In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Political Ethics / Traits of the Virtuous Statesman / Working for Muslim Unity
Traits of the Virtuous Statesman

Working for Muslim Unity

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

İSLÂM BİRLİĞİ İÇİN ÇALIŞMAK

Müslümanların yeryüzünde huzur ve güven için

yaşamalarını ve dünyada hakkı hâkim kılacak, adalet ve barışı sağlayacak İslâm

Birliği’nin gerçekleşmesi ve kıyamete kadar devam etmesi için çalışmak ve bunu

siyasetin ve vazgeçilmez esasları arasında kabul etmek, erdemli siyasetçinin

özelliklerindendir.

Dünya hayatında her insana düşen bir görevler vardır. Hiçbir şeyin

bir kararda kalmadığı, servetlerin dağılıp, tükenip imarlı ve güzel şehirlerin

harabeye döndüğü, medeniyetlerin yok olduğu ve insanlara âhirette, ancak

buradan gönderdiklerinin fayda vereceği şu dünyada herkes, kendi durumuna göre

mutlaka bir şey yapmalı ve öte dünyaya gitmeden ömrünü iyi bir şekilde

değerlendirerek bir şeyler göndermelidir. Şu kesin olarak bilinmelidir ki,

ölümle herkesin amel defteri kapanacak ve herkes, yaptığıyla kalacak, ancak,

dinine, milletine, ırzına namu­su­na ve diğer korunması gereken değerlere zarar

gelmesin diye kendini Allah yoluna adayanların ve her şeyleriyle yüce İslâm

davasına hizmet edenlerin defterleri asla kapanmayacaktır. Bir hadis-i şerif

bunu ne güzel izah eder: “İnsanın

ölmesiyle her ameli kesilir; ancak Allah yolunda mücahede edenin ameli, bundan

müstesnadır: Onun ameli, kıyamet gününe kadar nemalanır ve kabir fitnesinden de

emin kılınır.”[1]

Çünkü o Müslüman yaptıklarıyla bir çığır açmıştır ve dolayısıyla,

kendi­sin­den sonra o yolu takip edenlerin hasenatının bir misli ona da

yazılacaktır. Hem o, kabrin fitnesinden ve dehşe­tin­den de emin ola­caktır;

zira o, gerçekten ölmemiştir ki kabir azabına muhatap olsun. Sadece vücudu yani

beden itibariyle yer değiştirmiş; geride bıraktıklarıyla da hâlâ insanların

gönlünde yaşamaktadır.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’e, Raşid Halifeler’e ve sahabeye ‘ölü’

diyenin kendisi ölmüştür. Çünkü onlar öyle bir çığır açmışlardır ki, uğra­dı­ğı­mız

yolun her başlangıcında onlara ait bir kısım eserler görürüz ve her görüşte

yüzümüzü yerlere sürer ve ‘Payidâr olun, bu yolu açtınız ve bize rahat ve

emniyet içinde yürüme imkânı hazırladınız’ deriz. Bu sebeple, onların fazilet,

meziyet ve hasenat­la­rı üst üste yığılmakta ve ta Arş’a kadar yükselmektedir.

Zaten onlar kabir azabından da emindirler. Çünkü kabir azabı ölü ruhlar, ceset

insanları ve dini hayata hayat yapmayanlar; yani hakikat-ı Ahmediye’ye gönül

vermeyenler ve Kur’an’ı rehber edinmeyenler içindir. Bu itibarla da, hayatını

bunlarla donatmış, mamur etmiş bir insanın kabir azabı çekmesi düşünülemez.

Bir kısım müminler, cihad görevlerini doğrudan doğruya ve fiilen

yerine getirir ve neticede, yukarıdan beri arz ettiğimiz fazilet­le­re ererler.

Bir kısım kimseler de vardır ki, onların cihada fiilen sahip çıkması söz konusu

değildir. Fakat onlar da, yaptıklarının karşılığını Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu

olarak diğerleri ölçüsünde alırlar. Yani, imana ve Kur’an’a hizmet yönünde,

hatta sırtına bir kerpiç alıp taşı­yan insanın dahi gayreti heba olmaz.

Meşveret planında meseleye sahip çıkandan, icraya, ondan bu hizmette ayakçılık

yapana kadar her­kes niyetine ve gayretine göre mutlaka sevabını, mükâfatını

alır. Kalemiyle cihada iştirak eden yazardan, onun yazdığı şeyleri basıp

dağıtan kimselere kadar herkes dolu dolu hissesini alır. Öyle ise herkes, bu

ortak sofraya Rab­binin kendisine bahşettiği imkânlarla iştirak etmeli ve umum

neticeye ortak olmaya çalışmalıdır.[2]

Bir hadis-i şerifte Ebu Hureyre (r.a.) şu hususu naklediyor:

‘Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Mi’rac’a yükselirken, (Allah’a kulluğuyla merdiven

merdiven semalara doğru tırmanırken, çeşitli manzaraları müşahede etmiş,

çeşitli olaylara tanık olmuştu. Bu arada şunu da görmüşlerdi: Bir günde toprağa

tohum eken ve aynı günde ürün alan bir kavim getiriliyor. Yalnız ürün alınır

alınmaz, tohumlar tekrar ürün veriyor. Bu ilginç manzara karşısında Allah

Rasûlü, Cebrail (a.s.)’e: “Ya Cibril!

Bunlar kim?” diye soruyor. Cebrail (a.s.):

“Bunlar, kendilerini Allah

yoluna adamış mücahidlerdir. Allah onlar için haseneyi (iyilikleri) yediyüz

kere katlar. Ve ne infak etseler eksilmez; Allah, onun yerine başkasını ihsan

eder. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”[3] Cevabını vermiştir.

Bunun içindir ki mümin, Allah yolunda bütün malını, hayatını,

zevkini, sefasını, rahatını ve gençliğini feda ederken, bunların heder

olmadığı, boşa gitmediği kanaat ve düşüncesini taşımalı ve öbür âleme giderken,

hiçbir şeyin zayi olmadığı bir âleme intikal ettiği şuuruyla gitmelidir. Evet,

her şeyi koruyan, muhafaza eden Allah Teâlâ, onun feda ettiklerini de

koruyacaktır. O kadar koruyacaktır ki, eğer cen­net­te secde söz konusu ise,

mümin, orada, Allah (c.c.)’ın lütuf ve ihsan­ları karşısında secdeye kapanacak

ve başını kaldırmak iste­me­ye­cek. Öyle zannediyorum ki, eğer böyle bir şey

varsa, bu sec­de­den alınan zevk, diğer cennet nimetlerinden alınan zevkten

geri kalmayacaktır.

Bu konu ile alâkalı olarak Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in bir hadisini

de şu şekilde görüyoruz:

“Gaziyi techiz eden, aynen

gazaya gitmiş gibidir. Gazinin ehline bakıp gözeten de gaza yapmış gibidir.”[4] Bir insanın kendisi bizzat ve fiilen

cihada katılamıyor, fakat mücahedede bulu­na­nlara omuz veriyor. Kurduğu

kurumlarıyla mücahidleri kucak­lı­yor ve onları koruyup kolluyorsa, o da fiilen

mücahedede bulun­muş gibidir. Çünkü bu durumda da malıyla cihad etmektedir. Bedir’de

kılıç çalanlarla onlara destek verenler; Uhud’da savaşanlarla, onları techiz edenler,

Tebük’e çıkanlarla, çıka­mayıp servetiyle o yola koyulanlar; Allah Teâlâ’nın

huzuruna beraber yürüyecek ve beraber haşr-u neşr olacaklardır. Zira Rasûl-i

Ekrem’in “Seferber olunuz!” emrine

onlar da icabet etmiş ve her ne kadar birtakım geçerli mazeretler sebebiyle

fiilen harbe iştirak edememişlerse de, malî ve moral destekleriyle harp için

seferber olmaktan geri kalmamışlardır.

Evet, fiilen Tebük’e giden mücahidler, ahirette bir kısım

kadınları, yaşlıları ve çocukları da yanlarında göreceklerdir. Çocuklar, bıçak

veya kamalarını, harpte kullanılsın diye getirip, Rasûl-i Ekrem’in önüne atmış,

gelinler kulağından küpeyi çıkarıp Allah Rasûlü’ne vermiş, bir başkası kolundan

bileziğini sıyırıp cömertlik yarışına iştirak etmiş, yaşlılar, koltuk değnekleriyle

sürünerek gelmiş, ellerindeki avuçlarındaki şeyleri oraya dökmüş ve ‘Benim de

bir katkım bulunsun’ demişler.[5] Evet, işte bütün bunlar,

bizzat sefere iştirak etmiş gibi muamele göreceklerdir. Bunu da Rasûl-i Ekrem,

bir başka hadislerinde şöyle ifade buyuruyorlar:

“Medine’de kalan öyle

insanlar vardır ki, geçtiğiniz her vadi, yürüdüğünüz her mesafede sizinle

beraberdirler. Hastalık onları Medine’de hapsetmiştir.” Bir diğer rivayette ise, “Mükâfatta sizin ortağınızdırlar.”[6]

Demek ki, acizlik, fakirlik, yaşlılık, çocuk ve kadın olma gibi

mazeretler, onların ayaklarına bağ olup, kendilerini fiilen sefere çıkmaktan

alıkoymuşsa; cihad sevabından yoksun kalma­ya­­cakları gibi, mükâfatından da

yoksun kalmayacaklar ve Cenâb-ı Hakk, niyetleri sebebiyle onları aynen gazaya

çıkanlar gibi kabul buyuracaktır. Allah Rasûlü’nün müjde yüklü bu ifadesinden

anladığımız budur.

Bu inancımızı da hakkımızda bir dua ve niyaz kabul ediyoruz.

Özellikle günümüzde, cihadın bütünüyle terk edilmesi söz konusu olduğundan,

kısmen veya tamamen bu işe iştirak edenlerin mutlaka cihad sevabından

hisselerini alıp pay alacaklarına inancımız vardır.

İslâm Birliğinin gerçekleşmesi, dünya Müslümanlarının zulüm ve

haksızlıklardan kurtulması, özgürlüklerine kavuşması için malı ve canıyla

çalışmak elbette ki yukarıda açıklaması yapılan cihad ibadetinin ta kendisidir.

Bu uğurda yapılan çalışmalar ve hizmetler hangi tür ve şekilde olursa olsun

cihad ibadeti kapsamındadır.

Rahatça ibadetlerimizi yapıyoruz, huşu içinde namazımızı kılıyoruz,

haccımıza gidiyoruz, orucumuzu tutuyoruz’ diyen Müslümanlar; başlarını camiden çıkarıp dışarıya,

İslâm dünyasına ibretle bakmalıdır! Neler görecektir? Dünyada akan kanları, aç

ve susuz insanları, harap olmuş evleri ve içlerindeki yoksul insanları görmeyecek

midir? Ya açlıktan ölen binlerce masum çocuklar? Peki tecavüze uğrayan kadın ve

çocukların çığlıklarını işitiyor muyuz? Yaşadığımız dönem, gaflete kapılma,

sessiz kalma, umursamaz davranma, yalnızca kendini ve ailesini düşünme, dünya hayatındaki

çıkarların ardına düşme, nefsani tartışma ve çekişmelerle vakit öldürme dönemi

değildir. Milyonlarca Müslüman böylesine büyük zulüm yaşarken ve çözüm İslâm

Birliği iken bu yolda çaba göstermemek sorumsuzluk olur. Her Müslüman, Allah’ın

emri gereği, İslâm’ın tüm dünyada yaygınlaşması için gayret etmelidir. Dünyada

bu sorumluluğu üzerine almaktan kaçınan insan ahirette bu büyük sorumsuzluğunun

altında ezilebilir. Her Müslüman dünyanın her yanındaki akan her damla kandan,

zulme uğrayan, yaralanan ya da yaşamını yitiren her insandan sorumlu. Zulme son

verecek büyük güç olan İslâm Birliği için hiçbir çaba içerisine girmeyen kişi,

bunun ağır vebaline de hazır olmalıdır.

İnsanların

birçoğu Pakistan’da, Irak'ta, Kırım'da, Keşmir’de, Patani’de, Burma’da, Doğu

Türkistan’da yaşananlar hakkında bilgili değil. Hatta bu bölgelerin yerini

bilmek bir yana, adını bile duymamış insanlarımız var. Oysa bu bölgelerde

yıllardır şiddet gören, zulme uğrayan, baskı altında, aç ve yoksul yaşayan

insanlar bizim din kardeşlerimizdir.

Diğer

taraftan yaşanan zulüm ve haksızlıkların bilincinde olduğu halde yardım

edebileceğini düşünmeyen bir çoğunluk da var. Bu kişiler zulmün engellenmesi

için kendisinin de çabası olabileceğini aklına bile getirmez. Dahası elinden

bir şey gelmeyeceğine kendisini o denli inandırmıştır ki, kendi rutin yaşamını

vicdanında hiçbir kıpırdanma olmadan rahatça sürdürür. Samimi iman sahibinin

ise zulme dair okuduğu haberler ve gördüğü görüntüler karşısında vicdanı

sürekli diridir. Çünkü her duyduğundan ve her gördüğünden sorumlu olduğunun

bilincindedir.

Peygamberimiz

(s.a.v.) buyurur: “Mümin kardeşinin derdiyle dertlenmeyen,

bizden değildir.”[7] Yüce Allah buyurur: “Size ne oluyor

ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize

Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’

diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına

savaşmıyorsunuz?” [8]

Umursamaz, kayıtsız, kendini kurtarma peşindeki bir yaklaşım Müslüman’a yakışır

mı? Bir Müslüman, dünyanın herhangi bir köşesindeki bir Müslüman’a gelen

zarardan nasıl olur da sorumluluk hissetmez? Kesinlikle herkesin, acı içindeki

masum insanlar, tecavüze uğrayan kadın ve çocuklar için yapabileceği bir şeyler

vardır. Yeryüzündeki zulmün temelinde dinsizlik vardır ve inanan her insan

dinsizliğe karşı fikir mücadelesi yapabilir. Allah'ın varlığını, gücünü

anlatmak, Allah’ı tanıtmak, Allah korkusunu ve sevgisini öğretmek, ahireti,

cenneti, cehennemi ve dünyadaki sorumluluklarımızı hatırlatmak, bu

acımasızlıkların son bulması için atılacak ilk adımdır. Bu adımı her samimi

Müslüman atabilir, atmalı. Kur'an’ın güzellikleri olan adalet, merhamet, sevgi,

özveri, bağışlayıcılık gibi üstün ahlak özellikleri yeryüzüne hâkim olursa,

adalet, barış, huzur ve güven dolu mutlu bir dünya oluşur. Dinsizliğin

insanlığı yıpratıcı, yıkıcı etkilerini ortadan kaldırarak, din ahlakının

güzelliklerini yerleştirmek, tüm insanlara yapılan yardımdır. İslâm’ın anlamı

olan barış, hoşgörü, sevgi ve şefkati esas alan bu çaba, baskı ve eziyet yapan

kişilerin de vicdanlarını harekete geçirebilir. Ve böylece yeryüzünde zulüm

engellenebilir.

İslâm Birliği bugün kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Güçlü bir beraberlik ve

dayanışma zorunludur. İslâm âleminin ortak sesi olacak, dünyaya hoşgörüyü

öğretecek, Müslüman olan ve olmayan her insana refah ve huzur getirecek olan İslâm

uygarlığının yeniden inşası için çaba göstermek, Allah’ın ipine hep birlikte

sarılmak erdemli siyasetçinin en önemli sorumluluklarından olmalıdır. Yapabileceğim hiçbir şey yok, elimden bir şey

gelmiyor, diyen Müslüman, İslâm Birliğinin kurulması için Allah'a samimi

ve yoğun bir şekilde dua edebilir. ‘Hayır,

bunu da yapamam, diyen kişiye şunu hatırlatmalı; zulme rıza gösteren,

göz yuman, karşı çıkmayan, zulme ortak demektir. Yüce Allah vaadinden dönmez.

O, İslâm ahlâkını yeryüzüne hâkim kılacak ve nurunu tamamlayacak. Ancak bu

süreç bizlerin imtihanıdır. “Kim cehd ederse (çaba

gösterirse), yalnızca kendi nefsi için cehd etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden

müstağnidir.”[9]

Ne mutlu İslâm Birliği

için gayret eden erdemli siyasetçilere!

[1] Tirmizî, Fedâilü’l-Cihad, 2; Ebû Davud, Cihad, 16; Müsned,

6/20.

[2] İ’lây-ı Kelimetullah veya Cihad, F. Gülen.

[3] İbn Kesîr, Tefsîr,

5/31.

[4] Buharî, Cihad, 38;

Tirmizî, Fedailü’l-Cihad, 6; Nesâî, Cihad, 44.

[5] Hayâtü’s-Sahâbe, Yusuf

Kandehlevî, 1/421-422.

[6] Buhârî, Mağazî, 81; Müslim,

İmâret, 159.

[7]

Hakim,

IV, 352, Haysemî, I, 87.

[8] Nisa

sûresi, 4/75.

[9] Ankebut sûresi, 29/6.