Testing
‘Sınama’, başkasının bilgi ve yeteneklerini anlamak için ona bilemeyeceği konularda sorular sormak, onu utandırmak ve mahcup duruma düşürmek ve denemek anlamlarına gelmektedir.
İnsanlara ya öğrenmek için sorulur, yahut da hocası öğrencisine öğrettiği şeyleri tam olarak anlayıp anlamadığını tespit için soru sorar. Bir memuriyet yahut bir görevlendirme için isteklilerin bilgi ve yeteneklerinin ölçülmesi amacıyla yapılan sınavlar da normaldir. Ahlâk hastalığı olarak kabul edilen sınama, insanın karşısındakinin onurunu kıracak şekilde ve aldığı karşılıkları onun aleyhine kullanacak şekilde yapılan sınama ve sorguya çekmelerdir. Bir kimsenin bir başkasını onun hakkında bildiği birtakım günah ve çirkin davranışlar veya ırkından, renginden, annesi ve babasından dolayı kınayıp ayıplaması dinimizin yasakladığı ve haram kıldığı hususlardan bir diğeridir. Çünkü bu davranış insanlar arasındaki kardeşliği, dostluğu, beşerî ilişkileri zedeleyen, hatta bazen ortadan kaldıran, kin ve nefret tohumlarının ekilmesine sebep olan çirkin huylardandır. Bir insan böyle çirkin bir davranış sergilese bile, karşısındaki kişi ona aynı şekilde davranmayarak güzel ahlâk örneği göstermeli, dostlukların ortadan kalkmasını ve beşerî ilişkilerin kötüye gitmesini engellemelidir. Bu şekilde davranmak bir fazilettir. Peygamber Efendimiz’in bir hadislerinde “Bir kimse, din kardeşini işlediği bir günahtan dolayı ayıplayıp kınarsa, aynı işi kendisi yapmadan ölmez” buyurmuşlardır. Bu nebevî uyarıyı bir hayat düsturu bilmeli ve yaşayışımızı dinimizin kuralları içinde sürdürmeye olabildiğince özen göstermeliyiz. Başkalarını sınama ve deneme, tevazu sahibi bir Müslümana yakışmaz. Bu ve buna benzer fiiller manevi sahada bir zulümdür. İyâz İbni Himar (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 'Allah Teâlâ bana: O kadar mütevâzi olun ki, kimse kimseye böbürlenmesin; kimse kimseye zulmetmesin, diye bildirdi.' Tevâzu, alçak gönüllü olmak demektir.
Daha geniş manasıyla söyleyecek olursak, tevâzu, hakkı kabul edip ona boyun eğmektir. Hak ve doğru olan bir şey, yaşça büyük veya küçük, insanlar arasındaki itibarı bakımından değerli veya değersiz her kim tarafından ortaya konmuşsa, itiraz etmeden kabul etmektir. Hakikate böylesine teslim olan kimselere de mütevâzi insan denir. İnsanın mânevî dünyasını perişan eden kibir, gurur ve başkalarını sınama deneme gibi sakat düşünlere yakalanmamak için tevâzuyu Hasan-ı Basrî hazretleri gibi anlamak gerekir. Tâbiîn neslinin bu büyük alimine göre tevâzu, evinden çıkıp giderken yolda rastladığın her müslümanın senden üstün olduğunu kabul etmektir. Aynı anlayışa sahip olan büyük sûfi Fudayl İbni İyâz, Kâbe’yi tavaf ederken, kendisi gibi zâhid ve muhaddis olan Şuayb İbni Harb’e şöyle demişti: Şuayb! Eğer bu yılki hacca seninle benden daha kötü bir kimse katılmıştır, diye düşünüyorsan, bil ki, bu çok kötü bir zandır. Demek oluyor ki, mütevâzi olmayan insan, kendini beğenmiş zavallı bir zalim olmaktan öteye geçemez. Diğer bir deyişle kibirli bir kimse kendini herkesten üstün gördüğü ve hakka boyun eğmediği için başkalarına mutlaka zulmeder. Hadis-i şeriften öğrendiklerimize göre, Allah Teâlâ birbirimize karşı mütevazi olmamızı emretmekte, kullarının küçümsenmesini, horlanmasını, onlara haksızlık edilmesini uygun görmemektedir. Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “…Allah Teâlâ affeden kulunun değerini artırır. Allah rızası için alçak gönüllü olanı Allah yüceltir.” Hadisimizdeki önemli ahlâk esaslarının biri, affedip suç bağışlamakla ilgilidir. Kullarını çok seven Allah Teâlâ, onlardan birini affeden, hatasını görmezden gelen kimsenin değerini, diğer kullarının yanında yükseltir. Gönüllerin dizgini onun elinde olduğu ve gönüllere dilediği gibi hükmettiği için, sınamayan, affeden ve suç bağışlayan kimseyi diğer kullarına sevdirip saydırır. Allah Teâlâ’nın insanın değerini yükseltmesinin bir şekli de, kulunu cennetine alması, cennet nimetlerini ona sunması ve böylece kendisine değer verdiğini göstermesidir.
Buradaki üçüncü ahlâk esası ise, Allah rızası için alçak gönüllü olmaktır. Bunun yanında karşısındakini sınamaya ve imtihana tabi tutan, kibirli, kendini beğenmiş, burnundan kıl aldırmayan, insanlara yukarıdan bakan ve onlara haksız davranan kimselerin asla tevâzu sahibi olması mümkün değildir ve tevazu gösterilmeyi de hak etmiyordur. Böyle kimseler ile gönlünü dünyaya kaptıran, her şeyi parayla ölçen kimselere tevâzu göstermeye kalkmak, İslâm’ın izzetinden fedakârlık yapmaktır ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Tevâzu menfaatperestlik değildir. Tevâzu korkaklık hiç değildir. Tevâzu hak karşısında boynu kıldan ince olmaktır.
Hakkına razı olmaktır. Mümin ancak saygıyı hak etmiş bir büyüğünün önünde Allah rızâsı için eğilir. Tevâzu gösterirken aklından hiçbir çıkar geçmez. İşte böyle olan kulunu Allah Teâlâ hem insanlar yanında yükseltir hem de cennetini ve cemalini ikram ederek onu melekleri katında değerli kılar. Başkalarına yukardan bakmanın bir eseri olan sınama, kibir hastalığı ile de yakından alakalıdır. Çünkü kibirli insan kendi kusurlarını görme yerine başkalarının bilgi, beceri ve donanımlarını test etmeye, ölçmeye kalkışır. Mütevazi ve alçak gönüllü kimseler ise bunları görmez ve insanların açıklarını kapatır. İbni Mes'ûd (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.” Bunun üzerine bir sahâbî: ‘İnsan elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını arzu eder’, dedi. Resûl-i Ekrem de şöyle buyurdu: “Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir ise, hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmektir.” Cündeb İbni Abdullah (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir kişi: Vallahi, Allah falan adamı bağışlamaz, diye yemin etti. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah da: ‘Falanı bağışlamayacağım hakkında benim adıma kim (yemin edip) hüküm verebilir? Ben onu bağışladım, senin amelini de boşa çıkardım.” buyurdu. Burada zikredilmiş bulunan üç hadis, takva, tahkîr ve kibir arasında çok ciddî bir ilişkinin olduğunu göstermektedir. Müslümanı hor görmenin, takvasızlık ve kibir gibi iki büyük kusura dayandığı anlaşılmaktadır.
Peygamber Efendimiz, müminler arası ilişkileri anlatırken, “Müslüman müslümanı küçük görmez, aşağılamaz. Takva buradadır.” diye mübârek eliyle kalbine işaret etmiş, sonra da olarak yeter.“Müslüman kardeşini hor görmesi, kişiye kötülük” buyurmuştur. Efendimiz (s.a.v.)'in “Takva buradadır” diye kalbine işaret buyurması, kendi zatına yönelik bir değerlendirme olmanın ötesinde, müslümanların işledikleri birtakım günahlar sebebiyle küçümsenmemeleri, hor görülmemeleri, takvasızlıkla suçlanmamaları gerektiğini gösterir. Çünkü Allah saygısı demek olan takvanın yeri kalptir. Yeri kalp olan şeyi insanların görmesi mümkün değildir. Böyle olunca da hiç bir kimsenin herhangi bir müslümanı takvasızlıkla itham edip küçümsemesi caiz olmaz.
Efendimiz (s.a.v.)'in bu beyan ve hareketinin bir anlamı da şu olabilir: Takvanın yeri kalptir. Öyleyse kalbinde Allah korkusu ve saygısı olan kimse hiç bir müslümanı küçük göremez, tahkir edemez ve onu sınamaya tabi tutamaz. Her iki manaya göre de müslümanı küçük görmek, horlamak, aşağılamak insan için şer ve kötülük olarak yeter. Çünkü müslümanı tahkir etmek, takvasızlığın, yani Allah (c.c.)'a karşı saygısızlığın bir sonucudur.
Takvadan yoksun olmak ise, büyük bir mahrumiyettir. Bir de müslümanı, imanından dolayı, müslüman olduğu için küçümseyenler vardır ki bunlar, kendilerine ister çağdaş, ister demokrat, ister laik, ne derlerse desinler, daha ziyade müslümanlarla aynı imanı paylaşmayanlardır. Yani asıl kendileri küçük adamlardır. Kur'an-ı Kerîm'in beyanına göre, hemen bütün peygamberlere inanmış olan sade insanlar, kendi devirlerindeki kendilerini bir şey sanan yöneticiler (mele') tarafından küçümsenmişlerdir. Peygamberler de hep müminleri kollamış, onlara kol kanat germiş ve “Hor gördüğünüz müminlere Allah hayır vermeyecektir, diyemem.” diye onları sürekli savunmuştur.
Şuna da işaret edelim ki, müslüman olmayanların müslümanları hor görmesini anlamak daha kolaydır. Asıl zor ve anlaşılamaz olan, müslümanın müslümanı herhangi bir sebeple sınaması ve küçümsemesidir. Hadisimiz de öncelikle müslümanları uyarmakta ve “Müslümana, müslüman kardeşini küçük görmesi şer olarak yeter, başka kötülük aramasına gerek yoktur.” diye ifade edilebilecek çok ciddî bir tehdit anlamı taşımaktadır. Yukarıdaki hadis-i şerif, zerresi bile müslümanı ya geçici veya temelli olarak cennetten mahrum bırakmaya yeten kibri, büyüklenmeyi, “hakkı tanımamak ve insanları küçük görmek” olarak tarif etmektedir. Bu tarif, merhum Âkif'in ‘Nazarlardan taşan mana ibadullahı istihkâr’ diye tespit ettiği, Allah (c.c.)’ın kullarını hor görme hastalığının asıl kaynağının, hak tanımazlık, nefsî ve şeytânî bir kibir olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Böylesine bir kibir ve büyüklenme duygusu ve hak tanımazlık ise, tek kelime ile takvasızlık, Allah (c.c.) korkusu ve saygısından yoksunluk demektir. İşte bu noktada takvasızlık, kibir ve müslümanı hor görme küçüklüğü, sebep ve sonuç ilişkisi içinde bir araya gelmektedir. Hadiste Peygamber Efendimiz, büyük bir ihtimalle geçmiş ümmetler içinde bir adamdan söz ederek, her devirde bulunması mümkün olan bir insan tipini gözlerimiz önüne sermektedir. Bu tipler, birilerinin günahlarını çok görerek veya büyüterek ya da kendi amellerini gözünün önüne getirip nefsini saygın bir konumda zannederek “Allah falan kişiyi asla affetmez” diye yemin ederler. Halbuki dinimizin telkin ettiği inanç esaslarına göre, hiçbir kimse ve varlık, Allah Teâlâ'ya tahakküm edemez. O'nu yönlendirmeye kalkışamaz. Bu gerçeği Peygamber Efendimiz, “Allah Teâlâ, falanı bağışlamayacağım hakkında benim adıma kim (yemin edip) hüküm verebilir? Ben onu bağışladım, senin amelini de boşa çıkardım buyurdu.” sözleriyle çok kesin bir şekilde ortaya koymuştur. Bu açıklama, hiçbir insanın, hiçbir kimseyi mevcut durumuna bakarak Allah (c.c.)'ın rahmet ve mağfiretinden uzak görmeye ve göstermeye, Allah (c.c.) adına hüküm vermeye hakkı ve haddi olmadığını ortaya koymaktadır. Hele böyle bir şeyi, kendisini belli bir mertebede görerek yani bir tür büyüklük taslayarak yapması büsbütün hatadır. Allah Teâlâ'nın veya Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bir beyanı bulunmadığı halde, bazı insanların cennetlik veya cehennemlik olduklarını kesin bir dille iddia etmek asla câiz değildir. Halk arasında bu tür değerlendirme ve iddialar maalesef öteden beri görülmektedir. İnsanlar kendi ayıp ve günahlarıyla meşgul olacakları, onu çok görüp bağışlatmak için çalışacakları yerde, başkalarının hatalarını büyüterek onların cehennemlik olduklarını söyleyebilmektedirler. Bu hadis, işte bu tür davranış sahiplerini bekleyen büyük tehlikeyi haber vermekte, Allah (c.c.)'ın işine karışmaya kalkışmanın çok ağır olan bedelini hatırlatmaktadır. Unutulmamalıdır ki, Allah Teâlâ, şirkten başka her türlü günahı dilediği insanlara bağışlayacağını bizzat kendisi bildirmiştir. O halde şirk dışında, birilerinin günahını çok görerek veya bazı insanları küçük, hor hakir görerek, Allah (c.c.) adına şunu bağışlar, bunu bağışlamaz diye kesin bir ifade kullanmak, hele hele yemin etmek asla doğru değildir. Bu davranış -Allah saklasın- gazab-ı ilâhîye neden olabilecek bir büyük kusurdur.
Iyâz İbni Hımâr (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ bana: Birbirinize karşı öylesine alçak gönüllü olun ki, hiç bir kişi diğerine karşı haddi aşıp zulmetmesin. Yine hiç bir kimse, bir başkasına karşı böbürlenip üstünlük taslamasın diye vahyetti.” Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) bir başka hadisinde şöyle buyurdu: “Bir kimse (kendini üstün görüp diğerlerini küçümseyerek) insanlar helâk oldu derse, kendisi onların en önce helâk olanı olur.” Sınama Hastalığından Kurtuluş Yolu Birinci hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ'nın kendisine ve biz ümmetine alçak gönüllü davranmayı emrettiğini bildirmektedir. Öylesine bir tevâzu ve alçak gönüllülük ki, hiç kimse kendisinde bulunan ilim, mevki ve mal gibi her hangi bir üstünlük sebebi dolayısıyla bunlardan mahrum olanlara karşı üstünlük iddia ederek maddî mânevî haksızlık yapmayacak ve onları sınamayacaktır. Okur-yazar olmayanları neredeyse insan saymamak, onların oylarıyla okumuşların oyları arasında fark olması gerektiğini ileri sürmek gibi bu çağda bile bazı kendini bilmez, halktan kopuk kişilerde görülen üstünlük ve farklılık iddia ve haksızlığı hadisteki bu ikazın ne kadar isabetli, zamanlar üstü, evrensel ve güncel olduğunu göstermektedir. Belli bazı nimetlere sahip olmak, başkalarına karşı haksızlık gerekçesi yapılmamalıdır.
Her nimet şükrü gerektirir. Nimete şükür ise, asla o nimetten mahrum gözükenleri küçümsemek ve onlara zulmetmek hakkını kimseye vermez. İnsanın sahip olduğu nimet ölçüsünde alçak gönüllülüğü artmalıdır. Bu da pek tabiî olarak sorumluluk duygusuyla ilgili bir konudur. Hadîs-i şerîf, hiç kimsenin bir başkasına karşı üstünlük taslamamasını, övünme ve iftihara kalkışmamasını da ayrıca tembih etmektedir. Övünme duygusu ve başkalarından farklı olduğunu gösterme, onları sınama ve değerlendirme arzusu yani alçak gönüllü olamama hastalığı, aslında kibirden kaynaklanır. Zâten tevâzu, kibrin tam zıddıdır.
Kibir ve gurur insanoğluna hele bir müslümana asla yakışmaz. Çünkü o, İblis'in huyudur. Bu sebeple de yasaklanmıştır. Yukarıdaki hadiste, kendini beğenme, övünme, başkalarını küçük görüp onlara karşı üstünlük iddiasında bulunma yanlışının zaman zaman bu hastalığa tutulmuş kişileri, toplumu toptan karalamaya da sevk ettiğine işaret buyurmaktadır. Kendini tertemiz, sapasağlam kabul edip ‘İnsanlar bozuldu, helâk oldu’ gibi yüksekten atıp ahkâm kesmeye kalkanlara hemen her kesimde rastlamak mümkündür. Özellikle bunu, kendi ibadetlerine güvenerek yapanlar, daha büyük bir yanılgı ve helâk içindedirler.
Bir kimse insanlara ve müslümanlara neyi layık görürse, onunla önce kendisi karşılaşır. İnsanların bozulup helâk olduğu iddiası da önce o iddianın sahibini vurur. İnsanların helâke en yakın olanı bu tür konuşmayı sevenlerdir. Bu ve benzeri sözler ve yakınmalar, kendini üstün görme duygusundan ileri gelmiyor da sadece bir üzüntü ve kuşku ifadesi olarak ileri sürülüyorsa, dînî bir amaçla, ‘keşke daha iyi olabilsek’ anlamında söyleniyorsa bunun bir sakıncası yoktur. Böyle bir niyet dışında milletin helâkine hükmetmek, kendini beğenmişliğin bir ifadesi olacağı için, bu sözün sahibinin helâki o noktadan itibaren başlamış demektir. İnsanların ayıp ve kusurlarını olduğundan da büyük göstererek onların akıbetleri hakkında kesin hüküm vermeye kalkışmak, elinde hiç bir delil yokken kendisini kurtulmuş saymak demektir. Kendi kusuruyla meşgul olmayı unutanların helâki herhalde herkesten önce gerçekleşir.