Spending in God's Way
‘İnfak’, Allah (c.c.) yolunda harcama yapma, birini besleme, geçimlik (nafaka) verip geçindirme anlamlarına gelir.
Bir kavram olarak ‘nafaka’; gerek yakın akraba ve gerekse diğer insanlardan yoksul ve muhtaç olanlara para ve geçimlik vermek, onların geçimini sağlamak ve beslemek demektir.
Geçimlik için ve zorunlu olarak harcanacak paraya ve gıda maddelerine ‘nafaka’ adı verilir. Türkçe’de, kişinin kanun gereği geçindirmek zorunda olduğu yakınlarına mahkeme kararıyla bağlanan aylığa da ‘nafaka’ denir.
İnfak, kapsamı geniş bir kavramdır. Kur’an-ı Kerim, müminleri tanıtırken; onları ‘Allah yolunda infak edenler (harcayanlar)’ olarak tanıtıyor. İnfak edenleri sürekli övüyor, ödüllerinin büyük olduğunu belirtiyor.
İnfak’ın Önemi
İslâm’a göre ‘bütün mülk’ (mallar zenginlikler) Allah’ındır. İnsan, o mülk üzerinde yaşar, onu kullanır, geçimliği için harcar, sonunda o mülkün nöbetini başkasına bırakır ve ahirete gider. İnsanlardan bazıları çok mala, bazıları da, muhtaç olacak kadar az mala sahip olabilir. Kimileri hastalık ve sakatlık yüzünden yeteri kadar mal kazanamaz. Üstelik çok mala sahip olmak bir sınav nedenidir. Allah (c.c.) insanları ilimle, sağlıkla, malla, geniş imkanlarla, çocukla sınamaktadır. Malı insana veren Allah (c.c.), bu maldan muhtaçlara ve elimizin altındakilere de vermemizi emrediyor.
Bir müslüman aile reisi, hanımına, çocuklarına, anne ve babasına zorunlu olarak bakar. Bu üç gurubun nafakası aile başkanının görevidir. Bunlardan başka, dedesine, ninesine, torunlarına, amcasına, halasına, teyzesine, dayısına eğer muhtaç iseler infak etme durumundadır. İnfak etmek isterse, bunlardan başlaması gerekir.
Allah (c.c.) varlıklı müslümanlara, Allah (c.c.) yolunda harcama yapmalarını (infak etmelerini) emrediyor:
“Ey inananlar, ne alış-verişin, ne dostluğun ve ne de şefaatin olmadığı gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah için) harcayın.” (1)
“Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız ürünlerin en helal ve iyisinden Allah yolunda harcayın.” (2)
İnfak’ın en güzeli kişinin çok sevdiği maldan yaptığı harcamadır. Kişinin malı ve dünyalığa meyli fazladır. Onları çok sever, daha çok olmasını da ister. Yalnızca Allah’ın (c.c.) emrettiği sevabını umarak, insanlara iyilik etmenin mutluluğunu yaşayarak o sevdiği maldan bir kısmını ihtiyaç sahiplerine vermek, çok önemli ve övgüye değer bir fazilettir:
“Sevdiğiniz şeylerden Allah (c.c.) yolunda harcayıncaya kadar Cennete ve iyiliğin en güzeline (birr)’e ulaşamazsınız.” (3)
Kişi sevdiği şeylerden az olsun çok olsun, muhtaçlara verdiği zaman bu ayette müjdelenen ‘iyiliğinin en güzel’ derecesine, yani ‘birr’e ulaşmış olur.
İnfakın en faziletlisi ise kişinin, muhtaç olan akrabalarına yaptığı yardım ve harcamadır. Kişi, ailesinin bireylerinin geçimini sağlamak üzere harcama yaparsa bu da, onun için bir sadaka olur.
İnfak Kime Yapılır?
Müslüman insan önce kendisi için infak etmelidir. Çünkü vücut ona emanettir ve onun bütün ihtiyaçlarını karşılamak müslümanın görevidir. Hayatı devam ettirmek, ibadet yapabilmek ve başkalarına yardım edebilmek, bedenin sağlıklı ve dirençli olmasına bağlıdır.
Müslüman sonra da başkalarına infak eder. Başkaları dediğimiz insanlar da iki gruptur:
a- Kişinin, bakmakla yükümlü olduğu kimseler. Bunlar da evlenme ve akrabalık dolayısıyla yardım edilmeye layıktırlar.
Kişi; eşine, anne-babasına, çocuklarına ve yukarıda sayılan diğer akrabalarına infak etme zorundadır. Bu onun üzerine farzdır. Çünkü Kur’an bu görevi Müslümana veriyor. Ayrıca evlerde hizmetçi olarak bulunan kimselere de ev reisinin bakması gerekir.
b- Müslüman insanın, Allah (c.c.) rızası için O’nun yolunda yaptığı harcamalar. Bu çeşit infak da farzdır. Kişi, gücü yettiği kadar, ihtiyaç oldukça başkalarına infak eder.
İnsanın, yakın akrabasına yapacağı infakın, vereceği nafakanın günün şartlarına göre olması gerekir.
İslâm’ın aile ve toplum hayatına getirdiği ölçülerin en güzellerinden biri de infak duygusudur. Bu ahlak sayesinde hem ailedeki görevler yerine gelir, hem de toplumda kişiler arasında denge sağlanır, insanlar arasındaki sevgi bağı artar.
İslâm’ın, insanlar arasındaki dayanışmaya getirdiği en önemli tedbir ‘infak ahlâkı’dır. Onunla insanlar emanetin ne olup olmadığını anlarlar, onunla muhtaçlara ulaşırlar, onunla imanlarını kuvvetlendirirler, onunla sevgi bağları kurarlar, onunla toplumsal dengeyi sağlarlar, onunla kıskançlığı, düşmanlığı ve bir anlamda başkasının elindekine göz koymayı önlerler, onunla hırsızlığı, rüşveti, haksızlığı azaltmaya çalışırlar, onunla dünya kazancı karşısında küçülmezler, bilakis yücelirler. Onunla malın esiri değil malın efendisi olurlar ve onunla Allah (c.c.) rızasını kazanırlar.
Müslüman aileleri ve müslüman toplumları ayakta tutan en önemli bağlardan biri infaktır. Bu ahlâkı yeterince yaşamayan evler ve toplumlar çökerler.
Modern zamanlarda insanlar daha bencil ve daha cimri olduklarından infak anlayışı yok olmak tehlikesi ile karşı karşıyadır. Batılı ülkelerdeki egoizmin ve sevgisizliğin bir sebebi de bu mu acaba? Elindekini başkasıyla bölüşemeyen katı yürekli birisi, yarın kendisi muhtaç duruma düştüğü zaman yardımı hak etmeyen birisidir.
İnfakı unutan günümüz insanına bu muazzam ahlâkı yeniden öğretmek gerekir.
İnfak, bütün nimetlerden, Allah (c.c.)’ın kullarını istifade ettirmektir. İnsanlara ulaşan ve onların faydasına olan her şey de nimet sayıldığına göre; kişi onlardan da gerektiği zaman infak edebilmelidir.
İslâm dini, sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya büyük önem vermiştir. Zekât ve sadakayı en önemli ibadetlerden saymış, Peygamberimiz (s.a.v.), buna o kadar önem vermiş ki, komşusu aç iken karnını doyurup yatanı müslümanlardan kabul etmemiştir.
Kur’an-ı Kerim de, müminlerin niteliklerini sayarken: “Onların mallarında isteyenin ve yoksulun bir hakkı vardır.”(4) der ve sık sık infak etmeye, yani Allah (c.c.) rızası için müslümanı yoksullara, ihtiyaç yerlerine, hayır kurumlarına yardım etmeye teşvik eder; infak ile malın azalmayıp aksine artacağını; şeytanın, insanı sadaka verince malın azalmasından korkuttuğunu; oysa Allah’ın sadaka karşılığında mağfiret ve malı artırma vadettiğini bildirir (5) ve der ki:
“Ey inananlar, ne alış-verişin, ne dostluğun ve ne de şefaatin olmadığı gün gelmezden önce size verdiğimiz rızıktan Allah için harcayın...”(6)
“Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça asla birr’e (iyiliğin en yüksek derecesi) eremezsiniz. Ne harcarsanız mutlaka Allah (c.c.) onu bilir.”(7)
“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren bir (tohum) tane(si)nin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah (’ın lutfu) geniştir, (O) bilendir.”(8)
İnfak deyimi, Kur’an-ı Kerim’de değişik türevleriyle 77 âyette geçmektedir. Bütün bu âyetlerde, maddi değerlerin hayır yollarında harcanması teşvik edilmekte, ayrıca harcama yerleri, harcama şekilleri, infakta bulunan müminlerin nitelikleri ve infaka yanaşmayan inkârcıların durumları açıkça anlatılmaktadır.
Kur’an, infak konusunda bize orta yolu tavsiye eder. Nitekim Allah (c.c.): “Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma; sonra kınanır (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.”(9) buyurarak cimri olmayı hoş görmediği gibi, infakta bulunan kişilerin malını büsbütün saçıp savurarak sonunda başkalarına muhtaç duruma düşmesini de uygun görmemiştir.
Mâlî bir ibâdet olan infak’ın kabul olması için aşağıdaki şartlar bulunmalıdır:
1. İnfaka konu olan mal, öncelikle Allah (c.c.) rızası için verilmiş olmalıdır. Çünkü böyle bir niyetle yapılmayan infakın kabul edilmeyeceği âyetlerde açıkça belirtilmiştir. (10)
2. İnfak edilecek mal, helal kazançla elde edilen maldan verilmelidir. (11)
3. Malın en değerli olanından infakta bulunulmalıdır. Şayet sırf elden çıkarılmak için bir mal infak edilmişse, bunun Allah (c.c.) katında fazla bir değeri yoktur. Çünkü böyle bir infakın insanı, iyiliğin ve hayrın kemal noktasına ulaştırması mümkün değildir. Buna göre infakta bulunulan mal ne kadar değerli ise, infakta bulunan kişi o ölçüde sevap kazanır ve Allah (c.c.) katında yüksek dereceye erişir. (12)
4. İnfakta bulunan kişi, sahip olduğu malda toplumun ve özellikle yoksulların hakkının bulunduğu bilincinde hareket ederek (13) yaptığı iyiliği başa kakmamalı ve bu yöndeki harcamalarını gönüllü yapmalıdır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) de müslümanları infaka teşvik etmiş, özellikle kamu yararına dönüşecek hayırlar, sadakalar bırakanların amel defterlerine sürekli sevap yazılacağını bildirmiştir: “İnsan ölünce ameli kesilir. Yalnız üç şey yapanın: geriye sürekii sadaka, yahut yararlı bilgi veya kendisine dua edecek iyi bir evlad bırakanın sevabı devam eder.”(14)
İslâm’ın insanlar arasındaki dayanışmaya getirdiği en önemli tedbir ‘İnfak Ahlâkı’dır. Onunla insanlar mal denilen emanetin ne olduğunu derinliğine anlarlar, onunla muhtaçlara ulaşırlar, onunla imanlarını kuvvetlendirirler, onunla sevgi bağları kurarlar, onunla toplumsal dengeyi sağlarlar, onunla kıskançlığı, düşmanlığı ve bir anlamda başkasının elindekine göz koymayı, onunla hırsızlığı, rüşveti, haksızlığı azaltmaya çalışırlar, onunla dünya kazancı karşısında küçülmezler, aksine yücelirler. Onunla malın esiri değil malın efendisi olurlar ve onunla Allah (c.c.) rızasını kazanırlar.
İslâm Medeniyeti Tarihi incelendiğinde müslümanların yaşadığı bütün coğrafyalarda, câmiler, okullar(medrese), köprüler, çeşmeler, su kanalları gibi eserleri inşa ettikleri ve bunları kamu (toplum) yararına infak ettikleri görülmektedir. İşte bu eserlere İslâm literatüründe “sadaka-i cariye” (sürekli sadaka) denilmektedir. İşte müslümanları bu eserleri bırakmaya teşvik eden husus, onlardaki infak arzusudur. Dinlerine en içten duygularla bağlı olan bu müslümanlar, yalnız kendi zamanlarında değil, dünya durdukça insanlara hizmet edecek olan hayırlı eserler bırakmışlardır.
İşte bu eserlerle birlikte Vakıf kurumları ve eserleri doğmuştur.
Vakıf, sözlükte, bir şeyi durdurmak demektir. Dini bir terim olarak ise, bir malı mülkiyetten çıkarıp faydalarını özel şartlar içinde, sürekli olarak bir hayır yönüne tahsis ederek saklamaktır. Vakfeden kimseye vâkıf, vakfedilen mala mevkûf, vakfın tahsis edilen hayır yönüne de mevkufun aleyh denir. Malını vakfetmek isteyen, mahkemeye başvurarak bunu kayda geçirir, vakfın şartlarını tesbit eden bu zabta “vakfiye” denir.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendisi vakıf yaptığı gibi kendisinden sonra Dört Halife ve bir çok sahabi de vakıf yapmışlardır. Zeyd b. Sabit’in: “Gerek hayatta olan ve gerekse vefat etmiş olan için vakıftan hayırlı bir şey görmedik. Ölü ise devamlı sevaba ulaşır, hayatta ise de mal hapsedilir, satılmaz, bağışlanmaz, miras kalmaz. Bu suretle tüketilmesine güç yetmez olur.” dediği rivayet olunmaktadır.
Hayır kurumları, toplumdaki dengeyi sağlama hedefine yöneliktir. Bir kısım insanlar yoksulluk ve sıkıntı içinde kıvranırken, ötekilerin servet ve lüks içinde yüzdüğü, fakirlere el uzatılıp yardım edilmediği bir toplumda dirlik ve düzen olmaz. İşte atalarımız, İslâm’ın emrettiği hayır ve hasenatı yapmak suretiyle toplumda dayanışmayı sağlamışlardır. Bu yüzden milletimiz, asırlarca sağlam bir toplum olarak yaşamıştır ve inşallah yaşayacaktır. Zengin fakiri gözetir, yemeğinden ona da yedirir, ona şefkat gösterirse; fakir de zengini sever, onu kıskanmaz, ona karşı kötü niyet beslemez. Toplumda bir sevgi ve dayanışma ruhu hakim olur.
İnfakı unutan veya bilmeyen günümüz insanına bu yüksek ahlâkı yeniden öğretmek gerekir.
----------------------------------
(1) Bakara sûresi, 2/254.
(2) Bakara sûresi, 2/267.
(3) Al-i İmran sûresi, 3/9.
(4) Zâriyât sûresi, 51/19.
(5) Bakara sûresi, 2/268.
(6) Bakara sûresi, 2/254.
(7) Âl-i İmrân sûresi, 3/92.
(8) Bakara sûresi, 2/261.
(9) İsrâ sûresi, 17/29.
(10) Bakara sûresi, 2/264.
(11) Bakara sûresi, 2/267.
(12) Âl-i İmrân sûresi, 3/92.
(13) Zâriyât sûresi, 51/19.
(14) Buhâri, Müslim.