بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Cihad ve Savaş Ahlâkı / Örnek Şahsiyetler / Aliya İzzet Begoviç
Örnek Şahsiyetler

Aliya İzzet Begoviç

ALİYA İZZETBEGOVİÇ

Aliya İzzetbegoviç, 1925 yılında Bosna Hersek’in Bosanski Samac şehrinde doğdu. Babaannesi Üsküdarlı bir Türk kızıdır. Aliya iki yaşına geldiğinde ailesi Saraybosna’ya taşınır. Aliya’nın hayatının önemli bir kısmı burada geçti. 24 yaşında ‘İslâmcılık’ suçundan 5 yıl hapis yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra önce hukuk, sonra ziraat fakültesini bitirdi. 25 yıl avukatlık ve bir inşaat firmasında yöneticilik yaptı. 1970 yılında ‘İslâm Manifestosu’ adlı bir kitap yazdı. Bu kitap 1983’te kovuşturmaya uğradı. 12 Müslüman aydınla birlikte tutuklandı.

Aliya İzzetbegoviç, 1983 yılındaki Saraybosna mahkemesinin ardından Bosna-Hersek’teki İslâmî hareketin sembolü olarak zihinlere yerleşti. 1950 öncesinde kurulmuş olan ‘Miladi Müslüman’ yani ‘Genç Müslüman’ adlı örgütü yeniden örgütlemek suçundan 14 yıl hapse mahkûm edildi. Mahkûmiyetini çekerken, Yargıtay bu cezayı 11 yıla indirdi. 1988 yılında Yugoslavya’nın dağılma süreci sırasında ilan edilen af sonucu özgürlüğüne kavuştu.

Yugoslavya’nın en kötü hapishanesinde ‘taş kırarak’ geçen 6 yılın ardından 1988’de dışarı çıktığında, Bosna toplumu içinde büyük bir itibar sahibi olmuştu. Mayıs 1990’da Müslümanlar tarafından kurulan Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) genel başkanlık koltuğuna adeta ‘doğal lider’ olarak oturdu. İzzetbegoviç, Bosna’da 40 yıldır baskı altına alınmış ve unutturulmaya çalışılmış olan İslâm’ın yeniden doğuşunu simgeliyordu. Batı’nın tahakküm edici ve saldırgan karakterine karşı, İslâm’ın hoşgörü ve barışçılığını vurguluyor, çoğulcu bir Bosna-Hersek’in devamını savunuyor, Hırvat ve Sırp toplumlarıyla barış içinde birlikte yaşamayı hedefliyordu.

1990 yılında ‘İslâm Manifestosu’nu yeniden bastırdı. Bu kitap İzzetbegoviç’in İslâmî kimliğinden daha çok siyasî kararlılığının ve mücadelesinin bir simgesi oldu.

Sırpların baskısı altında yaşayan ama bağımsızlık çabası içine giren Boşnaklara, zamanın Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, kimsenin kendilerine dokunmayacağı müjdesini vererek, gerekirse ‘gök kubbeyi başlarına yıkarız’ diyebilmişti. Bir siyasi parti lideri Bosna’ya gönüllü ordusu göndereceğini söylerken, bir başka parti topu Türk Silahlı Kuvvetleri’ne havale ederek, ‘Ordu’nun Bosna’ya asker göndermesini’ isteyebilmişti. Tabii bu söylenilenlerin hiç biri olmadı. Ne Sırpların başına gök kubbeyi yıkabildik, ne gönüllü ordu, ne de TSK’yı gönderebildik Bosna’ya. Oysa Boşnakların karşılarında Avrupa’nın dördüncü ordusu konumundaki Yugoslav-Sırp ordusu vardı. Üstelik bu ordu Rusya ve Yunanistan’dan açık destek alıyordu. Türkiye’nin Bosna-Hersek’le sınırı yoktu ve Boşnaklar İran ve Suûd etkisi altında kalmaya çoktan müsaitti. Ve Aliya İzzetbegoviç daha savaş başlamadan ilk ziyaretlerinden birini İran’a yapmıştı bile. Bosna parlamentosu hızını alamayıp adil düzen uygulayacağını söylüyordu.

1996 yılında yapılan seçimlerde üçlü başkanlık konseyine seçildi. Uluslararası gücün baskılarına karşı çıkan Aliya, 2000 yılında sağlık nedenlerini gerekçe göstererek başkanlık görevinden istifa etti.

Bosna Savaşı’nda binlerce insan öldürüldü ve Yugoslavya parçalandı. Ardından imzalanan Dayton Anlaşması gerçekten bağımsız bir Bosna-Hersek ortaya çıkarmadı.

2000 yılında Bosna-Hersek’te de bir seçim gerçekleştirildi. Ancak Dayton Anlaşması’nın Bosna-Hersek topraklarını üçe bölmesi sebebiyle Müslümanların oylarının ağırlığı seçimlerde çok fazla kendini hissettiremiyordu. Bosna-Hersek açısından 2000 yılının en önemli gelişmesi ise hem bir hareket, hem bir düşünce, hem de bir devlet adamı olan Aliya İzzetbegoviç’in sahneden çekilmesi oldu.

Hareket adamlarının birçoğu, devlet kademelerinde makam sahibi olduktan sonra çizgilerini değiştirerek davalarındaki samimiyetleri konusunda şüphelere sebep olmuşlardır. Ancak Aliya İzzetbegoviç hareket lideri olduğu sırada izlediği çizgiyi cumhurbaşkanı sıfatıyla da aynen sürdürerek samimiyetini ispat etmiştir. İzzetbegoviç aynı zamanda Bosna-Hersek davasında tarihe ismini yazdıran karizmatik bir lider rolü oynamıştır.

2002 yılında yapılan seçimlerde oyların yüzde 37’sini Aliya İzzetbegoviç’in kurduğu Demokratik Eylem Partisi (SDA) almıştı. SDA, hem merkezi parlamentoda hem de Boşnak-Hırvat Federasyonu’nda en çok oy alan parti olmuştu. Ancak Bosna’da SDA’nın seçim zaferi yönetime yansımıyordu, çünkü Müslümanların yönetime hâkim olmamaları için her türlü tezgâh hazırlanmıştı.

Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı ve Bosna’daki savaş sırasında liderlik yapan efsane lider İzzetbegoviç, uzun yıllar devam eden hastalığından sonra 19 Ekim 2003 günü 78 yaşında vefat etti.

22 Ekim 2003 Tarihinde parlamento binası önünde düzenlenen cenaze töreni ve Kovaçi Şehitliği’nde kılınan cenaze namazından sonra şehitliğe defnedildi. Ülkede bayraklar yarıya indirilirdi, cenaze töreni için binlerce Boşnak her taraftan Saraybosna’ya akın etti. Başta Saraybosna olmak üzere değişik şehirlerde açılan taziye defterlerini imzalamak için Boşnaklar uzun kuyruklar oluşturdu. Bosna’da bütün gazete ve televizyonlar normal yayınlarını keserek İzzetbegoviç ile ilgili özel programlar yayınladı.

Bosna tüm dünyada yeni dünya düzeni için simgesel manada önemli bir ülkedir. Burada Doğu ile Batı, İslâm ile Hıristiyanlık, Katoliklik ile Ortodoksluk, Katoliklik ile İslâm, İslâm ile Ortodoksluk buluşuyor. Bu şekilde birbirine karşı üç unsurun, Katolik Faşizmi, Ortodoks Tüm Slavcılık ve İslâm’ın buluştuğu Bosna, medeniyetler çatışması veya barışı konusunda ve baskın bir din veya milliyetin ağırlıkta olan bir çokuluslu, çok dinli siyasi yapının kurulup kurulamayacağında dünyanın en güzel ve müsait deney alanı olacak.

Bu nedenle Dayton Anlaşması’nda hedeflenen de çok uluslu, çok dinli, çok toplumlu bir model oluşturmak. Yapılan iş, bu şekilde üç unsuru bir araya getirerek bir devlet kurmak. Dayton Anlaşması Bosna’da hâkim unsurlardan birinin diğerine baskınlık kurmasına müsaade etmiyor. Yani temelde çoğunluk olan Müslüman Boşnakların hâkimiyetini engelliyor.2000 yılında Bosna-Hersek’te de bir seçim gerçekleştirildi. Ancak Dayton Anlaşması’nın Bosna-Hersek topraklarını üçe bölmesi sebebiyle Boşnakların oylarının ağırlığı seçimlerde çok fazla kendini hissettiremiyor. Dayton Anlaşması acı reçete olmasına rağmen Aliya İzzetbegoviç’in olguları görerek bu anlaşmayı imzalaması, O’nu küçültmemiş, büyütmüştür.

Hırvatlar Katolik oldukları için Hırvat, Sırplar Ortodoks oldukları için Sırp ve Boşnaklar Müslüman oldukları için Boşnak. Bunun dışında her şeyleri aynıdır. Bu nedenle Boşnaklar arasında Müslüman kimliğin korunması çok önemli ve Aliya İzzetbegoviç bunu gerçekleştirmeye çalıştı. Özellikle Boşnak gençlerine milli ve dini bilinç oluşturma konusunda çalışmalar yapan ‘Miladi Müslüman’ (Genç Müslümanlar) hareketinin ana misyonu ‘Boşnak kimliğinin korunması’ şeklinde açıklanıyor. ‘Miladi Müslüman’ aslında Aliya İzzetbegoviç’in partisi olarak bilinen SDA’nın gençlik kolu olarak faaliyet gösteriyor. 1991’de yoğun olarak teşkilatlanmaya başlamışlar. Çünkü Hırvat ve Sırpların milliyetçilik propagandası yapmaları üzerine ‘Müslüman Boşnak’ kültürünü kazandırmak zorunda olduklarını fark etmişler.

Bir devlet başkanı, siyasetçi, Bosna Savaşı’nda Müslüman bir komutan, Müslüman bir entelektüel, bir baba ve eş, önemli eserlere imza atmış bir yazar, İslâm dünyasının ‘Bilge kral’ı ya da Bosnalıların O’na karşı duydukları sevgi ve samimiyetin bir yansıması olarak sadece ‘Aliya İzzetbegoviç’i tanıtacak pek çok nitelendirme bulunabilir. Bu, O’nun çok yönlü bir insan olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden de Aliya hakkında dikkat edilmesi gereken şey, O’nu bu çok yönlülüğü dâhilinde değerlendirmektir.

Aliya’nın hayatını bütünüyle bir özgürlük mücadelesi olarak değerlendirmek, yanlış bir tespit olmayacaktır. O’nun doğduğu ve bütün bir hayatını mücadele ile geçirdiği toprakların kendisi de zaten bir ‘mücadele coğrafyası’dır. Bilindiği gibi Balkanlar, 19. yüzyılın başından bu yana dünya üzerinde çatışmanın ve mücadelenin en çok yaşandığı bölgelerin başında gelmiştir. Bu coğrafya dâhilinde, Aliya’nın gençlik dönemlerinde, henüz 16 yaşındayken ‘Genç Müslümanlar’ örgütü dâhilinde giriştiği mücadele, 2000 yılında cumhurbaşkanlığı görevini sağlık problemlerinden dolayı kendi isteğiyle bıraktığı ana kadar geniş bir zaman dilimine yayılmıştır.

Aliya’yı ve mücadelesini anlayabilmek için, kaynaklarını İslâm’dan alan entelektüel yönünün çok iyi tahlil edilmesi gerekmektedir. Aliya, gerçek anlamda bir entelektüel ve bir bilgedir. Mücadeleciliği ve siyasi parti liderliği dolayısıyla sadece bir siyasetçi ya da hukuk tahsili aldığı ve uzunca bir dönem avukatlık yaptığı için sadece bir hukukçu değildir. Felsefeden doğa bilimlerine; dinler tarihinden psikolojiye, siyasetten sosyolojiye kadar çok geniş bir okuma ilgisine sahiptir. Bu entelektüel yönü dolayısıyla 1970 yılında ‘Hedef: Müslümanların İslâmlaşması; Parola: İman ve Mücadele’ sloganlarıyla başlayan bütün İslâm toplumlarına bir çağrı/manifesto niteliğindeki İslâm Deklarasyonu (The Islamic Declaration) adlı eserini yazdı. 1983 yılında ise Doğu ve Batı Arasında İslâm adındaki, kendi felsefesini ortaya koyduğu önemli eserini tamamladı Bu eserlerinde savunduğu ilkeler, O’nun mücadelesini anlamada önemli bir yer tutarlar. Gerek Aliya’nın hayatını ve izlediği siyaseti, gerekse Bosna Savaşını anlayabilmek için O’nun entelektüel yönüne ve inandığı ilkelere özellikle dikkat etmek gerekmektedir.

Aliya’ya göre insanın özgürlüğü problemi insanın yaratılmış bir varlık olması gerçeğinden bağımsız değildir: ‘Yaratılma meselesi esas itibariyle insan hürriyeti meselesidir’ Özgürlüğün mümkün; dolayısıyla da insanın özgür olması, Allah’nın varlığının da delillerindendir. Ancak özgür bir varlık yaptıklarının sorumluluğunu üstlenebilir. Bu yüzden de özgürlük konusu zorunlu olarak ahlâk konusuna bağlıdır. İnsan iyi ile kötü arasında tercihte bulunarak bunlardan birini seçtiği anda özgürdür ve tercih ettiği davranışının sorumluluğunu da üstlenmiştir. Özgürlüğe dayanan bu tercih dolayısıyladır ki bir davranış iyi-kötü ya da ahlâkî-gayr-ı ahlâkî olarak değerlendirilmektedir. Burada sorumluluk ve tercihte bulunarak gerçekleştirilen eylemin ya da davranışın hesabının Allah Teâlâ’ya verilmesi durumu, özgürlük ile ahlâkı birleştirmektedir.

Ahlâk ve özgürlüğü dine zorunlu olarak bağlayan şey ahlâkın, bir öte dünyanın var olduğunun kabulüyle anlam kazanmasıdır. ‘Bu dünyada mücadele vererek ıstırap çeken büyük trajik şahsiyetleri mağlup değil, galip sayabildiğimiz için bir başka dünyanın hakikati daha aşikâr görünmez mi? Galip mi? Evet, fakat nerede, hangi dünyada galip geldiler? Rahatını, hürriyetini ve hatta hayatını kaybeden bir kimse nasıl galip olabilir?’ sorularını soran Aliya, sorularındaki niteliklere sahip olan ahlâklı insanların, peygamber ve vaizlerden daha fazla öbür dünyanın habercileri olduklarını iddia eder. Hayatlarıyla ahlâkî duruşun timsali kabul edilen pek çok insan, bu dünya hayatında irrasyonel davranmışlardır ve bu dünyada kaybetmişlerdir. Zulüm karşısında hak mücadelesi vererek ömürlerini hapislerde geçiren, bin türlü işkenceye maruz kalan ve ölüme mahkûm edilen insanların ‘enayi’ değil de ‘büyük ve örnek insan’ olarak kabul edilmeleri, öteki dünyanın varlığına işaret etmektedir. İnanan bir insan için öteki dünya, bu dünyadan daha üstündür. Ahlâklı insanları diğer insanlardan, ahlâkî davranışı da diğer davranışlardan üstün kılan temel belirleyicilerden birisi de bu inançtır. Bu yüzden de tarih boyunca din ve ahlâk bir arada olmuşlardır.

Aliya’nın fikirleri temelinde yukarıda genel olarak çerçevesi çizilen özgürlük ve ahlâk konuları, Aliya’nın hayatında ve Bosna-Hersek’in tarihinde, 1992-1996 yılları arasında bir imtihana dönüşmüştür. Bosna Savaşı, bir özgürlük savaşı olmasının yanında aynı zamanda bir ahlâkî mücadeledir. Bu savaş süresince özgürlük, uğrunda savaşılacak bir ahlâkî değer olmuştur. Aliya’nın özgürlüğü zorunlu olarak ahlâkla birleştiren görüşleri, Bosna Savaşını farklı bir gözle değerlendirmeyi sağlamaktadır. Her ne kadar inandığı değerler ve savunduğu fikirler uğruna defalarca yargılanıp iki defa da hapis cezası alan Aliya, bu savaşta bir toplumun lideri, seçilmiş bir devlet başkanı olarak ömrü boyunca bireysel ve bir grup üyesi olarak verdiği mücadeleden farklı tarzda bir ahlâk imtihanı vermiştir.

Bütün bu şartlara ve imkânsızlıklara rağmen Bosna’da kısa süre sonra birbirleriyle mücadele eden iki grup oluşmuştur. Aliya, Bosnalı Müslümanları harekete geçiren bir gizemden bahseder. O’na göre bu gizem, insanların haklı bir amaç için ve her şeyden daha fazla kendi kurtuluşları için savaştıklarının bilincinde olmalarıdır. Aliya ve Bosnalı Müslümanlar, savaş sırasında yapabileceklerinin azamisini göstermişlerdir. Sırpların birkaç hafta içinde bütün Bosna-Hersek’i ele geçirecekleri düşünülürken, ordusu dahi olmayan bir halk, özgürlük mücadelesi vermiş ve özgürlüğünü almayı başarmıştır. Bu durumda Aliya’nın tarihe ve insana bakışının ve yukarıda açıklanan ahlâk ve özgürlük anlayışlarının bir arada tutarlı ve ahenkli bir birlikteliği söz konusudur. O’na göre tarihi insanlar değil, Allah Teâlâ yönetir. Aliya, elbette böyle bir anlayışa sahip olmasından dolayı eli kolu bağlı oturan bir kaderci değildir. O’na göre Allah (c.c.) tarihi yönetmesine ve belirlemesine rağmen insanlar son derece aktif rol oynarlar. O, insanların belli yasa ve kurallara bağlı kalarak savaşmakla mükellef olduklarını savunur. Ancak tarihin, insanların öngöremeyeceği bir seyri vardır.

Bosnalı Müslümanlar için Bosna Savaşı, ahlâk ve özgürlük arasındaki zorunlu bağın Aliya önderliğindeki bir mücadele ile hayata geçirilmesidir. O’nun Sırpların isteklerine boyun eğmeyerek savaş kararı alması son derece ahlâkî bir tutumdur. Pek çok taviz verilerek Sırpların istedikleri yapılır ve böylece savaş başlamadan biterdi. Özgürlük mücadelesinin kendisi aynı zamanda ahlâk mücadelesidir ve ahlâklı bir mücadeledir. Tarihin hiçbir bağımsızlık savaşının kaybedildiğini yazmadığını göz önünde bulunduran Aliya, Bosna Savaşında tüm halk ile birlikte yapılabileceklerin azamisini yapmaya çalışmıştır. Bosnalı Müslümanlar için Bosna Savaşı, savaş süresince inanılan değerlerden en küçük bir taviz verilmeden gerçekleştirilmeye çalışılan bir mücadeledir. Nitekim savaşta yakılan, yıkılan ve bombalanan ibadethanelerin, hastanelerin, köprülerin, kütüphanelerin hiçbirini Bosnalı Müslümanlar yok etmemişlerdir. Savaşta hangi taraftan olursa olsun sivil halkın zarar görmemesi konusunda çok hassas davranılmıştır. Aliya, kendisi ile yapılan bir röportajda, hoşgörüye bir değer olarak sahip olmasının Avrupalılığından değil Müslümanlığından kaynakladığını; savaş sırasında yok edilen yüzlerce kilise ve caminin de Müslümanlar tarafından yok edilmediğini, Avrupalılar tarafından yok edildiğini söylemiştir. Balkanlarda yaklaşık 500 yıl süren Osmanlı iktidarı boyunca kilise ve camilerin hiçbir zarar görmediğini söyleyen Aliya, Avrupalıların buraları tekrar ele geçirdikten sonra ve II. Dünya Savaşında sadece üç yıl içinde pek çok ibadethanenin yok edildiğine dikkat çekmiştir.

Aliya’da savaşı kazanma noktasındaki inanç, kaynağını ahlâki ilkelerinden almaktadır. Savaşı Bosnalıların kazanacağına savaşın her anında inanan Aliya, zaferi getirecek olanın ise ahlâklı bir duruş sergilemekle; başka bir deyişle ahlâklı bir savaş yapmakla mümkün olacağına inanmıştır. ‘Allah bizi zor bir imtihandan geçiriyor. İnsanlarımız boğazlanıyor, kadınlarımız ve çocuklarımız öldürülüyor, camilerimiz yıkılıyor ve biz ne onları ne de onların kadınlarını ve çocuklarını öldürmek, kiliselerini yıkmak istiyoruz. Bunu yapmak istemiyoruz. Çünkü bazı istisnalar olsa da bu bizim tarzımız değildir. Kazanacağız; çünkü öteki dine, öteki ulusa ve politik duruşa saygılıyız. Bu bizim zaferimizin anahtarıdır’ Aliya’nın bu sözleri savaşta izlediği ahlâklı siyaseti de özetlemektedir. Eğer Bosnalı Müslümanlar için Bosna Savaşı, bir trajediden zafere dönüşmüşse bu durumda Aliya’nın ilkeli ahlâki duruşu ile o topluma önderlik etmesinin büyük payı vardır. Bu ahlâki duruş dolayısıyladır ki Aliya, yalnızca lideri olduğu Bosna-Hersek halkının ve bütün dünyadaki Müslümanların değil, onunla savaşan düşmanlarının bile saygısını kazanmıştır.

Savaşın ahlâki olup olmadığı da ahlâk felsefesi ile uğraşanların cevap aradığı önemli bir etik problemdir. Bosna Savaşı Bosnalı Müslümanların kendilerini yok etmek isteyenlere karşı, haklarını elde etmek amacıyla verdikleri bir özgürlük mücadelesi olduğu için tam anlamıyla bir ahlâki mücadeledir. Sırpların bir halkı yok etmek amacıyla giriştiği soykırım ne kadar gayri ahlâki ise, Bosnalı Müslümanların onlara karşı verdikleri onurlu mücadele/savaş da o kadar ahlâkidir. [89]

[89] Mahmut H. Akın, Genç Gelişim Dergisi – Ekim 2009.