Sorrow
Hüzün ruhi bir elemdir ki, istenilen ve sevilen bir şeyin geçmişte ele geçmeyişinden, kaybından ya da gelecekte menfur ve çirkin bir şeyin kendisine geleceğinden doğar. Sebebi çoğu defa; cismani iştihaların şiddetle koşmak, bedeni lezzetlere hırs ve tamah göstermek, dünyevi hazinelerin kazanılma ve devam ettirilmesine gereğinden fazla değer vermek, ve bütün gayretini geçici faydaların payidar olmayan cihanın baki olmayan lezzetlerine kavuşmak ve devamı için ısrarla çırpınmak isteğidir.
Bu hastalığın ilacı: düşünmek lazımdır ki, bu varlık ve fesad aleminde yaşayan insanların burada baki olması, ebediyyen isteklerine kavuşmuş olarak orada yer tutması bir hayaldir. Bu hüküm aklı başında olanlar yanında güneşten daha parlak derecede bir doğruluk ifade eder. Beka ebedilik ve devamlılıkla süslenmiş olan yokluk ve geçicilik kendisinden uzak olan uhrevi mertebeler saadetler ve manevi isteklerdir.sultan olan ruhun çadırı ve vücut memleketinden göçer, fakat yok olmaz. Dünya harabesinde bozulan çadır ahiret diyarında kurulur. Bu diyar, saadet diyarı nur yurdudur, semtine hasar uğramaz. O halde akıllı olan himmet gayretini bu ebedi saadeti elde etmeye yöneltir .ve arzularının en büyüğü olarak bu manevi murada nail olmayı benimser. Bir yaza bulutu gibi geçici bir kılıç şakırtısı gibi kaybolucu olan aleme gerektiğinden fazal itibar göstermekten kalbini uzaklaştırır. Hiçbir şeyin kaybından üzülmez, hiçbir şeye kavuşunca da mühimsemez, gururlanmaz. Feragat yollarında gidip gam ve perişanlık tanımayan fani hayata ihtirasla kalbini bağlamamış mert kişi gibi olur. Kalbi bir takım emellerde örülmekten sade ve himmet boynu zillet şevkinden fani olan şeylerle ilişki kurmaktan imkan nisbetinde azade olmak gerek ki, insanların ellerinde olan varlıktan dolayı keder, ümitsizlik kaplamasın. Kalp zenginliği denilen şey de bundan ibarettir. Bunu elde eden rıza mertebesine kavuşur. Eğer dersen bu alemden tam bir tecerrüd ve bağlardan kurtulmak kaç kişi için mümkün olabilir.?
Bu dünyada yaşayanların hemen hepsi bu hastalığa tutulmuştur. Fani alakalardan soyunabilen kurtulabilen pek azdır.”
Lakin kelimenin tam manası ile nefsinin dizginlerini eline alıp azade ve özgür olamazsan bari devrin hırslı isteklerinin zamanın bela yağmurlarını yediği gibi, kendi hırs ve sefahet vadisine salma! Sebeplerin toplu halde oluşunu hırsla toplamaya sebep sanma! Bu sebeplerden mallardan makam ve ikbalden (ergec) ayrılmak kesin olduğunu düşün. Ta ki bu derecede isteklerde aşırılığa iftira gitmenin istenilen bir hal olmadığını akla uymadığını tefekkür edesin. Ta ki, himmet ve gayretlerin ve hayret ve şaşkınlık vadisine ovalanıp eğlenmekten kalp gemisine dünyanın istek dalgaları arasında boğulmaktan kurtarasın!
Akıllı olan düşünsün bakalım: Dünyada bir insan bütün isteklerine kavuşabilmiş midir? Bu mümkün değildir; hiçbir kimse fani cihanda isteklerin sonuna varamamıştır. Her ne türlü çalışsa, bütün sebep ve aletleri vasıta kılsa en son ulaştığı hedeften daha çoğunun tasavvur edilebilir ve ondan daha üstünü mümkündür. Eğer makül ve münasip ölçüler içinde günlük kısmetine makam mevki ve mertebesine kanaatle yetinmeyip tamahkar ve dilenciler ve kanaat bilmeyen hırslı kişiler gibi her gün bir başka biçimde, doymak bilmez bir şekilde gerçekleşmesi mümkün olmayan istek derya ve çöllerinde sonu gelmeyen bir işte boğulur acı duruma düşmüş olur.
İnsanların çoğu düşünüp ve insaf eylese; sahib oldukları yer, makam sebepler ve nimet hususunda kendinden daha aşağı derecelerde binlerce kişi vardır. Ve bunlar bu çeşit insanların mevki ve sahip olduğu nimete yetişmeyi kendileri için imkansız görürler. Büyük bir devlet ve büyük bir izzet sayarlar. O halde lâyıkdır ki, insaf mıdır ki, kendisine özlemle bakanların haline dikkat etmeyip, sahip olduğu nimete karşı şükretmeyerek, kendinin üstünde olan bir kaç kişinin makam, malk, mülk ve mertebelerinde dalmak suretiyle boynundan kanat ve rıza örtüsünü atsın! Ve her lâhza :
“ keşke karun’a verilenin bir misli de bana verilseydi.” Desin! Bu yakışır mı? Üstelik mal-mülk toplamak makam ve mevki sahibi olmak daima fikr ve endişe, çalışma ve isteği san’at ve öne almaya dayalıdır. Ve her çalışan, her hırslı ve istekli kişi mal-mülk toplayamaz, makam ve mertebe sahibi olamaz. Nicelerini biliriz ki, hayatın harmanında hırsla dövülmeyip maddi manevi başarılara ulaştılar. Niceleri hırsla sarıldıkları zahmet yolunda başarısızlığa düşüp aşırı isteklerin peşinde boğulup kalmıştır. Gördük ki nicelerin hırsla koşması ona mahrumiyet getirmiş, haddinden fazla çalışması noksanlık doğurmuştur.
O halde akıllı kişi sabır ve kanat dergahından tamamen ayrılmalı. Varlık ve yokluk gamamın ateşi ile dimağının kubbesini yıkmalıdır. “Eğer bu mertebeye ulaşmak mümkün müdür? Yoksa imkansız mıdır?.” Diye sorarsan cevap olarak deriz ki, bir kere sınıf sınıf halkı düşün.! Cins cins insanlara bak.! Her birinin istek ve geçim mertebelerinin birbirinden farklı olduklarını anlarsın. Bunlara çoğu günlük kısmetine razı ve kanaatkardır. Cemiyetin içine yayılmış her san’at sahibi kendi san’atını sever ve istekle çalışır. Tüccar ticaretini derici kendi san’at sever ve kendine ait olan bu mertebeyi diğerlerinden üstün bulur. Hatta neuzu billah – sözünde durmayan yemin bozucu hilesiyle delil getirir. Kavat kavatlığıyla ifihar eder. Herles hüneri kendi san’atına ilerlemekte görür. Kişi kendi san’atından habersiz olanı hünersiz, kendi mesleğini bilmeyeni cahil ve noksanlıkla ihtam eder. Her zümre nezdlerinde olqanla böbürlenicilerdir .o halde açıkça ortaya çıktı ki, her daire ile yetinmek mümkün ve her hale sabır ve kanaat düşünülen bir şeymiş! He rkülhani demez ki ,ben elbette hamamcı dairesini bulayım ve her kalfa, demez ki, ben her halde üstad mimar olayım’.” Çünkü hayatı kazanmakta beliren mertebelerde bıu nev’i kanaatlar var. O halde sende içind bulunduğun kanaat dairesine razı ol.! Düşün ve dikkat et. İstek dizginlerini hemen kötülüğü emredici olan nefsin eline verme ki sürekli bir keder içine düşmeyesin! Fikirlerini, gayretlerini dünyevi sahalarda ilelebet esir kılmayasın, nefs-i emmare ile şeytanın maskarası olmayası.
İslam filozofu İshak el-kindi “def’ulAhzan” isimli kitabında demiştir ki, hüzün zaruri olmayıp yani kendiliğinden zorunlu olarak doğan bir durum olmayıp bilakis insan onu iradesini kötüye kullanarak kendine çeker. Buna delil şudur: bu şeyin kaybından ya da elde edememesinden mahzun olan kişi şöyle düşünsün: niceleri vardır kaybettikleri, ya da kazanmadıkları pek çok şeyler vardı ki, bundan dolayı hiçbir hüzün duymazlar.!
Eğer hüzün zaruri olsaydı, herkesin mahzun olması gerekirdi. Faraza bir kimse bir mevkiye ulaşamadığı için elem çekiyor.Niceleri de vardır ki,aynı mevkiye ulaşmak onun için imkansızdır ve ona ne ulaşmayı düşünür,ne de ulaşamayacağı için üzülür.Yine niceleri vardır ki,bir şeyi kaybettikleri için o kadar üzülür, anlatılmaz.Sonra bunu zamanla unutur.Gişine tekrar neşe ile çalışmaya ve dostlarıyla şakalaşıp gülmeye başlar.Eğer hüzün kendiliğinden doğmuş olsaydı bu durumda böyle bir kişiden hiç gitmemesi lazım gelirdi.
Anlaşıldı ki, iradeyi kötüye kullanmak hüzne sebepmiş.! Düşünmemek elemin gelişini sağlarmış.! Akıllı olan kişinin kendi kendisine şuurlu olarak düşünmekle hüzünden kurtulması kabil tefekküre itibar ile defetmesi mümkün imiş.
Cahiller kendilerini hüzne kaptırdıkları zaman hayvanlar misali zamanla unutup sabır ve sükuna dönerler. Akıllı kişiler ise işin sonunu düşünerek tabiatlarındaki mevcut hataya kayma durumunu sabır ve rıza sınırında tutmayı başarmak suretiyle hüzünden kurtulurlar. Dünyevi maişet vasıtalarının bir kimsede bâki kalması mümkün değildir. (Ahlâk-ı Âlâi, K. Ali Efendi.)