In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / The Ethics of Jihad and War / War in Islamic Thought / Preparation in Terms of Strength
War in Islamic Thought

Preparation in Terms of Strength

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

Dostu dost, düşmanı düşman bilmenin cihada hazırlığın ilk adımı sayıldığını görmüş olduk. Bundan sonra ayet-i kerimede izah edilen ikinci adım gelmektedir:

“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları, her türlü savaş malzemesi) hazırlayın! Bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız, o tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız.” [80]

Bu ayet-i Kerimeye bakan, bunda hikmetin ve savaş siyasetinin parlak şekillerini görür. İlk bakışta bu ayetin, hazırlamanın iki yönünü kapsadığını görürüz:

a) Kuvvet ki, bu özet olarak belirtilmiştir.

b) Cihat için bağlanıp beslenen atlardır.

Bu, modern çağımızdaki savaş hazırlıklarına karşılık gelmektedir.

Bu âyet bir prensip, bir de onun örneklenmesi olmak üzere iki unsuru içerir. ‘Caydırıcı bir güce sahip olmak’ prensip, ‘at beslemek’ ise prensibin uygulaması olmaktadır. Kur’an’ın indiği zamanda ve ondan sonra süren asırlar boyunca at, en önemli savaş araçlarından biri durumundadır ve onun yerini tutacak bir başka vasıta da yok gibidir. ‘Kaçtığından kurtulan ve kovaladığını da yakalayan’ niteliği ile at, savaşta çok etkin bir konumdadır. Bu itibarla Rasûlullah (s.a.v.) at beslemeleri için özel teşvik tedbirleri uygulamış, onu zekât matrahı olarak kabul etmemiş yani ona vergi muafiyeti getirmiş, at talimi için hususi yer ayırmış, beslenen her at karşılığında şu kadar hurma tahsis etmiş, ganimetlerden süvariye (atlı) üç, yayaya bir pay ayırmıştır. Daha sonra gelen müctehid imamlar, harp aracı olması hasebiyle kesilerek yenilmesi halinde azalacakları gerekçesiyle at etini mekruh görmüşlerdir.

Bütün bunlar atın o dönemdeki önemini ifade eden birer göstergelerdir. O zamanda güçlü olmak at beslemeye bağlı idi ve Allah Teâlâ onlardan at beslemelerini istemişti. Acaba zamanımızda da güçlü olma prensibi hâlâ at beslemeye bağlı mıdır? Başka bir ifade ile at besleme, güçlü olma prensibinin gerçekleştirilmesi için bir araç mıdır, yoksa amaç mıdır? Güçlü olmayı sağlayacak şeylere ait zaman ve mekân unsuru içeren bir örnekleme midir? Açıktır ki, bu bir araçtır ve amacı gerçekleştirecek araçlardan belki de devrini doldurmuş sadece bir tanesidir. Bunun güçlü olma amacı ne ile gerçekleşiyorsa Müslümanların onu hazırlamaları gerekmektedir. Eğer güçlü olma prensibinin gerçekleştirilmesi için günümüzde falan ilimlerin tahsili, ya da şu veya bu teknik ve teknolojinin elde edilmesi ya da geliştirilmesi gerekiyorsa, Müslümanların yapacağı iş, artık at beslemek değil, farz-ı kifaye mahiyetini alan bu şartları hazırlamaktır. Bunu yaptıkları zaman hem İslâm, hem de ümmet aziz olur; denge sağlanır ve yeryüzüne adalet hâkim olur. Yapmazlar ve ihmal gösterirlerse, bunun aşağılayıcı sonucuna hep beraber katlanmak zorunda kalırlar. Bugün biz Müslümanların içinde bulunduğumuz acıklı hallerin gerisinde yatan temel sebeplerden biri budur. Müslümanlar zaman zaman amaç ile araçları birbirlerine karıştırmışlar ve bazen araçlara takılmışlar; maksadı vesilelere, şekilleri ruha feda edebilmişlerdir.

‘Kuvvet hakkındaki hadis-i şerif’ ise sadece hissî kuvvetle sınırlı değildir. Aksine hadis, manevî güç, bilgi ve psikolojik gücü de kapsamaktadır. Bütün bu güçler, millî hedeflerin gerçekleştirilmesi ve yüce değerlerin korunması uğrunda rollerini yerine getirmeleri için her an Müslümanlarca hazır durumda bulundurulması gerekir.

Bundan başka ayette önemli bir husus daha göze çarpmaktadır. O da şudur: Üstün moral gücüne ve mühimmata sahip olmak, düşmanın kalbine bıraktığı korkudan dolayı çoğu kez savaşa gerek kalmadan kurtuluşa sebep olmaktadır. Bununla Kur’an-ı Kerim günümüz askerî uzmanlarının kabullendiği bir ilkeyi ilân etmektedir. Bu ilke şudur: ‘Savaşa hazır olmak, savaşı önler ve barışı gerçekleştirir.’

Yine Ayet-i kerime, Müslümanlara gizli kalmaması gereken bir gerçeği öğretmektedir. O da şudur: Müslümanların pek çok düşmanları vardır. Bunlardan bir kısmı düşmanlığını açığa vurur, bir kısmı ise gizler.

Ayet, Müslümanların Allah (c.c.) yolunda harcadıklarının mükâfatını göreceklerini vaat ederek bitmektedir.

Kur’an-ı Kerim’in keyfiyete (nitelik) verdiği önemi, kemiyete (nicelik) vermediğini iyice zihinlere yerleştirmek için yine kuvvetten bahsedeceğiz. Az bile olsa, yukarıda belirttiğimiz ve yine bu bölümde bahsedeceğimiz şekilde hazırlanmış küçük bir grup; moral olarak, bedenen ve fikren hazırlığı yetersiz olan büyük bir kalabalıktan daha üstündür. Bu hususla ilgili Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“…Nice az topluluk vardır ki, Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” [81]

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in de şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Obur hayvanların çanaklarına üşüştüğü gibi, çeşitli milletlerin de sizin üzerinize üşüşeceğinden (saldıracağından) korkuyorum.” Sahabe dedi ki:

- O gün biz az olduğumuz için mi ya Rasûlallah? Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle cevap verdi:

“Hayır, aksine siz o gün çok olacaksınız, fakat selin götürdüğü çerçöp gibi (dağınık) olacaksınız…” [82]

Hz. Peygamber (s.a.v.) bu hadis-i şerifiyle zaaf halinden ve önemsememekten ümmeti sakındırmaktadır. Çünkü güçsüz bir çokluk fayda vermez.

Bu görüşümüzü destekleyen, tevekküle sığınan, kendini güçlendirmeye gayret etmeyen zaaf içerisindeki Müslüman’a cevap vereceğimiz bir ayet-i Kerime vardır. Söz konusu ayet şöyledir:

“Onların kalplerinde sizin korkunuz, Allah’ınkinden fazladır. (Allah’tan çok sizden korkarlar). Çünkü onlar, anlamayan bir topluluktur.” [83]

Yani düşman, Allah’tan (c.c.) daha çok güçten korkar. Çünkü Allah’ı (c.c.) bilmezler; güç ise, maddî bir şeydir, onu görürler ve ondan rahatsız ve tedirgin olurlar. [84] Halbuki Allah Teâlâ’yı ancak akıl sahibi ve mümin olanlar görür.

Daha evvel zikrettiğimiz bir ayetle bu meseleyi bitirelim. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız…” [85]

Müfessirlerin çoğu bu tehlikeyi savaşa bağlayarak şöyle demişlerdir: Burada “tehlike”nin manası; din, vatan, ırz ve namus uğrunda biraz mal, biraz can feda etmeğe cimrilik göstermektir. Oysaki umumî bir tehlike, bütün mal ve canların zayi olması bu cimriliğe bağlıdır. Cihada hazırlanmayan, bu uğurda maldan ve candan bir kısmını feda etmeyen bir millet, bütün mallarını, mülklerini, canlarını ve her türlü değerlerini kaybeder ve zelil olur.

[80] Enfâl sûresi, 8/60.

[81] Bakara sûresi, 2/49.

[82] Ebu Dâvûd, Melâhim, 5; Ahmed, 5/278.

[83] Haşr sûresi, 59/13.

[84] Hz. Osman (r.a.) şöyle der: ‘Allah Teâlâ, Kur’an ile yola gelmeyeni, devlet

gücüyle yola getirir.’

[85] Bakara sûresi, 2/95.