Vanity / Conceit
Kur’an-ı Kerimde: “Dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı (şeytan) sizi Allah hakkında aldatmasın.” (Lokman sûresi, /33.), “Siz kendi canlarınıza kötülük ettiniz, beklediniz (hemen tevbe etmediniz), kuruntular sizi aldattı. Allah’ın emri (olan ölüm) gelinceye kadar (böyle davrandınız), çok aldatıcı sizi Allah (ın affı ile) ile aldattı.” (Hadid sûresi, /14.) buyurulmuştur. Peygamber (s.a.v.) de: “Akıllı insan, kendi kendisini hesaba çeken, ölümden sonrası için çalışandır. Ahmak (aciz) de nefsinin arzusuna uyup Allah’tan umandır.” (Tirmizi, İbn Mâce, Müsned. ) buyurmuştur.
İlmin fazileti, cehaletin kötülüğü hakkındaki bütün âyet ve hadisler, gururun kötülüğüne de delildir. Çünkü gurur, cehâletin bir çeşididir. Cehâlet, bir şeyi olduğundan başka türlü görmek ve düşünmektir. Ancak cehalet geneldir. Gurur, genel cehâletin bir dalıdır. Her cehâlet gurur değildir, ama her gurur cehâlettir.
Gurur, nefsin arzusuna uygun olana razı olup onun yatışması, şeytanın aldatmasıyla arzulara yönelmesidir. Şimdi fâsid bir şüphe ile nefsin arzu ettiği şeyin bu dünyada ya da âhirette kendisine hayırlı olduğuna inanan kimse mağrurdur. İnsanların çoğu, nefislerine iyi zan beslerler ama gerçekte yanılgı içindedirler. O halde aşağıda izah edildiği biçimde her kesimden insanların çoğu, mağrur (yanılgı içinde)dir.
Kâfirlerin, âsilerin ve fâsıkların gururu, yanılgıların en büyüğüdür. Dünya yaşamına aldanan bu insanlara göre peşin, veresiyeden iyidir. Dünyâ peşin, âhiret veresiyesidir. Demek ki âhiretten iyi olan dünyâyı tercih etmek gerekir. Yine onlara göre yakîn (kesin bilgi), şek (kuşku)dan iyidir. Dûnyanın lezzetleri yakîn (kesin), âhiretin lezzetleri şek (kuşkulu)dur. Kuşkulu bir şey uğruna yakîni bırakamayız. Böyle diyerek dünyayı ahirete yeğlemişler: “Hayır, dünya hayâtını tercih ediyorsunuz.” (A’lâ sûresi, /16.) Âhireti verip dünyayı satın almışlardır:
“Onlar öyle kimselerdir ki âhiret karşılığında dünyayı satın almışlardır. Artık onlardan ne azâb hafifletilir, ne de onlara yardım edilir.” (Bakara sûresi, 2/86.)
Onlar bu düşünceleri ile aldanmışlardır. Fakat âhiretin ebediliğini, dünyânın geçiciliğini düşünen kimse, âhiret karşısında peşin dünyânın bir değerinin olmadığını, bir hiç olduğunu anlar. Çünkü akıllı insan, peşin bir para verir ki veresiye olarak iki veya daha çok para kazansın. “Peşin, veresiyeden iyidir, veresiye (iki kat veya daha çok para) için bu parayı vermem"” demez. (Çünkü böyle diyenin, ticarethanesinin kepengini kapatması gerekir.) Doktorun, bazı meyveleri ve nefis yemekleri yasakladığı hasta, ileride hastalığın ızdırabından kurtulmak için derhal yiyecekleri bırakır. Yani veresiye (sağlık) için peşin (lezzet) bırakır.
Ya sonraki on, şimdiki birden daha iyi ise, hangisi, tercihe lâyıktır? İşte dünyâ lezzetlerine göre âhiret lezzetlerinin gerek kalite, gerek süreklilik bakımından durumu böyledir. Bire on ve daha fazla. “Sizin yanınızda bulunan tükenir, Allah’ın yanında bulunan kalıcıdır.”, “Ahiret ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” İnsan ne kadar çok yaşasa yüzyıl yaşar. Bu süre, sonsuz âhiret hayâtı karşısında hiçbir şeydir. Süreklilik açısından böyle.
Âhiretin şek (kuşkulu olup kesin olmadığı) zannına gelince bu da bir yanılgıdır. Çünkü âhiretin varlığı, peygamberlerin haberleri ve velilerin ilhamıyla sabittir. Peygamberlerin bilgileri, nakil ve öğrenim yoluyla değil, vahy ve keşf iledir. Onlara, eşyânın hakikati, olduğu gibi keşfedilmiş, normal insan baş gözüyle maddî şeyleri nasıl görürse onlar da bâtın gözüyle eşyânın hakikatini görmüşlerdir. Âhiretin varlığına inanmayan zannına, bâtıl kıyâsına aldanmış kâfirdir.
Müminlerin âsileri de aldanmışlardır. Çünkü onlar da sadece inanmanın, âhiret azâbından kurtulmağa yeterli olduğunu sanırlar. “İmân olduktan sonra günâh zarar vermez. Allah ğafûrdur, bol rahmet sâhibidir. O, kendisine ve âhiretin varlığına inananı bağışlar” diyerek dünyâya yönelirler, dünyâ lezzetlerini, ebedi saâdete götüren güzel amellere tercih ederler. Bunlar da gururları, kâfirlerin gururundan aşağı olmakla beraber bu zan ile mağrurdurlar. Çünkü kurtuluş için yalnız îman yetmez. Yüce Allah, Kur’ânı-ı Kerîm’de mağfiretini ,man ve s^lih amele bağlamıştır.: “ Ben, tevbe edip güzel iş yapan kimse için affediciyim.” Doğrusu Allah’ın rahmeti, güzel davrananlara yakındır.” Bundan daha açık olarak kurtuluşun, sâlih amel (eylem)lerle birlikte îmana bağlı bulunduğunu şöyle vurgulamıştır:
“Felâha ulaştı o mü’minler ki onlar namazlarında saygılıdırlar. Onlar boş şeylerden yüz çeviririler. Onlar zakâtı verirler ve onlar ırzlarını korurlar. Anacak eşleri, yahut ellerinin sahibi olduğu (câriyeler) hariç (Bunlarla ilişkilerinden dolayı da) onlar kınanmazlar. Ama bunun ötesine gitmek isteyen olursa işte onlar haddi aşanlardır. Ve o (mü'min)lerin emânetlerine ve ahidlerine riâyet ederler. Onlar namazlarını (vakitlerinde kılarak) korurlar. İşte vâris olacaklar onlardır. Onlar (en yüksek cennet olan) Firdevs’e vâris olacaklar, orada ebedi kalacaklardır.” (Mü’minûn sûresi, /1-11.)
Bu âyetlerde felâha erecek müminlerin vasıfları sayılmış, sadece kuru bir îman ile Felâha erişileceği söylenmemiştir. Ra’d Sûresinin 19-23’üncü âyetlerinde de inananların vasıfları şöyle belirtilmiştir: “Ancak sağduyu sâhipleri öğüt alırlar. Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve andlaşmayı bozmazlar. Ve onlar, Allah’ın bitiştirilmesini istediği şeyi bitiştirirler (akrabâ ile ilişkiyi sürdürür, sürekli yapılması gereken eylemleri yaparlar), Rablerine karşı saygılı olur ve en kötü hesaptan korkarlar. Ve onlar Rablerinin yüzünü (rızâsını) arzu ederek (nefse ağır gelen şeylere) sabrederler; namazı kılarlar; kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak (hayır yoluna) harcarlar ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte bu (dünyâ) yurdunun güzel sonucu onlarındır: Adn cennetlerine girerler...”
Âyetlerden açıkça anlaşıldığı üzere mağfiret yalnız îmana değil, sâlih amel doğuran îmâna bağlanmıştır. Çünkü îman, doğruluk, vefâ, huşû, tevâzu, rahmet, şefkat, muhabbet, ibâdet gibi güzel ameller doğurmazsa, Kur’an-ı Kerim’in “emâniyy” diye nitelendirdiği kuru dâvâdan ibaret kalır ve insanı ebedi mutluluğa götürmez. Nitekim Yüce Allah buyurmuştur: “(iş), Ne sizin kuruntularınız, ne Kitâb ehlinin kuruntularına göre olmaz. Kötülük yapan, onunla cezalandırılır ve kendisine Allah’tan başka ne dost, ne de yardımcı bulamaz. Erkek veya kadından her kim inanarak güzel işler yaparsa, işte öyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisâ sûresi, /123-124.)
Dünyâya razı olan, onunla sevinen, şımaran ve onu seven; âhiret korkusundan değil, fakat cîfe olup dünyâ lezzetlerini kaybetme endişesinden ötürü ölümden nefret eden bu insanlar da mağrurlar. İşte bunlar, dünyâ ile aldanan kâfirlerin ve âsi (isyankâr) müminlerin misalidir.
Bu kâfirlerden veya günahkâr müminlerden kimi de, kendisine dünya nimeti verilmiş olmasından, Allah’ın kendisini sevdiği, kendisinin Allah katında değerli olduğu anlamını çıkararak aldanır. Der ki: “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbime döndürülsem bile (orada) bundan daha güzel bir sonuç bulurum.” (Kehf sûresi, /36.) “Bana çok mal ve evlat verilecektir.” (Meryem sûresi, /77.) Allah (c.c.) böyle sananları reddederek: “..Gayba mı çıktı, bizim katımızda (Gizli bilgilere mi ulaştı) yoksa Rahman’ın huzurunda bir söz mü aldı Allah ile bir anlaşma mı yaptı?” (Meryem sûresi, /78.) buyurmuştur.
Dünya varlığı, insanın Allah (c.c.) katında değerli olduğunu göstermez. Dünya varlığı bir sınavdan ibarettir. Allah, kullarından kimini bollukla, kimini de darlık ve yoksulluk ile sınar. Dünya varlığı kulun değerini göstermeyeceği gibi, yokluğu da değersiz olduğunu göstermez.
İleri görüşlü insanlar, dünya nimetlerinin kendilerine gelmesinden sevinmezler, aksine üzüntü duyarlar, bunu bir günahın peşin cezası, Allah’ın gazap ve ihmalinin peşin cezası sayarlar. Fakirlik kendilerine gelince de: “Ey salihlerin şiarı, hoş geldin.” derler. Mağrur ise dünyanın gelişine sevinir, onu Allah’ın ikramı zanneder; dünya varlığı elden çıkınca da onu hakaret zanneder. Şu âyette bu konu ne güzel açıklanmıştır? “Fakat insan böyledir: Rabbi ne zaman kendisini sınayıp ona ikramda bulunur, ona nimet verirse, ‘Rabbim bana ikram etti’ der. Ama Rabbi onu sınayıp rızkı daraltırsa, ‘Rabbim beni küçük düşürdü‘ der.” Sonra bunlar için Cenâb-ı Hak: “Hayır, öyle değil.” (Fecr sûresi, /17.) buyurmuştur. Yani bu iş kulun sandığı gibi değil, bir sınavdır. Ne bolluk ona değer vermemi ve ne de darlık onu aşağılamamı göstermez. Değerli, bollukta da darlıkta da bana ibadet edendir. Aşağılık ise her iki halde de bana isyan edendedir.
Demek ki, Allah’ın kendisine azap etmeyeceğinden emin olan, aldanmıştır. Aldanmasının kaynağı da dünya varlığını, Allah'’n kendisine değer vermesinin kanıtı saymasıdır.