Batılı

desteklemek ve hâkim kılmak için yapılan mücadele. Bu, haramdır, kesinlikle

yasaklanmıştır. Çünkü Kur’an-ı Kerim ayetiyle yasaklanmıştır: “Allah’ın

ayetleri üzerinde inkâr edenlerden başkası mücadele etmez.” [10]

Müminler,

kaza ve kader gibi konularda tartışmaktan kaçınmalı, Allah (c.c.)’ın emir ve

iradesine teslim olmalı, daha çok kendi görevlerini öğrenip onları yerine

getirmeye çalışmalıdır.

Geçimli olabilmek için, münakaşa ve cedelden

uzak durmak gerekir. Münakaşayı terk etmeli, insan muhatabına karşı daima

yumuşak davranmayı itiyat haline getirmelidir. Yerli yersiz münakaşalar,

bilakis karşısındakinin sevgisini azaltır, dostluğu giderir, hatta sırasına

göre düşman eder. Hal böyle olunca, hem istenilen, yerine getirilmemiş, hem de

düşman kazanılmış olur.

Allahü Teâlâ: "Sen kötülüğü en

güzel şekilde sav. O zaman bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan

kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir." [11]

Kin ve hileden temizlenmiş nefislerden cedel ve münakaşa arzusu çıkarılıp atılmıştır. Nefiste kin ve hile

bulundukça, insanın içinde cedel

ve münakaşa duygusu da bulunur, insanın içinden çekişme duygusu çıkınca,

dışında da bunun eseri kalmaz. Nefisteki kin duygusu bazen rekabet duygusuna

benzer halde bulunur. Dünyadan zühd yoluyla uzaklaşan ve zühdünün ateşi,

nefsini eriten kimselerin içinde kin ve hileden eser kalmaz. Mal ve makam

sevgisi gibi, dünyevî isteklere rağbet bulunmaz.

Ve nitekim

Allah Teâlâ: “Onların göğüslerinde

kinden ne varsa çıkarıp atmışızdır." [12]

Resûlü Ekrem (s.a.v.) buyurur: “Kardeşinle cedelleşme, ona yerine

getiremeyeceğin bir vaadde bulunma." [13]

İslâmî bilginin temel özelliklerinden birisi de tebliğe yönelik olmasıdır.

Her Müslüman, aynı zamanda bir tebliğ eridir. Öğrendiğini nasıl yaşarsa, aynı

şekilde, bir diğer gönüle de ulaştırmak ister. İslâm'ı yeni bir insana taşımak,

o insanı İslâm'a kazanmak ister. Bugünün yanlışlarından birisi ise, İslâmî

bilgiyi tebliğe yönelik olmaktan çıkarıp, iç cedele yönelik hale getirmektir. Sanki tartışmasız hiçbir İslâmî

konu yokmuş gibi, İslâm'ı bütünüyle bir cedel

alanı haline getirmek, özellikle bazı son dönem İslâm entellektüellerinin

vazgeçemediği bir lüks halindedir. İlk neslin bilgilenme tarzı üzerinde

düşünülürse, sanıyoruz bu tavrın, çok aşırı bir lüks olduğu görülecektir.

Bugün, İslâmî bilgilenmeye öncülük edecek olanların, yeni bir sorumluluk

değerlendirmesi yapmalarına büyük ihtiyaç vardır. Soyundukları meslek, bir

Peygamber mesleğidir. Allah Resûlü'nün ifa ettiği göreve taliptirler.

İnsanlık ise, belki o dönemden daha aç bir şekilde İslâmî bilgiye ve imana

susamıştır. Nefisleri aradan çıkarıp, Allah Resûlü'nün emanet bıraktığı davayı

gönüllere taşımanın yolunu bulmak zorundayız. Farz etmeli ki, Medine'ye

gönderilen bir Mus'ab b. Umeyr'in kimliğindeyiz. Ya da, Bizans İmparatoru

Heraklius'a Peygamber mektubu taşıyan bir sahabenin kişiliğinde... İslâm'a ve

Peygamber buyruğuna, onların teslimiyeti ile adanmak gerekir. Lüks tartışmalara

ise, en azından bugün gerek yoktur. Bugün cedele değil, tebliğe ihtiyaç vardır. [14][1] Kimyây-ı Saadet, İmam Gazali.

[2] Zuhruf sûresi, 58.

[3] Tirmizî, Tefsir, Zuhruf; İbnu Mâce, Mukaddime 7.

[4] Nahl sûresi, 16/125.

[5] Fahrettin Razi.

[6] Tirmizî, Birr, 58; Ebu Dâvud, Edeb, 8; İbnu Mâce, Mukaddime, 7; Nesâî, Edeb, 6, 21.

[7] Fussilet sûresi, 41/34.

[8] Müzzemil sûresi, 8-10.

[9] Hud sûresi, 11/32.

[10] Mümin sûresi, 40/40.

[11] Fussilet sûresi, 41/34.

[12] A'raf sûresi, 7/43.

[13] Ebu Dâvud, Edeb, 49.

[14] Ahmet Taşgetiren, Nasıl Bir Bilgilenme, Altınoluk.