Cedel
‘Cedel’,
sözlükte sert tartışma, münakaşa, niza, sözlü kavga demektir.
‘Cedel’
kelimesi, Türkçemizde kullanılan ‘cidal’ ile aynı anlamdadır. Bir mevzu
hususunda sertliği de içeren boş yere yapılan tartışmadır. Bu husus dinimiz
tarafından yasaklanmıştır. Çünkü cedel esnasındaki tartışma istenilen neticeyi
elde etmeyi sağlamadığı gibi, cedel esnasında yapılan tartışma üzücü olaylara
ve kavgalara sebep olabilmektedir.
Malik ibn
Enes (r.a.) şöyle der: ‘Cedel, dinden değildir ve din büyüklerinin hepsi bunu
yasaklamışlardır. Fakat konuştukları bid'at sahibi bir kimse ise inat, husumet
ve uzatma olmaksızın, Kur'an-ı Kerim ve hadisi şerifler ile ona anlatmışlardır.
Fayda vermeyince kendi haline bırakmışlardır.’ [1]
Resûlullah
(s.a.v.) buyurdular ki: "Bir kavim,
içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu, mutlaka cedel sebebiyle
olmuştur." Resûlullah (s.a.v.) bunu söyledikten sonra, delil olarak: "Onlar: "Bizim tanrımız mı yoksa
O mu daha iyidir?" dediler. Sana böyle söylemeleri, sırf tartışmaya
girişmek içindir. Onlar şüphesiz münakaşacı bir millettir" [2] ayetini
okudu.’ [3]
Hadisi
şerif, kendilerine gelen hidayetle istikamet üzere gitmeye başlayan milletler
sonradan sapıttı ise, bu sapmanın, peygamberin getirmiş olduğu dinî talimatlar
(emirler, yasaklar; iyi-kötü, hayır-şer şeklindeki değer hükümleri vs.)
hakkında yersiz münakaşalara girmelerinden, aleyhte deliller getirmeye
kalkmalarından ortaya çıktığını belirtmektedir.
Ayet-i
kerimenin, peygamberlerle batıl yolda münakaşaya giren, öğrenmek ve ikna olmak
için değil, inat ve inkâr gayesiyle mucizeler talep eden kavimleri söz konusu
ettiği belirtilmiştir. Kur'ân-ı Kerim hakkında yürütülen inat ve münakaşanın
maksat olduğu, bunun da, herkesin kendi şahsî görüşlerini veya şeyhlerinin
fikirlerini öne çıkarmak ve üstün kılmak için Kur'ân-ı Kerim'in bazı ayetlerini
diğer bazılarıyla karşılaştırmak suretiyle tahrik edilip, hakkın ortaya
çıkmasının asla düşünülmediği hadiste, işte bu çeşit tartışmanın kötülenip haram
kabul edildiği, hakkın izharı gibi faydalı bir maksatla yapılacak münazaranın
yasaklanmasının söz konusu olmayacağı hatta böylesi tartışmanın ‘farz-ı kifâye’
olduğu belirtilmiştir.
İlmini pratiğe aktarması gerekirken, söz dalaşı yapmaktan hoşlanan lüzumsuz
cedel ve münakaşaya giren
kimselerin ‘hayırsız’ ve ‘nasipsiz’ olduklarını da şu hikmetli selef sözünden
öğrenmekteyiz: ‘Allah bir kuluna hayır dilediğinde ona amel kapısını açar ve
cedel kapısını kapatır. Allah bir kuluna şer dilediğinde de ona amel kapısını
kapatır ve cedel kapısını açar’.
Cidal iki
kısma ayrılır:
1. Hakkı
desteklemek ve ortaya çıkarmak için yapılan mücadele. Bu caizdir. Çünkü bu
peygamberlerin yöntemidir. Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimiz (s.a.v.)’e hitaben: “Ey
Muhammed, Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel
şekilde mücadele et (tartış). Doğrusu Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi
bilir. O doğru yolda olanları da en iyi bilir.” [4]
Fahredin-i
Râzî, âyeti bir önceki âyetle irtibatlayarak yorumlar, şöyle ki: ‘Önceki âyet
Resûlullah (s.a.v)'a şöyle
emretmektedir: "Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır,
onlarla en güzel şekilde tartış..." Şu halde, bu âyette Cenab-ı Hakk, Resûlüne insanları
üç yoldan biriyle dine çağırmayı emretmektedir: 1- Hikmetle, 2- Güzel öğütle,
3- En güzel şekilde tartışma (cedel) ile. Bu davet işi, halkın eski
inançlarını, âdet ve alışkanlıklarını terk etmesini gerektirir. Herkes bu işi
hemen benimseyemez ve davetçiye istihza, hakaret, lânet, dayak, öldürme gibi çeşitli
fenalıklar yaparlar. Bu fenâ muamelelere maruz kalan davetçileri, beşerî
tabiatları karşılık vermeye, te'dib etmeye sevk eder. İşte âyet-i kerime bu
makamda itidali, ölçülü olmayı emretmekte, "Size yapılandan
fazlasını yapmayın" demektedir. [5]
Özellikle
günümüz sol dünyasının, medyanın münazara, fikirlerin tartışılması adı altında
büyük bir itina ile üzerinde durduğu cedel mevzuunda en azından dinin tebliğini
gâye edinen insanların duyarsız kalmaması gerekir. Zamanımızda geliştirilen
psikoloji, propaganda, reklâm gibi konuların da, artık cedelin -geniş tutulması
gereken- meşguliyet sahası içerisinde mütâlaası şarttır. Bazı hadislerde cedele
müteallik olarak gelen bir kısım kötüleme ve yasaklamaların, zamanı öldürmeye
veya dinî teslimiyeti kırmaya yönelik cidâl ve meşguliyetlerle te'vili şarttır.
Ancak durum
böyle olsa dahi dinimiz özellikle Müslümanlar arasındaki ilişkilerde
mutedilliği, uygun uslubu elden bırakmamayı bizlere uygun görmektedir.
"Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Kim
haksız olduğu bir münakaşayı terk ederse kendisine cennetin kenarında bir ev
kurulur. Haklı olduğu bir münakaşayı terk edene de cennetin ortasında bir ev
kurulur. Kim de ahlakını güzel kılarsa cennetin yüce yerinde bir ev
kurulur." [6]
Şu halde,
mümin şanına, imanına hiç yakışmayan bâtıl bir iddiaya girer de bunu bir
noktada bırakırsa Cenab-ı Hakk lütfuyla buna bir mükâfatta bulunuyor. Haklı
olduğu bir meselede iddialaşma ve münazarayı bırakan, öncekinden daha büyük bir
sevap alıyor. Bu sevap kendisine mükâfat olarak cennetin ortasında bir ev
verilmesi şeklinde ifade edilmiştir. Böylece, haklı bile olunsa münakaşanın
terkinde hayır olduğu ifade edilmiştir.
Hakkı
söylemenin dışında münakaşa ve cedeli terk edip öfkeden uzak durarak yumuşak
davranmak sufiyye ahlakındandır. Çünkü nefisler, cedel ve münakaşayı sevenlerde
daha ataktır. Müslüman, arkadaşının nefsini kabarmış görünce ona kalbiyle
mukabele eder. Kalp ile mukabele gören nefiste, korku ve soğukluk izale olur.
Böylelikle cedel fitnesinin ateşi söner. Nitekim Allahu Teâlâ hazretleri
buyurur: "Sen kötülüğü en güzel
şekilde sav. O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse,
sanki sıcak bir dost oluvermiştir." [7]
“Hem Rabbinin ismini an ve her şeyden kesilerek O'na
ihlâs ile ibadet et. O doğunun da, batının da Rabbidir. O'ndan başka hiçbir
ilah yoktur. O halde yalnız O'nu kendine vekil edin. Ve inkârcıların
diyeceklerine (sana iftira ve yalanlarına) sabırlı ol ve onları güzel bir
şekilde terk edib ayrıl." [8]
Hz. Nuh
(a.s.)’un kavminin kendisine şöyle dediklerini Kur’an bize bildirmektedir: “Ey Nuh, bizimle cidden mücadele ettin; hem
de çok mücadele ettin.” [9]
Bu ayet bize kutsal değerler uğruna mücadele
etmemiz gerektiğini ifade ettiği gibi bunun yolunun güzel bir üslup ile
olmasını emretmektedir.
2. Batılı
desteklemek ve hâkim kılmak için yapılan mücadele. Bu, haramdır, kesinlikle
yasaklanmıştır. Çünkü Kur’an-ı Kerim ayetiyle yasaklanmıştır: “Allah’ın
ayetleri üzerinde inkâr edenlerden başkası mücadele etmez.” [10]
Müminler,
kaza ve kader gibi konularda tartışmaktan kaçınmalı, Allah (c.c.)’ın emir ve
iradesine teslim olmalı, daha çok kendi görevlerini öğrenip onları yerine
getirmeye çalışmalıdır.
Geçimli olabilmek için, münakaşa ve cedelden
uzak durmak gerekir. Münakaşayı terk etmeli, insan muhatabına karşı daima
yumuşak davranmayı itiyat haline getirmelidir. Yerli yersiz münakaşalar,
bilakis karşısındakinin sevgisini azaltır, dostluğu giderir, hatta sırasına
göre düşman eder. Hal böyle olunca, hem istenilen, yerine getirilmemiş, hem de
düşman kazanılmış olur.
Allahü Teâlâ: "Sen kötülüğü en
güzel şekilde sav. O zaman bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan
kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir." [11]
Kin ve hileden temizlenmiş nefislerden cedel ve münakaşa arzusu çıkarılıp atılmıştır. Nefiste kin ve hile
bulundukça, insanın içinde cedel
ve münakaşa duygusu da bulunur, insanın içinden çekişme duygusu çıkınca,
dışında da bunun eseri kalmaz. Nefisteki kin duygusu bazen rekabet duygusuna
benzer halde bulunur. Dünyadan zühd yoluyla uzaklaşan ve zühdünün ateşi,
nefsini eriten kimselerin içinde kin ve hileden eser kalmaz. Mal ve makam
sevgisi gibi, dünyevî isteklere rağbet bulunmaz.
Ve nitekim
Allah Teâlâ: “Onların göğüslerinde
kinden ne varsa çıkarıp atmışızdır." [12]
Resûlü Ekrem (s.a.v.) buyurur: “Kardeşinle cedelleşme, ona yerine
getiremeyeceğin bir vaadde bulunma." [13]
İslâmî bilginin temel özelliklerinden birisi de tebliğe yönelik olmasıdır.
Her Müslüman, aynı zamanda bir tebliğ eridir. Öğrendiğini nasıl yaşarsa, aynı
şekilde, bir diğer gönüle de ulaştırmak ister. İslâm'ı yeni bir insana taşımak,
o insanı İslâm'a kazanmak ister. Bugünün yanlışlarından birisi ise, İslâmî
bilgiyi tebliğe yönelik olmaktan çıkarıp, iç cedele yönelik hale getirmektir. Sanki tartışmasız hiçbir İslâmî
konu yokmuş gibi, İslâm'ı bütünüyle bir cedel
alanı haline getirmek, özellikle bazı son dönem İslâm entellektüellerinin
vazgeçemediği bir lüks halindedir. İlk neslin bilgilenme tarzı üzerinde
düşünülürse, sanıyoruz bu tavrın, çok aşırı bir lüks olduğu görülecektir.
Bugün, İslâmî bilgilenmeye öncülük edecek olanların, yeni bir sorumluluk
değerlendirmesi yapmalarına büyük ihtiyaç vardır. Soyundukları meslek, bir
Peygamber mesleğidir. Allah Resûlü'nün ifa ettiği göreve taliptirler.
İnsanlık ise, belki o dönemden daha aç bir şekilde İslâmî bilgiye ve imana
susamıştır. Nefisleri aradan çıkarıp, Allah Resûlü'nün emanet bıraktığı davayı
gönüllere taşımanın yolunu bulmak zorundayız. Farz etmeli ki, Medine'ye
gönderilen bir Mus'ab b. Umeyr'in kimliğindeyiz. Ya da, Bizans İmparatoru
Heraklius'a Peygamber mektubu taşıyan bir sahabenin kişiliğinde... İslâm'a ve
Peygamber buyruğuna, onların teslimiyeti ile adanmak gerekir. Lüks tartışmalara
ise, en azından bugün gerek yoktur. Bugün cedele değil, tebliğe ihtiyaç vardır. [14][1] Kimyây-ı Saadet, İmam Gazali.
[2] Zuhruf sûresi, 58.
[3] Tirmizî, Tefsir, Zuhruf; İbnu Mâce, Mukaddime 7.
[4] Nahl sûresi, 16/125.
[5] Fahrettin Razi.
[6] Tirmizî, Birr, 58; Ebu Dâvud, Edeb, 8; İbnu Mâce, Mukaddime, 7; Nesâî, Edeb, 6, 21.
[7] Fussilet sûresi, 41/34.
[8] Müzzemil sûresi, 8-10.
[9] Hud sûresi, 11/32.
[10] Mümin sûresi, 40/40.
[11] Fussilet sûresi, 41/34.
[12] A'raf sûresi, 7/43.
[13] Ebu Dâvud, Edeb, 49.
[14] Ahmet Taşgetiren, Nasıl Bir Bilgilenme, Altınoluk.