The Moral Foundations of Social Solidarity
Sosyal dayanışma, inançlardan kaynaklanan ahlâkî davranışların siyaset ve münasebetlere birebir yansımasıdır. Mazlum ve yoksullarla dayanışma ve yardımlaşma içerisine girmek, Müslüman insanın değişmez günlük ahlâkındandır.
Sosyal dayanışma, tevhid akidesinden kaynaklanan ve ahlâkî temelleri olan bir ibadettir. İslâm nizamından habersiz olan bazı kişiler, zannederler ki; İslâm sırf namaz, oruç gibi ibadet ile ayakta duran bir dindir. Sadece ahiret işlerine yöneliktir. Dünya hayatına ait meselelerden elini eteğini çekmeyi emreder. İktisada ait meselelere girişmekte ve sosyal dayanışmaya çağırmada başvurduğu yol sadaka, ihsan, iyilik etmek ve minnet altına almaktır. Ama sosyal adaleti gerçekleştirecek, iktisada taallûk eden modern problemlere çare bulacak reformcu nizamlara gelince, iddiacılara göre İslâm’ın bunlara ait görüşü yoktur. Bunları gerçekleştirmeyle ilgilenmez, bunları hedefi içerisine de almaz. Allah Teâlâ buyuruyor:
“Bu onların ağızlarıyla (geveledikleri cahilce) sözlerdir ki (bununla güya) daha evvel küfredenlerin sözlerini taklit ediyorlar. Hay Allah kahredesi adamlar! (Hak’tan batıla) nasıl da döndürülüyorlar.” [1]
İslâm’ın prensiplerini ve değişmez esaslarını araştıran kişi, İslâm dininin kuşatıcı özellikleriyle, ebedi dayanaklarıyla, yeni olaylara ve devamlılık isteğine cevap verebilecek gerekleriyle üstünlük arz ettiğini ve diğer nizamlardan ayrıldığını görecektir. Her şeyden haberdar ve her şeyi bilen Allah (c.c.) onu, insanlık için tam bir saadeti tahakkuk ettirmek, müreffeh bir dirliği, dünyevî adaleti sağlamak için nizam olarak emretmiştir: “Seni de, ey Rasûlüm, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” [2]
Sosyal dayanışma, bütün buna benzer düzenleri kapsamına alan İslâm nizamından sadece bir parçadır. Akıl sahibi kişi, İslâm’ın kuşatıcı düşüncesini, kâinattan, hayattan ve insandan anlayabilir. Yaptığı araştırmada sonunda İslâm’ın gücü ve gelişme özelliğiyle hayat boyu devamlılığa sahip, yeni durumlara cevap verebilecek, insanlığı mutlak kemale, arzulanan istikrara kavuşturacak bir din olduğunu kabul etmek zorunda kalır. Vicdanının en derin noktasından inanır ki, bütün beşeri nizamlara ve beynelmilel prensiplere nazaran, İslâm’ın görüşü bağımsızdır ve kendine has kişiliğe sahiptir. [3]
İslâm, inanç ile görevin arasındaki ahenge çok önem veren bir dindir. İslâm’a göre Müslüman, Allah Teâlâ’nın rızasına teslim olan kimse demektir. Müslüman, inandıklarını dili ile söylediği halde, fiil ve hareketleri ile yaşamazsa, o, hakiki Müslüman sayılmaz. Bu dünyada İslâm’ın istediği hayatı, ancak, mükemmel inanç temellerine dayalı müstakim bir yaşayış yahut güzel ahlâk sayesinde elde etmek mümkündür. Hakikî bir Müslüman toplumu, ancak dinin emir ve yasaklarına göre yaşayan insanlar tarafından tesis edilebilir.
İslâm mesajının gayelerinden biri, ahlâken mükemmel fertlerin sayısını çoğaltmak ve mutlu bir toplum meydana getirmektir. Hatta beş vakit namaz, oruç, hac ve zekât gibi farz ibadetler İslâm’da müstakil birer değere sahip olmalarına rağmen, sonuç itibariyle fertleri tathir etme (temizleme, arındırma) ve onlarda ahlâkî şuur ve değerleri tekemmül ettirme gayesini güderler. Böylece insanları “müstakim (dosdoğru) bir yaşayış”a doğru götürürler:
Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Namazı dosdoğru kıl (ve kıldır). Şüphesiz namaz fahşâdan (fuhuştan) ve münker (İslâm’a aykırı olan) şeylerden alıkoyar.” [4]
“Onların mallarından sadaka al ki, bununla kendilerini (günahlarından) temizlemiş, bununla onları(n hasenatını) bereketlendirmiş (kendilerini muhlisler mertebesine yükseltmiş) olasın.” [5]
Görüldüğü gibi, namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetlerin asıl hedeflerinden birisi de, mümin bireyleri ahlâkî olgunluğa erdirmektir. Hatta bir bakıma cihadın da hedefi budur. Şunu bilelim ki; cihad, insanın kendi içindeki şer eğilimlere karşı esaslı bir mücadeledir. Çünkü bu çeşit temayülleri yenmeden, Muhammed Ebu Zehra’nın dediği gibi; ‘cemiyet mensupları için sefalet veya musibet kaynağı değil, fakat cemiyet için saadet kaynağı olan’ [6] fertleri yetiştirmek mümkün olmaz.
Bunun için önce şunu kabul etmek gerekir: Fazilet, yalnız farz ibadetlerin ifa edilmesine denilmez. Fazilet, Allah Teâlâ’ya karşı olan kulluk, kendimize karşı olan şahsî ve bütün insanlara karşı olan insanî ve ahlâkî vazifelerimizin samimî olarak yerine getirilmesine denir.
İşte böylece, hayırlı ve hakikî ilahî iradeye dayanan refah devletinin tesisi için adım atılmış oluyor. Bu tesis, içtimaî gayenin tatbikidir.
Allah Teâlâ buyuruyor: “(Namazda) yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz iyilik, hayır ve taat değildir. Fakat iyilik, hayır ve taat; Allah’a, Ahiret gününe, Meleklere, Kitab’a ve Peygamberlere iman eden, malını Allah sevgisiyle akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, (ihtiyacından dolayı) isteyenlere ve kölelere, esirleri kurtarmaya veren, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren (kimselerin), ahidleştikleri zaman sözlerini yerine getirenlerin, sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabır ve metanet gösterenlerin yaptığıdır. İşte onlar (söz ve hareketlerinde) doğru olanlardır ve takvaya erenlerin de ta kendileri bunlardır.” [7]
Bu ayet-i kerime, büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü Kur’an terbiyesinin esasını ortaya çıkarmaktadır. Bir gün Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’e biri üç defa, “İman nedir?” diye sordu. Cevaplardan ikisinde Rasûlullah (s.a.v.) bu ayet-i kerimeyi okudu. Üçüncü cevapta da buyurdu ki: “Eğer hayır işlerseniz o sizi memnun eder, eğer şer işlerseniz o da sizi kederlendirir.”
Kur’an-ı Kerim’in bu ayet-i celilesini tefsir ederken İbn-i Abbas (r.a.) şöyle demiştir: ‘Fazilet, ibadet ve amelde değildir.’ Ed-Dahhak (r.a.) da şunu demiştir: ‘Fazilet, insanın vazifesini hakkıyla yapmasıdır.’ Mücahid (r.a.) de şunu söyledi: ‘Fazilet, Allah Teâlâ’ya karşı itaatte azimli olmaktır.’ [8]
Yukarıdaki Kur’an-ı Kerim emrine uygun yaşamak yanında üzerinde durulmaya değer bir başka nokta da, gerçekten insanın, dünyevî bir otorite tarafından kontrol edilmek ve cezalandırılmak tehlikesi olmadan, ahlâkın tesiriyle karar vermesi ve yanlışı reddetmesidir. Neden? Çünkü ilahî otorite, her şeyi gören ve bilendir. İnsan, dünyadaki otoritenin elinden kurtulsa bile, âlemlerin Rabbinden kurtulamaz. İlahî hukuk, hakkıyla yaşanmalıdır. İnsanın niyet ve amelleri medenî hukuku çiğnemeye yönelik olmasa, fakat sadece yüksek ahlâk nizamını çiğnemeye mütemayil olsa yine tel’in edilmeye mahkûmdur.
Şunu bilelim ki; sosyal dayanışmanın iktisadi sahadaki doğruluğuna gelince, bu, iktisadi gayretleri ahlâki bir temele oturtmakla tahakkuk eder. Bu kısaca şu demektir: Gelir, sahih bir kaynaktan elde edilecektir. Harcama da, yerinde ve meşru maksatlarla olacak ve insanlara yardım gayesi ile yapılacaktır. [9]
Uygun yerlere harcanmayan bir mal, nereye harcanırsa harcansın, sosyal dayanışma cümlesinden sayılmaz. Çünkü sosyal dayanışma kapsamında sayılan harcamalar, meşru kazanılan ve meşru maksatlarla harcanan mallardır. Bir hadis-i şerifte bu ne güzel anlatılmıştır:
“Kul şu beş şeyden sorguya çekilmeden mahşer yerinden ayrılmaz:
1- Ömrünü ne ile geçirdiği ve nerede harcadığından,
2- İlmi ile ne iş gördüğünden,
3- Malını nereden kazanıp nereye harcadığından,
4- Vücudunu nerede yıprattığından,
5- Gençliğini nerede geçirdiğinden.” [10]
Hesap günü şuurunu ahlâkının temeli haline getiren bir Müslüman’ın sosyal dayanışmayı gerçekleştirmede ihmali ve gecikmesi mümkün değildir. Sosyal dayanışma dediğimiz zaman; dinden gıdasını alan, ahlâkın bütün özelliklerini ve güzelliklerini içerisinde barındıran, Rabbani niyetli her faaliyeti kastediyoruz
Sosyal dayanışmanın temelinde İslâm fıkhına riayet ve İslâm ahlâkına sadakat vardır. İslâm fıkhına uygun amelde bulunan bir Müslüman’ın ahlâkı, İslâm ahlâkıdır. İslâm ahlâkını şiar edinmiş bir Müslüman’ın pratik icraatı ise, mevcut imkânlarını mazlumlarla ve yoksullarla bölüşmek ve paylaşmaktır. İşte bu, sosyal dayanışmadır.
Sosyal dayanışma; imkân sahibi mümin erkek ve kadınların mevcut imkânlarını ümmetin yoksul ve mazlumlarıyla adalet zemininde ve şefkat atmosferinde bölüşmeleri ve paylaşmalarıdır.
Sonuç olarak; İslâm ahlâkının pratik tercümesi, sosyal dayanışmadır. Mevcut imkânlarını mazlum ve yoksullarla bölüşmeye ve paylaşmaya yanaşmayanlar, sosyal dayanışmayı kaybedenlerdir. Tabiî ki, sosyal dayanışmayı kaybedenler, İslâm ahlâkını kaybedenlerdir. Çünkü sosyal dayanışma, İslâm ahlâkına sahip olanların vasfıdır. [11]
[1] Tevbe sûresi, 9/30.
[2] Enbiya sûresi, 21/107.
[3] Et-Tekâfü’l-İctimaiyyi fi’l-İslâm, Abdullah Ulvan
[4] Ankebut sûresi, 29/45.
[5] Tevbe sûresi, 9/103.
[6] Usul-u Fıkıh, Muhammed Ebu Zehra.
[7] Bakara sûresi, 2/177.
[8] İbn Kesir Tefsiri.
[9] İslâm’da İktisadî Nizam, Ömer Çapra (Trc. H. Yavuz)
[10] Tirmizî.
[11] Ticaret Ahlâkı, M. Çelik.