In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Diseases of Bad Character / Bad Character / Wrath
Bad Character

Wrath

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

‘Gazab’, nefsin hoşa gitmeyen bir şey karşısında intikam arzusuyla heyecanlanması; infiale kapılmak, öfke, hışım, hiddet, düşmanlık ve saldırıya meyleden saldırganlık hâlidir. Bu durum gadab’ın insani boyutudur.

‘Gazab’ın insani boyutu öyle bir ruhi haldir ki, bununla kalbin içinde huya bağlı bir hararet olan ruhun cevheri bedenin dışına hareket eder, kalbin kanı coşup galeyana gelir. Bedenin dış görünüşünde kırmızı bir sıcaklık belirir. Hele bu hal yüzde tamamen meydana çıkar. Boyundaki damarlara kan hücum ederek ağırlaşır.

Gazabın sebebi, nefsin elem duyduğu kimseden öç almak istemesidir. Bu istek nefiste belirince vücuda geçer de gazap huyuna ait bir hareket galeyana gelir. Bu dalgalanmadan buhar karartıcı bir duman yükselir. Dimağı ve cereyan etmekte olan damarları bir perde kaplar. Bunun doğurduğu karanlıktan aklın nuru kapanır, parıldayışı ve sıhhatli bir şekilde işleyişi durur. Akıl aynası kirlenir, kuvveti nariyenin (ateş gücü) doğuracağı filler zayıflaşır. Hekimler insanın bu halini şuna benzetirler: Karanlık ve uzun bir mağara, büyük bir ateş her tarafı dolduran bir dumanla dopdolu. Bu haldeki ateşlerin alevlerini söndürmek gayet zordur. İfrat derecede gazaplanmış bir insanı öğütle, tatlı sözle, nasihatle durdurmaya çalışmak, mağaradaki ateşe bir yerden biraz su alıp söndürmeye çalışmak gibidir. Kaldı ki azıcık su yükselen ateşin alevlerini belki biraz daha yükseltir.

İnsanların mizacı gazap kuvvetini kabul etme yeteneği bakımından çeşitlidir, zıt görünüşlüdür. Bazı mizaçların gazap kuvvetini kabule istidadı barut ve kibritin parlayıp alev almaya olan istidadı gibidir. Nasıl ki kibrit ve baruta birer kıvılcım dokunmakla alevlenip parıldarlar. Böyle bir mizaca sahip olan kişi intikamı gerektiren bir kelime duyup, bir duruma şehit oldu mu bundan büyük ızdırap ve elem duyar, gazap ateşiyle tutuşur. İç ve his aynası kararır. Nasihatla, tatlı sözle değil bağlamakla bile bundan vazgeçirmek zor, hatta imkânsız bir duruma gelir. Bazılarının gazabı kabul etmeye istidadı yağ gibidir. Her ne kadar ateş isabet etse de, tavanın içinden yükselen sesler çıkar. Lakin kibrit ve barutta olduğu gibi bir kıvılcımdan dakikada ateşten bir yağ yükseltmez. Kimin mizacı çabuk yanan ve çabuk sönen kuru odun gibidir. Bu mertebe ikinciden uzaktır. Bir kısım insanın mizacı ise yaş oduna benzer ki, çabuk yanmaz, zor tutuşur ve basit bir çaba ile söner. En arzu edilen bir mertebedir. Akıllı, bilim sahibi, vakûr, Selim kişiler buna örnektir.

Gazabın bütün sebepleri toplanmayınca alevi parıldamaz. Gazabın sebepleri ortadan kalkınca su hikmet yoluna ulaşmak gibi nefsi gazabın zincirinden ve bu huyun kendine has hararetinin ölmüşlüğünden olmaya, Aksine ruhu güzellikle süslemek, aklın mürşitliğini kabul edip, dinin emirlerine uymak, sükûnet bulur. Şu şartla ki bu hal hamiyet eksikliğinden, kurtarmak gayesi ile hareket ede. Fazilet olan ve reziletten uzak olan yol budur.

İnsanın gazap halleri şu tabakalarda belirir:

1.) Gazabı geç gelir, çabuk geçer.

2.) Gazabı tez gelir, tez geçer.

3.) Geç gelir, geç geçer.

4.) Tez gelir, tez geçer.

Bu kısımların en faziletlisi gazabı güç gelip tez geçendir. En kötüsü de tez gelip geç geçendir. Çünkü gazabının azı makbul çoğu kötüdür.

İmam Gazâli der ki: ‘Bir hükümdar, idaresi altındaki kişiler hakkında gazab insanı huyundan çıkarır. Böyle bir durumda verdiği hüküm zülüm ve siyaseti ‘cevr’ olabilir. Hz. Muhammed (s.a.v.) de Hadis-i şeriflerinde hâkimin gazaplı iken hüküm vermemesini tavsiye etmiştir. Çünkü gazap cinnet ve sarhoşluk türlerinden biridir. Mecnunun akd ve hükmü, sarhoşun görüşü nasıl geçersiz ise, bu da aynıdır. Gazaplı kişinin ilim mahalli olan kalbi ile fikir menzili olan dimağını gazabın alevleri kaplar. Böyle bir dimağ ve kalpten fazilet ve adalete dayalı hüküm nasıl çıksın?’ [1]

Gazaba gelmiş bir kişinin yüzü kızarır. Damarları gerilir. Asabı bozulur, sesi acayip şekilde yükselir. Doğru olmayan hareketler ortaya çıkar. Bunu gören insan, gazabın ne derece akıldan uzak ve nasıl akılsız insanların işlerine benzer çirkin davranışlara sebep olduğunu anlar.

Gazabın ruhi ve bedeni zararları pek çoktur. Gazap hatta bazı zamanlarda ansızın ölüme bile sebep olabilir. Zira kalbin harareti gazabın ateşiyle parıldayıp, gazap gerekli olan beden hareketlerinin harareti buna bitişince tabiatındaki harareti de iyice tutuşturur. Tutuşan bu hararet gazap halinde bedenin dışına yönelir. Lakin merkezinde yetecek kadar ruhun kalması gerekir. Bazı mizaçlarda huya bağlı hararet az olur. Böyle kimselerde gazap şiddetli olup, garizi (huya bağlı) hararet dışarıya yönelince, merkezinde yetecek kadar ruh kalmayıp ansızın ölüme sebep olur.

Hülefâ-i Raşidin’den bazıları gazap halinde bir hükmü infaz etmekten, bir cezayı uygulamaktan çekinirlerdi. Çünkü gazap halinde bir ceza uygulanırken sırf Allah rızası için olmak gayesinden dönerek, nefse pay ayırmak ihtimali vardır. Nitekim Hz. Ömer Faruk (r.a.) bir sarhoşa ceza verirken, gazaba gelip bir takım kızgınlık eseri olan kötü sözleri söylemeye başlamıştı. Derhal gazaplı olduğunu düşünerek cezayı uygulamayı tehir etti.

Ömer İbn-i Abdül-Aziz bir kimseye ceza verecekti. Gazaba gelmiş ve karşısındaki kötü sözlerle azarlamaya başlatmıştı. Fakat durumunu hemen idrak edip cezadan vazgeçti ve şöyle dedi: ‘eğer beni gazaplandırmamış olsaydın sana ceza verecektim.’

Yunan filozoflarının büyüklerinden bazıları derler ki: ‘fırtınalı bir rüzgâr, gürleyen bir şimşek ile deryaların arasından ve büyük ağaçlarla sair helâk edici şeyler arasından dönenlere selâmet ihtimalini verir, necat ümidini tutarım. Zîra bunun kurtulması için kendisine tedbir ve ilâç uygulamak kolay olur. Lâkin tutuşmuş bir gazapla hışımın şerli kıvılcımı ile dopdolu olan insanın selâmetine ihtimâl vermem, necatına ümit beslemem. Zîra gazap ateşiyle tutuşmuş insanın alevini teskin etmek mümkün değildir.’

Çaresizlere derman veren, deryada dalgalar arasında tehlike ve belâ dalgalarını aşmak isteyenleri selâmet sâhiline ulaştıran, güven içinde olacağı bir kenara ulaşmasına yardımcı olan, kerîm olan lûtuf sahibi Hazreti Allah’tır. Ama şeytanın yolundan yürüyerek, gazabın şerli kıvılcımıyla tutuşan, ateşiyle yanan kişi Allah Teâlâ’nın lûtuflarından uzaktır. [2]

Bazı İran padişahları aşağıdaki yazıyı vezirlerine verip onlara diyorlar ki:

‘Ben kızdığım zaman, bu yazıyı bana hatırlat’ Bu yazı şöyle idi: ‘kızgınlık sana yakışmıyor, çünkü sen beşersin. Yeryüzündekilere sen merhametli ol ki, göklerdekiler de sana merhametli olsun.’

Bazı düşünürler diyor ki: Allah (c.c.)’ın kudretini düşünenler, bilenler kendi kudretleriyle O’nun kullarına zulüm yaparak kullanmazlar.

Denilir ki: Ayaktaki kızdığı zaman otursun, oturan kimse kızdığı zaman ayağa kalksın.

İlim adamlarından biri yönetici olan oğluna şu mektubu yazdı: ‘Senin ağzından çıkacak bir söz kan dökebilir veya tutabilir. Emirlerinin yerine getirilmesi sözün iledir. Gazabına hâkim olarak sözünle hata etmekten sakın. Yüzünün kızarmasına ve ve vücudunun hafiflemesine dikkat et. Kuşkusuz yöneticiler, güçleriyle cezalandırır ve hilmleriyle de affederler.

Bazı filozoflar derler ki: Gazabın izzetinden sakın, çünkü o seni özür zilletine sürükler. [3]

Resûlü Ekrem (s.a.v.) Allah (c.c.)’ın gazabını gerektirecek olan davranışlardan birkaçı hakkında şöyle buyurur: “Helalinden olarak dünyalığı üstünlük ve öğünmek için toplayanlar kıyamet günü Allah Teâlâ’nın huzuruna, Allah'ın onlardan gazablı olduğu halde gelirler. Ancak ihtiyacını temin, dilencilikten kurtulmak ve nefsini korumak için mal kazananlar, kıyamet gününde yüzleri ayın ondördü gibi parlak olduğu halde mahşer yerine gelirler.” Bir başka hadislerinde ise “Bir kimse, insanların darılmasına rağmen, Allah'ın rızasına sarılırsa, kendisinden Allah razı olduğu gibi, kulları da razı eder. Buna karşılık, eğer bir kimse Allah'ın rızasını çiğneme pahasına, kulları razı etmeye kalkışırsa kendisine Allah gazablandığı gibi, kulları da aleyhine döndürür. Böylece hem Allah'ı gazaplandırmış hem de kulları memnun edememiş olur.” buyurmaktadır.

Modern dünyada yaşayan müslümanın düştüğü genel sıkıntılardan bir tanesini açıklayan Hz. Peygamber Efendimiz insanların gazabından ziyade Allah (c.c.)’ın gazabından sakınılması gerektiğini ifade etmektedir.

Bir de bütün âlemi yaratan Hz. Allah (c.c.)’ın gadab’ı vardır ki, bu durum ebedi cehennem hayatının sebepleri arasındadır. Bir şeye gazab etmesi’ veya ‘çirkin görmesi’, onun yapılmasını yasaklaması demektir. Yani gerek "rıza" gerekse "gazab" irade beyanı anlamındadır. Buna sebep olan davranışları ayetler şu şekilde açıklamaktadır: “Yapamayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında pek büyük bir gazab sebebidir.”[4]

İnsanın yapmayacağı şeyleri söylemesi gadab sebebidir. “Kalbi iman ile sükûnet bulduğu halde (dinden dönmeye) zorlananlar dışında, her kim imanından sonra küfre kalbini açarsa, mutlaka onların üzerine Allah'tan bir gazab gelir ve kendilerine çok büyük bir azab vardır.” [5]

Gerçek ve doğru dini bulduktan sonra tekrar yanlış ve batılı tercih edenler de gadab’ı hak etmektedir. “Onlardan birçoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendilerine sunduğu şey ne kadar kötüdür! Allah onlara gazab etmiştir. Onlar ebedî olarak azap içinde kalacaklardır.” [6]

Kâfirlere duyulan sevgi veya onları veli/dost edinmek yine gadab sebebidir. “Ey inananlar, Allah'ın gazab ettiği kimselerle dostluk etmeyin. Kâfirler, mezarlık halkından nasıl ümidi kesmişse, onlar da ahiretten öyle ümidi kesmişlerdi.” [7]

Bir adam vardır ki, Allah (c.c.)'ın gazabını gerektirecek bir söz söyler ki, o sözün kendisini Allah (c.c.)'ın gazabına ulaştırabileceğini zannetmez. Halbuki Allahü Teâlâ o kimseye, o kötü söz sebebiyle kıyamete kadar buğz eder.

Cenab-ı Allah ayetlerde gadab ettiği insanların sonları hakkında örnekler vermektedir. Bu yüzden Hz. Musa (a.s.)’nın kavmi, Hz. Nuh Kavmi, Ad ve Semud kavminin helak edilmelerinden müminlerin ibret almasını istemektedir. [8]

Semûdlular, kendilerinden önce isyanları ve azgınlıkları sebebiyle gazaba dûçâr olan Âd kavminin helâkini, ilahi azaptan başka bir sebebe bağlayarak gaflet mahmurluğu içinde:

‘Âd kavmi, sağlam binalar yapmadığı için helâk oldular. Zîrâ onlar, evlerini kumlar üzerine yapmışlardı. Biz ise sağlam kayalar üzerine yaptık. Gelen fırtınalardan herhangi bir zarar görmeyiz...’ demişler ve yüksek yerlere kayaları oymak suretiyle kendilerine ustaca evler yapmışlardı.

Ancak onlar da, Âd kavmi gibi Rabblerine âsî (isyankar) olarak sapıklığa düştüklerinden azâba uğratıldılar. Altlarından gelen şiddetli bir sayha, onları helâk eyledi. Allâh Teâlâ buyurur:

“Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çökekaldılar.”

“Sanki orada hiç oturmamışlardı. Biliniz ki Semûd kavmi gerçekten Rabblerini inkâr ettiler. Yine bilesiniz ki, Semûd kavmi (Allah’ın rahmetinden) uzak kılındı.” [9]

Bu gerçek çerçevesinde düşündüğümüz zaman bir kısım âfetlerden kurtulmanın çâreleri olarak sırf sağlam binalar ve güvenli mekânlar edinmeyi ön plana almanın yeterli olmadığı açıkça görülür. Zîrâ yeryüzünde fesad, fitne, nankörlük, isyan, günah ve azgınlık gibi Cenâb-ı Hakk'ın gazabını doğuran durumların artması, ilahi azabın ortaya çıkmasına sebep olur. Karada ve denizde düzen bozulur, felâketler ardı ardına gelir. Bu hakîkat âyet-i kerîmede şöyle bildirilir: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat belirir (düzen ve âhenk bozulur, âfetler zuhûr eder) ki Allah (insanların) yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” [10]

Allah Teala kendi helâl kazancından yiyen mümin kullarını sever. İki yüzlülükle kazanıp yiyene ve halka yedirene ise gazablanır. Kendini birleyeni, yani muvahhidi sever. Kendisine şirk koşup ortak tanıyana ise gazablanır. Kendisine teslim olanı sever, teslim olmayıp daima kendisiyle çekişip durana gazablanır.

Kuruluş yolu: Merhamet Etmek ve Affetmek

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Allah (c.c.) mahlûkâtı yarattığı zaman" yanında bulunan, Arş'ın üstündeki bir kitaba şunu yazdı: "Muhakkak ki rahmetim gazabımı geçmiştir.” [11]

İslâm'ın İlâh inancına göre Allah (c.c.) hem rahmet hem de gazab sahibidir. Rahmeti ile iyileri mükâfatlandırırken, gazabı ile de kötüleri cezalandırır. Rahmetinin gereği cenneti yarattığı gibi, gazabının gereği olarak da cehennemi yaratmıştır. İyilerin mükâfatlandırılması, haksızlığa uğrayanlara haklarının iadesi ne kadar gerekli ve güzel ise, kötülerin mahrum bırakılması, zâlimlerin zulümleri sebebiyle cezalandırılmaları da aynı şekilde gereklidir ve hoştur. Tasavvufçularımız ‘Lütfun da hoş kahrın da hoş!’ derken bu adaleti düşünmüş olmalıdırlar. Dünya hayatı bile bu dengeyi korur: İyileri mükâfatlandırırken kötüler için hapishâneler yapar. Zâlimlere ceza takdir etmeyen bir nizâm, düzen düşünülemez. İstisnâî örneklerin arttığı bir memleket olursa takdir edilmez ve adaletsizliğin, zulmün, kötü despot idarenin sevilmeyen örneği olarak gösterilir. Hadis-i şerif Allah (c.c.)’ın ‘Rahman ve Rahim’ sıfatlarının ‘Kahhar’ sıfatını geçtiğini ifade etmektedir. "Rahmetim gazabımı geçti" buyuran Hazreti Allah; Kur'ân'daki sûreler ve âyetler adedince kullarına rahmet saçıyor: gazabına neden olan amellerden onları sakındırıyor. Özellikle burada anlamını vereceğimiz Hümeze Sûresi'nde; bir takım incelikleri gözetmeyenlerin, ayrıntı sandığı kabahatleri biriktirenlerin ahirette uğratılacakları elîm azabı haber veriyor.

“İnsanları diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesad kişinin vay haline! Malı yığar, onu sayar durur. Malının kendisini ebedi yaşatacağını sanır. Hayır and olsun ki o, hutameye atılacaktır. Hutame'nin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir o. Bir ateş ki, gönüllere işler. Uzun sütunlar arasında onlar, her yönden o ateşle kapatılmışlardır.” [12]

Bu sûreden şunu anlıyoruz ki; kulların servetine güvenerek böbürlenmesi, Allah (c.c.)'ın gazabını gerektirir. Ve O, bir tek insanın dahi rencide edilmesinden, kaş-göz işaretiyle hafife alınmasından razı değildir.

Resûlullah (s.a.v.) kendisinden öğüt isteyen birine: “Öfkelenmeyeceksin.” [13] buyurur. Gazaplanma durumunda bunun nasıl giderileceği hakkında da şöyle buyurur: “Biriniz gazaba geldiğinde abdest alsın. Ayakta ise otursun, gazabı yine gitmezse uzansın.” [14]

Bu durumu bilimsel veriler ile açıklayan Ahmet Maranki, abdest almanın bedene faydalarını şu şekilde ifade etmektedir: İnsan, sinirlenme sonucunda vücudunda olumsuzluklar yaşamaktadır. Bu olumsuzluklar; beyinde ısınmanın gerçekleşmesi, bu durum sonuç olarak beynin daha fazla çalışmasına sebep olduğu için kısa zamanda tahrip olma, yaşlılık belirtilerinin erken dönemde ortaya çıkması, bedende stresler, kaygılar oluşması ve sonucunda bedenin yıpranması…

Bütün bu durumlar sebebiyle Allah Resûlü hadiste buyurduğu gibi sinirlenme olduğu zaman hemen abdest alınmasını emretmektedir. Çünkü abdest esnasında vücuda temas eden su, ifade edilen bütün olumsuzlukların giderilmesine yardımcı olmakta, beynin ve vücudun ısınmasını engelleyerek vücudu dengelemektedir. Bilim, bugün 1400 sene önce ifade edilen gerçeği açıklamaktadır. Daha da ilgi çeken yön ise gadabın sonucu olan bu ısınma sonrasında abdest alınmaz ise stresler, kaygılar, hayattan bunalmalar gibi olumsuzluklar had safhaya çıkmakta ve insan, intiharlara kadar giden zararlı yollara başvurmaktadır. Bütün bunlar dinimizin, inançlarının gereklerini yapan müminlere sunduğu hikmetlerdir, faydalardır. [15]

Aynı zamanda gerçek yiğidin tarifini, gadabını yenen insan şeklinde ifade etmektedir: “Gerçek yiğit (pehlivan), güreşte güçlü olan değil, gazaba geldiğinde nefsine hâkim olandır.” [16]

Bütün bu buyruklar Kur'an-ı Kerim’deki şu emrin açıklamasıdır: “O (koruna)nlar ki bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar öfkelerini yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever.” [17]

Muâz b. Cebel'den rivayet edilen bir hadiste Resûlullah (s.a.v.), huzurunda birbirine söven iki kişiden birisinin yüzünde öfke belirince şöyle buyurmuş: “Ben bir kelime biliyorum, eğer şu adam bunu söylerse öfkesi geçer. O kelime: Euzü billahi mine'ş şeytani'rracîm (kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım)dir.” [18]

Urve b. Muhammed es-Sa'dî bir adama öfkelenmiş ve kalkıp abdest almış, sonra dönüp bir daha abdest almış ve Resûlullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Gazap şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür. Biriniz kızdığınız zaman abdest alsın.” [19]

Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibi öfkesini yutkunmayan insanların nasıl kötülükler işledikleri, bir hiç yüzünden nasıl birçok cinayet işlendiği ve kötülükten sonra öfkesi geçenlerin nasıl pişman oldukları her zaman görülmektedir. Öfkeyle kalkan zararla oturur denilir. Haklı bir davada bile olsa gazabı yenip karşı tarafı affetmek en büyük meziyettir. Resûlullah (s.a.v.)'in en güzel ahlâkı böyledir. İslâm'da nefis için kızmak yoktur. Mücadele ve mücahede Allah içindir. Hz. Ömer (r.a.)'in halifeliği döneminde bir sarhoşa rastlayıp had uygulatması üzerine sarhoş ona sövmüş, Hz. Ömer (r.a.) onu bırakarak şöyle demiştir: ‘Beni gazaplandırdı. Ceza verirsem nefsime yardım etmiş olurum. Ben bir kimseyi nefsim için azarlayıp dövmeyi sevmem.’

Ayetlerde, her şeye rağmen gazaplanarak yapılan bir günâh sonunda müminin hatasından dönmesi, tövbe etmesi emredilmekte; Allah (c.c.)'ın tövbe edenleri affedeceği bildirilmektedir.

İslâm ahlâkı, kötülüğe iyilikle muamele etmeyi, bunun ancak sabredenlere mahsus bir meziyet olduğunu vazeder. [20]

Fevrî ve fanatik hareketler hoş karşılanmamıştır. [21

Sabredip suç bağışlamanın işlerin en hayırlısı olduğu Allah (c.c.)'ın emridir. [22]

Allah Teala’ya gerçekten kul olanlar bütün hal ve hareketlerinde Cenab-ı Hakk'ın rızasını gözetirler. Bunların gazaba geldiği ve öfkelendikleri olur. Fakat kin ve haset dolayısıyla değil, Allah Teala içindir. Böyle bir gazab memduhdur, tam yerindedir, mecburidir. Bir şeyden razı olurlarsa Allah'ın rızası için razı olurlar. Öyle ki bir zalimden zulüm gördüklerinde kendileri veyahut başkaları için gazaba gelirler. Onlar zalime kızar ve sevmezler. Zalimin mevkii ne olursa olsun hiç bir şekilde onu yüceltmezler. Allah Teala'dan dilerler ki, zalimleri aciz kılsın! Ta ki kimseye zulüm edemeyeler ve yine Allah Teala'dan talepleri odur ki; o zalimler tevbe ederler ise, tevbelerini kabul buyursun.

Mümin, Allah (c.c.)’ın gazabından korunmak için bol bol dua etmelidir. Bu hususta Resûlullah (s.a.v.)’ın Taif sonrası yaşadığı olaylar üzerine yaptığı duayı bilmemiz gerekmektedir: “Allah'ım! Gücümün zayıflığını, takatimin ağırlığını, insanlar arasında horlanmamı sana şikâyet ederim. Eğer senin üzerimde gazabın yoksa gerisine aldırmam. Yalnız afiyetin benim için daha geniş ve daha elverişlidir. Karanlıkların kendisiyle aydınlandığı, dünya ve âhiret işlerinin kendisiyle düzeldiği yüzünün nuruna sığınırım. Gazabının üstüme gelmesinden, öfkenin bana inişinden sana sığınırım. Rızânı alana kadar eşiğine yüz sürmeye razıyım. Güç ve kuvvet yalnız elindedir.” [23]

Sen, dilersen merhamet eder, dilersen cezalandırırsın...

Rahmeti gazabından önde, merhameti sonsuz, bağışı bol olansın...

Merhamet etmeyi kendine farz edensin...

Biz kendimize haksızlık etsek bilesen kullarına asla zulmetmeyensin. Bizi bağışla, bize merhamet et Rabbim!.. Merhametlilerin en iyisi sensin... Ne olur, bize gazap etme Allahım! Senin gazabın müminleri değil, inkâr edenleri biçer... Senin gazabına uğrayanlar yıkılıp gittiler... Sen kudretini tanımamızı, gücünden korkup çekinmemizi, kendimize çeki düzen vermemizi istedin... Kendimize gelmemize yardım eyle ve bizi gazabından, azabından koru, Rabbim.

Fatiha sûresinin sonunu şu iki ayetle bitiriyoruz.: “(Ey Rabbimiz) Bizi doğru yola ilet. Gazaba uğramışların ve sapmışların değil, nimet verdiğin kimselerin yoluna.” [24] (Amin)

[1] İhya, İmam Gazâli.

[2] Ahlâk-ı Alâi, K. Ali Efendi.

[3] Edebü’d-Dünya ve’d-Din, Maverdi, s.251

[4] Saf sûresi, 61/3.

[5] Nahl, sûresi, 16/ 106.

[6] Maide sûresi, 5/80.

[7] Mümtehine sûresi, 60/13.

[8] Zariyat sûresi, 51/37–43.

[9] Hûd sûresi, 11/67–68.

[10] Rûm sûresi, 30/41.

[11] Buhârî, Tevhîd 15, 22, 28, 55, Bedi'ül'-Halk 1; Müslim, Tevbe 14; Tirmizî, Daavat 109,

[12] Hümeze sûresi, 104/4–9.

[13] Buhârî, Edeb, 76.

[14] Ahmed b. Hanbel, I, 283; V,152; Ebû Dâvûd Edeb,11

[15] Hayat Kaynağı, Ahmet Maranki.

[16] Buhârî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107,108; Ebû Dâvûd, Edeb, 3.

[17] Âl-i İmrân sûresi, 3/134.

[18] Tirmizî, Daavât, 52.

[19] Ebû Dâvûd, Edeb, 4.

[20] Fussilet sûresi, 41 /34–35.

[21] Hucurât sûresi, 49/5.

[22] Nahl sûresi,16/126; Şûrâ sûresi, 42/43.

[23] Said Havva, Muhammed Rasulullah s. 113.

[24] Fatiha sûresi, 1/6-7.